Büyükada kralı / Gezi - Tatil / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

06 Eylül '06

 
Kategori
Gezi - Tatil
 

Büyükada kralı

Büyükada kralı
 

Özellikle hafta sonlarını daha uzun yaşamak için içimdeki saat, sabahın körüne kurar alarmını. Kör bir saatte kalktım yine. Sırt çantalarını hazırladım. Buluştuk. Dört kişiyiz. Bostancı’da Büyükada vapurunu beklemeye başladık. Her ada seyahatinde çocukluğum gelir aklıma. Doğup, okul öncesi çağa kadar çocukluğumun geçtiği ada bir başkadır benim için. Heybelili olsam da Kınalı’sı, Burgaz’ı, Büyük olanı da birdir gözümde.

Aya Yorgi yolunu tırmandık. Ne yol boyu sağlı sollu ağaç dallarına anlamsız çaput bağlama geleneği değişmiş, ne de tepedeki kır lokantasını işletenler. Yıllardır, yemek siparişi vermek için uzun bir kuyrukta beklenir. Elinize tutuşturulan kocaman yuvarlak tepsiye patates, köfte, piyaz, bira koyar yerinize dönersiniz. Lokantanın hanım müşterileri, papazların ürettiği açık şişe şarabı tercih eder. Duvardaki tabelaya yazılmış menüden içecek olarak rakıyı seçenler genelde lokantayı ilk kez ziyaret edenlerdir. Buz yoktur çünkü. Müşteriyle lokantacı arasındaki yıllardır bitmeyen “buz nasıl olmaz?” diyaloğu olmazsa olmazlardandır. Ödediğiniz paraya katma değer vergisi dahildir ama asla fiş alamazsınız. Yüzde on sekizlik indirim talep etme işini her seferinde bir sonraki ziyarete bırakırsınız.

Güneşli bir günde tırmandığınız onca yolu doyumsuz bir manzara karşısında noktalamanın zaferini kutlamanın en güzel yolu soğuk bir biradır. Ağaç altına kurulan tahta masa ayağının bir türlü dengeye gelmemesi gibi detaylar, karşılaştığınız manzaraya eşlik eden hafif bir rüzgarla beraber gelir geçer. Aklınızın bir köşesinde size “bira satın alınmaz, ancak kiralanır” diye fısıldayan tecrübeli bir suflör vardır ama keyfinize limon sıkacak hiçbir şeye kulak asmassınız. Ta ki kiraladığınız bira size kira zamanını hatırlatana dek... Büyük bahçenin içine serpiştirilmiş iki üç binadan hangisinin tuvalet olduğunu bulma konusunda zorluk yaşamazsınız. Yol gösteren bir tabela yoktur ama burnunuzu kullanmanız yolu bulmak için yeterli olur. Tuvalet önünde oluşan kuyruğun görüntüsü size medeni bir ülkede yaşadığınız hissini verir. Binanın epey uzağında, aralarında mümkün mertebe mesafe bırakıp bekleşen insanları görürsünüz. Dalga dalga yaklaşan koku, görgü kurallarının üzerinde bir kuyruk düzeni yaratır. Kimse binaya yakın durmak istemez. Rezervuar çok gereksiz bir detay olduğundan tuvaletlere konulmamıştır. Karşılaşılan büyüleyici manzara, gelen müşterileri saatlerce oraya çakmasın diye bütün bu eziyetlerin yaratıldığını ve müşteri sirkülasyonu sağlamanın bin bir yolundan birinin de bu olduğunu düşünürsünüz. Ya da düşünmezsiniz. Sizin ne düşündüğünüzün önemi olmadığını on yıl sonra aynı yerde aynı şeylerle karşılaşınca daha iyi anlarsınız.

Yılmadık. Adada olmanın keyfini sonuna kadar sürmeye karar vermiştik bir kere. Uzun bir yürüyüş yolunun ardından sahile yaklaştık yeniden. Çelik Gülersoy’un alıp, adam ettiği bir köşkün bahçesinde yorgunluk çayı içmek için mola verdik. Köşkün bahçesine kurulan kitap standındaki “Büyükada” kitabını alıp, masaya getirdim. Yüzyılın başından, ellili yılların ortasına kadar çekilmiş siyah beyaz fotoğraflar vardı büyük boy kitapta. İlerleyen zamanın, nasıl olup medeniyeti geriye götürebildiğini konuşmaya başladık. Konuşmanın bağlandığı bir sonuç çıkmadı. Belli ki hep birlikte daha fazla acı çekmek istemiyorduk. Acıdan kurtulmanın yolu, akşam oturacağımız balık sofrasını düşlemekti. Öyle yaptık.

“Akşam burda kalalım” dedim.

Sevinçle kabul edildi. İskele meydanındaki iki otelin ilkinde yer yoktu. Diğerinin ise sadece kral dairesi boştu.

“Paskalya zamanı” dedi, resepsiyondaki sırıtkan adam. “O yüzden her yer dolu”.

“Kral dairesini gösterebilirim isterseniz. İki yatak odası ve bir salon var. Jakuzisi bile var.”

Dergilerde ve Hollywood filmlerinde görmüştüm kral dairesini. Canlı olarak görmek için üst kata çıktık.

Bir yere krallara layık yakıştırması yapılmasının sadece oda sayısıyla ilintili olabileceğini düşünmemiştim hiç. Odaya baktıkça hangi kralın burada yaşayabileceğini hayal edemedim bir türlü. Denize açılan Patagonya Krali’nı dalgalar Marmara’ya sürüklese konaklamak için burayı seçer miydi acaba? Duvara monte edilen bin bir türlü kumanda panosunun sadece düğmelerden ibaret olduğunu, istisnasız bir tanesinin bile herhangi bir fonksiyonu yerine getirmediğini görse, geldiği kayıkla yeniden Patagonya’ya sürüklenmeye çalışır mıydı acaba?

Biz çalışmadık. Neticede Patagonya’da krallık yapmamıştık. Kralların bakış açısı sıradan insanlarınkiyle bir olamazdı. Kendimizi kandırmamalıydık. Sıradan olmanın sıradanlığını kabul edip, eşyalarımızı bıraktik. Kapıyı kilitleme çabamız tam sıradan insanlara layık bir görüntüydü. Her birimiz boş bir hevesle ve yeni bir yöntem bulacağını düşünerek kapıya ve anahtara yüklendi. Beceremedik. Resepsiyona bir elçi gönderip, sıkıntımızı ilettik. Resepsiyondan sırıtarak gelen başka bir görevli “biraz zordur” dedi. Önce omuz attı, ardından kapıyı havaya kaldırdı, boşta kalan sağ eliyle anahtarı döndürdü. Kral olarak, kapıyı bizzat kilitlememiz anlamsızdı zaten. Bizim yerimize bu işi yapacak birileri olmalıydı.

Yan yana dizilmiş lokantalardan fırlayıp, kolumu bacağımı kavramaya çalışan insanlara sevgiyle baktım. Krala dokunmak sokaktaki halka heyecan veriyordu. Ama yine de bir kral olarak yer seçimimizi kendimiz yapmalıydık. Fiziki davetlerden kurtulup, hiç müşterisi olmayan tek lokantayı seçtik. Oturduğum masada sıradan bir insan olmayı ne kadar özlediğimi hatırlayıp rakı şişesini yanıma aldım. Alabildiğine sıradan olmak için rakı şişesinde balık olmaya karar verdim.

 
Toplam blog
: 33
: 2040
Kayıt tarihi
: 07.07.06
 
 

Evli. Baba. Ailesine düşkün. Mühendis. Fenerbahçeli. Suya yazar.   ..