- Kategori
- Güncel
Bu oyunu kim bozacak?

Oyun biterse, kim kazanır?
Dünyada ve ülkemizde oynanan oyunları görmek için ne ermeye, ne de âlim olmaya ihtiyaç var. Ama oyunu oynayanları tebrik etmemek imkânsız. Tarihin en derin sayfalarından beri aynı oyunu oynuyor ve görünen o ki, her seferinde de kazanabiliyor.
Peki, bunu nasıl başarabiliyor?
İnsanlar, milletler her seferinde aynı oyuna nasıl geliyor? Sistem nasıl bu kadar başarıyla işliyor? Bireyler ve toplumlar neden irade gösteremiyor? İnsanların nasıl düşüneceğini bile, oyunu kuranlar karar veriyorsa, bu nasıl oluyor?
Bu sorulara cevap arayalım…
Dünya üzerinde öyle bir sistem kurulmuş ki, ne içinde ne de dışında kalmak imkânsız. Doğru ile yanlış iç içe ve belirsizlik tam da istenen şey…
Hangi ruh hali, hangi insan dürtüsü, hangi büyük amaç içindir anlamak mümkün değil; birileri bu dünyayı tek elden yönetmek istiyor. Sonu gelmeyecek sandıkları bir dünyayı, sonsuz bir savaşın içine sokuyor.
Birileri kendilerini seçilmiş ilan ediyor, adeta insanüstü bir varlıkmış gibi hareket ediyor. Toplumlar ve bireyler o birileri için adeta köle ilan ediliyor. Acımadan, insafsızca kullanılıyor. Her türlü eziyet ediliyor, umutlar, hayaller yok ediliyor. Sonra adına barış deniliyor, özgürlük deniliyor, huzur deniliyor. Bu duyguların kavramları bile değiştiriliyor.
Bu oyunu birisi ya da birileri bozabilir mi bilmem. Ama üzerinde oyunlar oynanan toplumlar eğer düşünmek için biraz kendilerine fırsat verebilirse, bu oyun bozulur. Buna inanıyorum.
Evet, kendilerini özel ve seçilmiş ilan edenlerin şeytanın avukatlığını yaptığı bir dünyada, sadece tarafsızca düşünmek, en vasat bilgi ve zekâmızla bile başarabileceğimiz bir şey… O zaman resmin tamamını görüp, "-ben bu oyuna gelmem" diyebilir, kararlarımıza başvurulduğunda daha doğru tepkiler verebiliriz.
Kurulan dünya düzeninde bize sunulanları, ezberlettirilenleri değil, Allah’ın bahşettiği aklımızı kullanmayı, olayları değerlendirirken bir dakika olsun düşünmeyi deneyebiliriz mesela…
Çünkü bize sunulanlar, bizim nasıl düşünmemiz gerektiği üzerine hazırlanmış paketlerdir. Bu o kadar geniştir ki, bilgisiz bir toplumu kıvama getirmekte o kadar kolaydır.
İnsanlık, en cahil dönemlerde bile bu kadar cahil olmadı belki de… Bilgi ve iletişim çağında yaşadığımız bir gerçek. Ama ne kadar bildiğimiz ve ne bildiğimiz de ortada… Öğrenmek için çabamız yok. Ne öğreneceğimize kara verenler, beyinlerimizi tembelleştirmek için ellerinden geleni yapıyor zaten.
İzlediğimiz TV kanalları, gazete, dergi, hatta popüler iletişim aracı olarak kullanılan internetin gündeminde ne gösteriliyorsa, bizim gündemimiz de o oluyor. Ama birilerinin gündemi biz bunlarla meşgulken arka odada filizleniyor.
