- Kategori
- Güncel
Bu türküye ağlamak için Kürtçe bilmeye gerek yok ki

Türk sinema tarihi en unutulmaz repliklerinden birisi (Gönül Yarası)
Geçenlerde, ilk defa karşılaştığım bir blog yazarının yazısını okurken şu ifadelere denk geldim;
“Ana dilde eğitimi bir ulusun oluşturduğu ortak dil değil de,
Annesinin konuştuğu dil zanneden geri zekâlılara da müjdeler olsun!”
Yazarın kendi cahilliğini bir kenara bırakıp, bir de benim gibi düşünenlerin zekâsı ile uğraşmaya başlaması ilginçti. Elbette kendimi tutamadım bir yorum gönderdim ama arkadaşımız aradan neredeyse bir hafta geçmesine karşın yayınlamadı.
Oysa anadil denilen şeyin, gerçekten de annenin, yakın çevresinin, tabi olduğu etnik topluluğun yaygın olarak kullandığı dil olduğunu anlatmaya çalışmıştım ama arkadaşımız bu çabamı da bir gerizekalılık olarak değerlendirdi anlaşılan.
…………………
Bugünlerde anadil konusunda tartışmalar çoğalmaya başladı. Hatta gariptir, Kürt açılımı meselesinde ana dil konusu, idari özerklik konusundan daha fazla önemsenir durumda. Daha gerçek bir talebi barındırması ve bu talebin gerçekleşme olasılığının daha yüksek olmasından kaynaklı büyük olasılıkla.
Bir başka blog yazarı arkadaşımız meseleyi Obama’nın Kenya doğumlu olmasına karşın bir ABD vatandaşı olarak İngiliz konuşuyor olması ile örneklendirerek, Kürtlere şunu soruyor; “Neden Türkçe konuşmaktan rahatsızsınız”
Rahatsız olan var mıdır bilemiyorum ama benim hayatım boyunca tanıdığım Kürtlerin hepsi Türkçe biliyorlardı. Eğer Türkçe bilmiyor olsalardı, benim onlarla başka türlü bir iletişim kurma şansım yoktu zaten. Şiveli, yarım aksak da olsa Türkçe konuşuyorlardı ve anlaşabiliyorduk. Burada sorulacak soru herhalde “Neden Türkçe konuşmaktan rahatsızsınız” sorusu değildir.
Bu soru iki nedenle sorulamaz; İlk neden, bir insanın, ne kadar isterse istesin, kendisine zorla yaptırılan bir şeyden rahatsız olma hakkının olmasıdır. Yani anadili ile konuşma hakkının verilmediği yerde, zorla başka bir dili öğrenmek zorunda kalmak, kim olursa olsun insanı rahatsız edecek bir durumdur.
Türkiye’de Kürtçe, günlük yaşamda, daha doğrusu ev içinde, sokak arasında fiilen yasak olmadı ama bu potansiyel olarak yasak olmadığı anlamına gelmedi. Yani iki kişinin kendi arasında Kürtçe konuşması, potansiyel olarak suçlu muamelesi görmelerine engel olmadı. Devlet gerekli gördüğü hallerde, günlük yaşamda da anadil kullanımını kolaylıkla suç olarak değerlendirdi. Hatta “vatandaş Türkçe konuş” kampanyaları ile Kürtler üzerinde bir baskı kurmaktan çekinmedi. Genel ortamda ve kamusal alan sayılan noktalarda da insanlar bu hakkını kullanamadı. Çünkü bu kez bu fiilen yasaktı. Hepimizin kolaylıkla hatırlayacağı gibi, Kürtler çok yakın bir zamana kadar, kendi dillerinde müzik yapamadı, şarkı dillendiremedi, kitap yazamadı, dergi yayınlayamadı, radyo yayını yapamadı, tv programı hazırlayamadı. Ben ulusal tv’lerde ilk Kürtçe şarkıyı henüz birkaç yıl önce İbrahim Tatlıses’ten dinledim. Bunun ötesinde sağlık hizmeti alırken, cezaevinde, devletle iletişim kurarken bu dil yine yasaklı oldu ve bu durum hala yasaklı.
