- Kategori
- Siyaset
CHP Ergenekon'un neresinde?

Her şey 12 Hazıran 2007 günü, Trabzon'dan gelen bir ihbar üzerine Ümraniye'de bir gecekondunun çatısında bulunan bombalarla başladı.
Bombaların izini süren Savcı Zekeriya Öz Ergenekon örgütüyle karşılaştı ve soruşturmayı genişletti.
Tarih çok ilginçtir... Bu tarih 1960'ta Menderes'e, 1971'de Demirel'e, 1980'de tüm sivil siyasete, 1997'de Erbakan'a uygulanan psikolojik harekatın Ak Parti'ye de uygulandığı ve son aşamaya getirildiği tarihtir...
Tekrar hafızalarımızı yoklarsak; bir yıl öncesinden, adeta bir işaret fişeği olarak, Cumhuriyet gazetesine bombalar atılmış, 17 Mayıs 2006'da da Danıştay'a silahlı bir saldırı gerçekleştirilmişti. Bu saldırıda bir üye ölmüş 4 üye de yaralanmıştır. İlginç bir şeklide saldırganlar arkalarında adeta imza atar gibi şeriat izi bırakmaktadırlar. Danıştay saldırısından sonra dönemin Cumhurbaşkanı Sezer, yüksek yargıdan gelme bir hukukçu olmasına rağmen, peşin hükümle, "Bu, laik Cumhuriyet'e bir saldırıdır" açıklamasını yapmıştı. Ölen hakimin cenaze töreni de şeriat karşıtlığı vurgusuyla tam bir iktidar karşıtı gösteriye dönüşmüş, cenazeye katılan bakanlar canlarını zor kurtarabilmişlerdi.
Peşinden 2007 yılında da Cumhuriyet gazetesi "Tehlikenin farkında mısınız; saatlerimiz yüzyıl geriye alınacak" kampanyasını başlatmıştı. Yine Cumhuriyet'in Ankara temsilcisi Mustafa Balbay, "Darbeler ülkeyi 30 yıl geriye götürecekse şeriat 100 yıl geriye götürür" açıklamasını yaparak zimnen darbeyi işaret etmişti...
Daha sonra Cumhuriyet mitingleri düzenlenerek halkın çoğunluğunun şeriatla özdeşleştirilen iktidara karşıymış gibi gösterilmeye çalışıldı...
Dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt'ın iktidara ihtar çeken basın toplantısı, yine aynı minvalde Cumhurbaşkanı Sezer'in açıklamaları ve sonunda 27 Nisan e- muhtırası süreci takıp etmişti...
Profesyonelce uygulamaya konulmuş olan psikolojik harekatın başarıya ulaştığı ve istenen manevi iklimin oluştuğu sanılmaktadır...
Çünkü 1960, 1971, 1980, 1997 yıllarında başlanılan harekatların mutlaka sonlarının getirildiği ve hiç bir iktidarın da bu harekatlara karşı bırakın direnmeyi itiraz dahi edemedikleri tarihi bir hakikattı. Hatta Demirel defalarca şapkasını alıp gitmeyi ve tekrar dönmeyi kendisi için bir övünç kaynağına dönüştürmüştü. Erbakan istifa etmek zorunda kalmış, Menderes ise canını bile kurtaramamıştı!
Bundandı; 27 Nisan sabahı sevinçten dört köşe haliyle dönemin CHP Genel Başkanı Baykal'ın "uyarmıştık, dinlemediler" açıklamaları. Baykal, demokrasiye yapılan müdahaleye demokrasinin bir figürü olarak karşı çıkacak yerde, "hak ettiler, başlarına geleceklere katlansınlar" demek istemişti.
Yine dönemin CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen de "e- muhtırada açıklanan görüşler bizim görüşlerimizi yansıtmaktadır" açıklamasını yaparak e- muhtırayı açıkça desteklemişti.
Baykal zaten süreçte haftalık grup toplantılarını neredeyse tamamenen bu amaç için kullanmış, ülkenin başka hiçbir sorunu yokmuş gibi konuşmasına laiklikle başlayıp, laiklikle bitirmişti. "Laiklik aşındırılıyor, adım adım şeriata gidiyoruz" sözü Baykal'ın en çok tekrar ettiği bir söz olmuştu.