TV hala en etkili kitle erişim aracı. Bizlere TV vasıtasıyla sunulan diziler, yarışmalar, magazin pompalaması ve hatta haber bültenleri… Hepsi ama hepsi bizi uyutmak için çalışıyor. İzlemeyelim demiyorum. Farkında olalım diyorum. Bizlere aklımız yokmuş gibi davrananlara, "-hayır benimde aklım var!" diyelim istiyorum. Bilinçaltımıza ince ince işlenenler, en basit haliyle insani değer yargılarımız üzerinde operasyon yapıyor. Hakaret ediyor…
Asla kabul etmeyeceğiniz şeyleri, artık çok doğal karşılıyorsanız dikkat edin. Oyunun kurbanısınız!…
Yüzyıllardır uygulanan basit yöntemler hala tutuyor ve insanları zombilere dönüştürüyorsa kaygılanmak, artık beynimize fırsat vermek gerekiyor. Gösterilene, sunulana bir dakika olsun muhalefet etmek gerekiyor. Düşünmek, düşünmek, yapmamızı hiç istemedikleri şeyi, düşünmek gerekiyor. Araştırmak, öğrenmek ve yorumlamak gerekiyor… Sadece bir dakika…
Yaşam mücadelesi, geçim sıkıntısı, eğlence, para, seks gibi kavramlarla bize düşünecek fırsatı vermeyenlere inat, düşünmek gerekiyor…
Dünyayı yönetmek isteyenlerin oyunlarına gelmemek için toplumsal olarak düşünen bireylere ihtiyaç var. Etrafımızda dönüp dolananların arka planında ne var, sorgulayanlara ihtiyacımız var…
Bunu sorgulamayı başaran herkesin araştırıp öğrenmesi mümkün…
O zaman yorumcuların taraftarı olmaktan çıkıp, kendi yorumlarımızı yapmamız mümkün… Neye inanmak istiyorsak ona inanmak tembelliğinden çıkmak mümkün… Belki o zaman bir şeyler yapmakta mümkün…
Toplumlar üzerinde öyle bir kuşatma var ki, bu daha çocukluktan itibaren başlıyor. İzlediğimiz çizgi filmlerden, oynadığımız oyuncaklardan başlıyor artık. Eğitim hayatımıza geldiğimizde milli müfredatlar alıyor görevi eline… Sonra da sözüm ona sivil toplum örgütleri, vs…
Örneğin yıllarca eğitim alıyoruz. Tarihimizi ne kadar biliyoruz? Osmanlı tarihini geçtim, Cumhuriyet tarihimizi ne kadar biliyoruz. Onu da geçtim, yakın tarihimizi ne kadar biliyoruz? Coğrafya okuyoruz, dünyayı ne kadar biliyoruz? Ülkeler hakkında ne biliyoruz? Onu geçtim ülkemiz hakkında ne biliyoruz? Matematik okuyoruz, fen bilimleri okuyoruz, sorun kendinize neyi ne kadar biliyoruz. Onca yıl ne öğrendik? Üniversitelerimiz var. Meslek öğretiyor… İş hayatına girdiğinizde öğrendiklerinizi değerlendirin… Cevabı siz verin…
Eğer tarihimizi dizilerden öğrenirsek, Kanuni’nin haremden çıkmadığını görürüz. Sonra da aptal bir dille yorum yaparız orada burada… Dünyanın peşinde olduğu şeyleri, sahip olduğumuz değerleri öğrenemediysek eğer, "-verelim o toprakları gitsin!" tellallığı yaparız, yine orada burada…
Ahlakımız da, amacımız da, doğrumuz da, yanlışımız da bize gösterilen neyse o olur… Yani hiç!
İşte bu, tüm dünyada toplumlar üzerinde kurulan oyunun bir parçası… Bunu toplum mühendisliği olarak süslemeyi de ihmal etmiyorlar…
Etrafımızı en hassas noktalardan sarmış bir sistem varsa, dışında kalmak için sadece aklımız var.
Bugün dünyadaki tüm TV kanallarının direkt ya da dolaylı sahipleri 5 aileyi geçmez. Neden? Çünkü toplumu yönetmek için hazırlanan içerikleri en geniş kitlelere ulaştırmanın çok önemli bir yoludur. Tüm petrol şirketleri, enerji kaynakları, vs bu büyük güçlerin elinde…
Bu gücü kaybetmemek ve nihai hedefe ulaşmak için oyunlarını kurmaya, aktörleri ayarlamaya ve oynamaya devam edecekler…
Bugün ülkemizde olduğu gibi…