- Kategori
- Blog
Blogun yazımıza katkıları..

Blog dediler idi..
“O ne ola ki!” demiştim ilk duyduğumda.. Sonradan araştırdım, inceledim: Web günlüğü imiş kısaca. Daha açık olarak ifade etmek gerekirse yazar olduğunu iddia etmeden yazabilmenin, canının istediği konuyu yine canının istediği şekilde yazmanın adresi imiş sanal dünyada.
Biraz kolaçan ettikten sonra sanal alemi; uygun bir ortam buldum yazmak için. Herkes yazıyordu ne de olsa; sanatçısından memuruna, esnafından devlet başkanına kadar.. İran ve Rus devlet başkanlarının dahi blog yazdığı duyulmuştur basında. Elbette onların başı kel değildi. Sorun onların kel olduklarını zannedenlerde idi. Her ne kadar “fikri gelenlerin” sadece belli kesim olduğunu zannedenler, ummadıkları kişilerin de yazdığını duyunca “Aaa, o da mı?” tepkisi verse de; yazmanın tarihsel sürecine baktığımızda şaşılacak bir şey göremeyiz. Yazma eylemi beklenmedik ortamlardan süzülüp gelmiştir okurun karşısına hep.
“Canının istediği konuyu, istediği şekilde” dediysek, o kadar da değil! Bazı kıstaslar var tabi. Adab-ı muaşereye uyarak usturuplu bir şekilde yazmak lazım. Sansürü var bunun, editörü var; vicdanı var haddizatında.. Serbest dediysek sadece dar kalıplara sıkıştırılmış formatlar yok diyoruz.
“Yazar değiliz” diyenler var bloglarda. “Burası acemi ocağı, eğitim görüyoruz” diyorlar. Kimi de “Ben o yazarları cebimden çıkarırım, tesis yok. Tesis olsa (ah şu kitabı bir bastırabilsem) kralını tanımam” havasında. Anlaşılan o ki çeşit çeşit format ve konularda, çeşit çeşit insanların bir araya geldiği bir “asker ocağı” burası.. Kim “er” kim “paşa” okur karar verecek.
“Sabırsız Türk Gençliği” her alanda olduğu gibi burada da doyumsuzluğunu gösteriyor. Gençler bilgisayarda oyun oynarken dahi maymun iştahlı. Bir oyunu oynamadan diğeri yüklenir, sonra diğeri, sonra bir daha.. Bilgisayar öyle bir hale gelir ki (şişti denir) o kadar yüklenen oyundan bir tanesini dahi oynayamayacak hale gelirsiniz. Zaten oynamazlar da.. Her yüklenen oyunun onlar için anlamı bir “hımmm” dır. Meraklarını yenmişlerdir artık. Öyle her oyunu da oynamıyorlar. Bilgisayara karşı değil şahsa karşı on-line oynayacaklar ille de.. En azından sanal ortamda dövecekler birbirlerini..
Sonra “forumlar “ icat olundu. Birbirini aşağılamanın, küfür etmenin adresi haline getirdiler. Adı lüzumsuz yere kötüye çıkan “Ağustos Böceği” misali daldan dala konup, forumdan foruma süzüldüler. Kaç tane foruma kaç şifreyle girdiklerini sorsanız belki kendileri de unutmuştur (defter tutmuyorlarsa eğer). Orda da “admin belası!” musallat oldu garibanlara. “Küfür etmeyin, banlarım” dedi insafsızca. Veya bir iki hoşbeşten sonra yine sıkılıp başka denizlere yelken açtılar. Kayıtlı kişi sayısı ile mesaj sayısının kafa kafaya gittiği forumlar az değildir. Yalan yanlış yazılar, lüzumsuz alıntılar, iftiralar, karalama kampanyaları, atışmalar, adminlerin ideolojik kaprisleri ve taraf tutmaları derken kısa zamanda onun da suyu çıktı.
Gençlik biçare bir şekilde “ne yapacağız” formatında gezerken, imdada bloglar yetişti. “Altına hücum” filmini muhtemelen seyretmeseler de “taarruz psikolojisi” genlerinde vardı. Bir hevesle açılan blog hesapları da kısa zamanda “yazısız yazarlar” mezarlığına döndürüldü. Yalnız bazı blog siteleri(reklam yok) uygun ana sayfa tasarımları sayesinde yazmayanları ekarte etmeyi başardı ve blogun çöplüğe dönmesine izin vermediler. Kısmi denetimin de yararları görüldü böyle sitelerde.. Sürekli tüketen bir kitleyi kontrol etmenin zorluğunu takdir edersiniz.
İnternet kullanıcı profilimiz maalesef böyle.. Düzelmesi sanırım zaman alacak; ya da seçilecek kişiler daha temiz ortamlara kaydırılacak. Ama sistem oturana kadar katlanacağız bu duruma.
Şimdi asıl konumuza gelelim: Niçin blog yazarız? Daha doğru bir perspektifle şu soruyu sormalıyız: Yazdıklarımızın okunmasını niçin isteriz? Bu soruya kimi “beğenilmek için” diyebilir; kimi “yazdığımı ispatlayabilmek için” diyebilir; “yanlışlarımızı okuyucu düzeltsin”, “ortak fikirlerde buluşalım” diyenler bile çıkabilir. Neticede bloglara yazdığımız yazıları satmayacağımıza göre bu talebin bir altyapısının olması gerekir.
Kanaatimce; yazdıklarımızın okunması isteğinin altındaki temel neden, yazının okuyucu ile buluşma aşamasını hayal eden yazarın kendisine bir çeşit otosansür uygulamasıdır. Yayınlanmayacak yazılarda yazarın yazının içeriğine ehemmiyet vermemesi riski oluşur. Konu seçimi savsaklanabilir, kelimeler kullanılırken adap-erkan gözetilmeyebilir, absürt düşünceler yazıyı gerçeklikten koparabilir. Kısaca yazılması gerektiği gibi değil, üstünkörü bir metin çıkabilir ortaya.
Oysa yazdıklarımızın okunduğu düşüncesi bizi kontrollü olmaya çağırır. Okunmayacak bir şeyi yazmak kişiye bir şey kazandırmaz. “Ben yazdım, isterlerse okumasınlar” mülahazası saçmadır bana göre. Ama şu da var ki; çok okunsun diye popülaritesi yüksek konularda çakılı kalmak da yazarı körleştirir. Okunduğunu düşündüğümüz yazıyı yazarken kendimizi okuyanın yerine koyma şansımız vardır. Böylece yazılarımıza alıcı gözüyle bakmış oluruz ve hatalarımızı daha kolay buluruz. Şunu unutmamalıyız; okur gözüyle bakarken okur olarak yine kendimizi koyuyoruz karşıya. Yoksa diğer okurlara göre yazılar yazmak değildir hedef.. Diğer okurlar sadece “yazar biz” ile “okur biz” arasında hakemdirler.
25.12.2008 saat 20.08