Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

07 Eylül '12

 
Kategori
Öykü
 

Bodrum'da mor açelyalar...

Bodrum'da mor açelyalar...
 

Alıntı!


Sen ve özlemek;

Senin kitaplığında aynı raflarda duramayacak iki kitapken, benim kalbimin odacıklarında bile aynı yerde duruyorlar. Her bir deniz dalgası, her bir yağmur kokusu seni bana getirirken…

Ahhh! Bodrum düşüncesi bile sana denk düşüyor beynimde…

Ya sen… Bir keresinde seni özlediğimi söylediğimde…

-Özlemek güzel ama özlememelisin demiştin bana.. Sık sık hatırlatıyorum bunu kendime. İyi bir öğrenci miyim bilmem ama… Özlediğim halde söylememek de bir seçenek, hiç özlememek de. Henüz söylememeyi öğrenebildim. Özlemediğim zaman zaten sana söylememe de gerek kalmayacak ya, işte;henüz bunu başarabilmiş değilim. Özlememeyi başarabilecek miyim acaba?

Daha geçen yazdı. Elele girmiştik Bodrum’un bembeyaz boyalı evleri arasındaki, terası engin koyu mavi denize bakan, balkonundan mor açelyaların sarıktığı, sıcağı bunaltan evime… Ne güzel bir ev bu böyle demiştin. Küçük ama çok güzel. Bir yatak odası, bir mutfaklı odası, bir de rahat rahat masanı koyup, keyif yapabildiğimiz terası. Rengârenk çiçekli terasları yukarıdan gören sahile uzak, güneşe yakın bir yerinde Bodrum'un. Günlerce birlikte vakit geçirmiştik bu küçük yazlık evimde. Sadece karnımızı doyuracak kadar alışveriş yapıyor, bolbol kavun, peynir ve rakı tüketiyorduk hani. Küçük, rahmetli babamın koltuğunun altından eksik etmediği radyosu yanı başımızda, türk sanat müziğinin nadide eserlerini dinliyor, müziğe eşlik ediyorduk birlikte. Antenini uzun uzadıya açıyor, kanalı tutturuncaya kadar dalgasını ayarlamaya çalışıyordum hani.

Saat 7 gibi kuruyorduk soframızı. Zeytinyağlı bir tabak yemek, yoğurt ve tabağımızdan eksik olmayan kavun, peynirle başlıyorduk akşama. Her zaman biraz mesafeli başlardı konuşmalarımız. Beni dinlerdin genelde. Arada sırada hırçınlığıma gülümser, hırsımı gözlerimde gördüğünü söylerdin. Enerjimi severdin sanırım. Düşüncelerimdeki keskinlikleri törpülemeye çalışırdın tüm ağırbaşlılığınla. Birden kendimi çocukça bir tavır içinde yakalayıp, senin gözünden nasıl göründüğümü düşünüp pembeleşiverirdi yanaklarım. Birinci kadehlerimizi bitirip ikinci kadehlerimizin içine birer buz arterken gülümsemelerimiz daha da çoğalırdı.

Bazen hep ben anlatmayayım diye sen anlatırdın. Anlattıklarından yakalamaya çalışırdım almam gereken mesajları veya benden duymak istediklerini. Kendimce akıl verirdim sana. İşini, gücünü, o hiç anlaşamadığın, insan kaynaklarındaki kadına nasıl yaklaşabileceğini. Sonra farkederdim ki benim söylediklerim zaten senin çoğunlukla değerlendirdiğin ve çoktan kendi içinde yoluna girmiş bir konunun bana geçilmiş özeti olurdu. Çok nadir yeni şeyleri daha heyecanlı anlatırdın. Ama sadece daha heyecanlı. Çünkü sen benim kadar heyecanları yıllar önce geride bırakmıştın. Bu nedenle anlıyordun benim heyecanlarımı. Sonra düşünüyordun içinden belki de ; bir süre sonra benim de bu heyecanlarımın daha ayakları yere basacağını.

Hiç olmadık zamanlarda olmadık hamleler yapardın bazen. Birden kalkar masadan elimden asılıp döne döne dans etmeye başlardın mesela. Hatta bir keresinde dudağımın kenarına ufak bir buse kondurup yerine oturmuş konuşmama devam etmemi istemiştin. Gel de devam et. Ilık öpüşün dudağımda, kalbim sanki beynimde atarken ne söylediğimi nasıl hatırlayabilirdim ki….

Daha dün gibiydi işte. Dün yalnız girdim ya odaya. Yine açelyalar açmış mor mor ama neşeleri yok. Ya onların, ya benim. Sabahın geç saatlerinde kahvaltıdaki çayımı yalnız yudumlarken; arıyorum seni ve işte sesini duyuyorum yine.

“Merhaba canım” diyorsun bana.

“Merhaba, merak etme seni özlemedim" diyorum kinayeli ve gülümseyen bir şekilde.

Gülüyorsun.

“Özlesen de söylemezsin ki artık” diyorsun.

“Söylemem diyorum. Bodrum’a geldim dün, söylemiştim sana. Terastan koyu mavi denize bakıyorum.”

“Ve beni hatırladın”

“Evet, seni hatırladım.Dün akşam arayacaktım ama özlememem gerektiği gibi aramamam gerektiğini de hatırlatıp duruyorum çoğunlukla kendime. Çoğunlukla...diyerek altını çiziyorum her zaman olamadığının...

“Farkettim, geçen hafta konuştuğumuzda da kontrollüydün fazlasıyla, dün geleceğini söylediğin için akşam bir sürpriz yapayım diye aklımdan geçmedi değil ama ben de kontrol ettim kendimi.

“Çok sevinirdim, çok heyecanlanırdım ama sevinmemeli ve heyecanlanmamalıyım”

“Tam öyle değil. Heyecanlanabilirsin, sevinebilirsin ama özlememelisin. Bulunca sevinip heyecanlanmak çok insanice, iki taraf içinde.”

“Olur, öyle yaparım bir dahaki sefere. Senden vazgeçememeyi bile seviyorum ben. Sürpriz yapman, beni özlediğini gösterirdi. Bu nedenle sevinirdim ama yapmadığına göre özlememişsin. Ben de sevinemedim şimdi”

“Benim için her şey bu kadar kesin değil. Sürpriz yapmadıysan özlememişsindir diyemiyorum mesela kesin olarak. Ama sen formundasın yine, şimdi bir şarap içmek vardı senle”

“Akşama çok var daha” diyorum açık bir teklifle.

“Evet yeteri kadar var. Hadi Görüşürüz” diyorsun

“Görüşürüz” diyorum.

Özlemediğimi ve sevinmeyeceğimi yine kendime hatırlatarak muzip bir gülümseme dudaklarımda, kapatıyorum telefonu…

 
Toplam blog
: 11
: 325
Kayıt tarihi
: 30.01.12
 
 

Bir sonbahar mevsiminde sarı yaprakların yere düştüğü anda bir damla düştü anlıma. Biliyordum ki se..