Yukarıda bahsettiğim sorunun sorulamayacak olmasının ikinci nedeni ise, tüm etnik yapıların kendi dillerine sahip çıkma, koruma, yayma ve geleceğe aktarma hakkı olmasıdır. Bu en temel haklardan birisidir çünkü. Bir devletin kendi bünyesinde ortak bir dili kabul etmesi başka bir şeydir, bir etnik grubun kendi dilene sahip çıkması ayrı bir şeydir. İlkinin varlığı ikinciyi ortadan kaldırmaz. Yani örneğin Türkiye’de devletin, “ben vatandaşlarımın ortak bir dil üzerinden iletişim kurmasını istiyorum ve devletin iç işleyişi ile temel eğitimde bu dil kullanılacaktır” demesi ile bir etnik grubun kendi dili ile edebiyatını, sanatını yapması, günlük yaşamını idame ettirmek istemesi ayrı şeylerdir. Bunlar birbirini ortadan kaldırmaz, kaldıramaz.
Hatta bunlar iç içe bile geçebilir. Örneğin devlet iç işleyişinde tek bir dil kullanırken, dışa yönelik işleyişinde, yani vatandaşla temas kurarken, vatandaşlarının tercihlerine saygı duyabilir. Örneğin yaygın kullanımı olan diller için, belirli alanlarda o dille yazılan dilekçeleri kabul edebilir, dilekçelere o dille yanıt verebilir. Bazı hizmetler, yani varlığının gerekçesi olan vatandaşlarının bazı isteklerini o kişilerin dili ile karşılayabilir. Temel hizmetlerde olan sağlık hizmetleri için rehber, tercüman görevlendirebilir. Ya da temel eğitim resmi dille gerçekleştirilir iken, yaygın anadiller için seçmeli dersler konabilir.
Dilin sivil yaşamda kullanımına ise kesinlikle müdahale etmez, hatta gerekli gördüğü durumlarda teşvik ve destek verebilir. Çünkü Birleşmiş Milletler tarafından da diller insanlığın kültür mirası kabul edilmiş ve kullanımı azalan dillerin yaygınlaştırılması önerilmiştir. Hatta bunun için kutlama günü bile ilan edilmiştir.
Bugün Kürtlerin %90’ının üzerinde Türkçe kullanımına sahip olduğunu düşünüyorum. Bu durum bu dilin vatandaşların ortak bir iletişim dili geliştirmesi yönünde bir engel oluşturmadığını gösteriyor. Bırakın Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan Kürtleri, Irak’ta yaşayan Kürtler içinde bile Türkçe, özellikle yeni nesiller içinde ciddi bir tercih konusu. Çünkü Türkçe bu coğrafyanın egemen dili ve geleceğini en iyi şekilde kurmak isteyen bir Kürt muhakkak Türkçeyi öğrenmek durumunda. Ticaret hayatında da, siyasette de, eğitimde de kişinin alacağı yol Türkçe ile kuracağı bağdan geçiyor.
Bu durum zaten hayatın, Kürtleri tercihe zorladığı nokta. Aynen ABD’ye başkan olmak isteyen Obama’nın İngiliz dilini kullanmayı tercih etmek durumunda kalması gibi. Ama dikkat ederseniz bu bir tercih, zorlama değil ve herkes için en onurlu olan yol.
Ülkede anadili konusunda atacağı demokratik adımların bu ülkeye kaybettireceği hiçbir şey yok. Aksine vatandaşlarının tercihlerine saygı duyan modern bir devlete sahip olmak ve ana dili yasaklayan bir ülke ayıbından kurtulmak gibi kazanımları olacaktır.
Zaten bu ülkede Türkler ve Kürtler konuşmadan bile anlaşacak noktaya çoktan vardılar.
Gönül yarası filminden bir sahne ile bitirmek istiyorum. Filmin başrol oyuncu Nazım Hoca (Şener Şen) ile Dünya (Meltem Cumbul) bir türkü bara giderler ve o esnada Aynur Doğan bir Kürtçe türkü söyler. Dünya, türküyü dinledikçe ağlamaya başlar. Nazım Hoca Dünya’ya sorar; “Kürtçe biliyor musun?”, Dünya’nın cevabı Türk Sinema tarihinin en iyi repliklerinden birisidir; “Bu türküye ağlamak için Kürtçe bilmeye gerek var mı?”