Baykal bununla da kalmamış partisiyle ilgili bütün alanları; başta konuşma yaptığı kürsünün hemen arkası olmak üzere, bütün parti binalarının içini ve dışını kızgın bakan Atatürk fotoğraflarıyla donatmıştı. Adeta "ben konuşmuyorum, Atatürk konuşuyor" demek istiyordu!
Sözümona uygulamaya çalışılan harekatla Atatürk ilke ve inkılapları korunmaya çalışılıyor, laik Cumhuriyet'e sahip çıkılıyordu. Baykal da sık sık CHP'yi Atatürk'ün kurduğuna vurgu yapıyor ve "kurucu iradeyi" temsil ettiklerini söylüyordu.
Bu mantığa göre Ak Parti laiklik karşıtlığı iddiasıyla iktidardan zorla uzaklaştırıldığında, sadece ana muhalefet partisi olduğu için değil, laikliğin de temsilcisi ve hamisi olduğu için iktidar CHP'ye teslim edilmeliydi!
27 Nisan sabahı göbek atmalar, sevinçten dört köşe olmalar bunun içindir. Olay bu kadar basittir. 28 Şubat'ta Mesut Yılmaz'ın pusuda bekleyip elde ettiği gibi bir "beleş iktidarı" bu defa CHP, interaktif katkı da sağlayarak kazanmak istemektedir.
Ama ilk kez duvara tosladılar... Evdeki hesap çarşıya uymadı...
27 Nisan günü iktidar partisi e-muhtıranın karşısında dimdik durdu ve boyun eğmeyeceğini söyledi. Söylemekle de kalmadı; ağır eleştiriler getirerek adeta meydan okudu.
Şaşkındılar... Şimdiye kadar hiç böyle bir şeyle karşılaşmamışlardı. Buna rağmen harekata devam etmek için iç ve dış konjonktür de musait değildi.
Sindiler... Sonra Başbakan Erdoğan'ın Dolmabahçe daveti geldi... Dolmabahçe'nin dış kapısından "şahin" olarak içeri giren Büyükanıt "güvercin" olarak dışarı çıktı!
"Beleş iktidar" umutları ve özlemleri tümüyle bitmişti... Bununla da kalmamış, girişte belirttiğim olayla deşifre de olmuşlar ve kendilerine hesap sorulmaya başlanmıştı.
Aslında ilk deşifreyi Nokta dergisi Mart 2007 sayısında 'darbe günlüklerini" yayınlayarak yapmıştı, ama o zamanki güçleri Nokta dergisini temelli susturmayı başarmıştı.
Şimdi karşılarında cesur bir savcı Zekeriya Öz vardı. Kararlılıkla üzerlerine üzerlerine gidiyordu. Hukukun gücü ortaya çıkmıştı, Öz de bu gücü sonuna kadar kullanmakta kararlıydı. O zamana kadar dokunulması zihinlerde bile tabu olan kişiler birer birer Öz'ün karşısında ifade vermeye başladılar...
Baykal'ın "Ergenekon avukatlığı" macerası da böylece başlamış oluyordu. Çıktı açık açık "Ergenekon'un avukatıyım" dedi...
Ne umuyordu, ne buldu? Baykal, onlardan altın tepsi içinde "beleş iktidar" beklerken, onları savunmak mecburiyetinde kalmıştı!
Aslında Baykal'ın yaptığı psikolojik harekatın başka bir versiyonuydu. Çünkü Baykal yürütülen soruşturma için "iktidarın muhalifleri susturma planıdır" diyerek zaten davayı hukuk dışına çekmeye çalışmıştı. Sonra da "laik cumhuriyetten rövanşı almaya çalışıyorlar, bu bir karşı devrim harekatıdır" diyerek kafaları iyice karıştırmıştı. Yani Baykal iddialarla, olan olaylarla, bulunan muhimmatlarla ilgilenmiyordu bile. Bu nedenle Baykal'ın yaptığı teknik anlamda avukatlık değildi.
Öz, olayların üzerine gittikçe çok daha farklı yapılara ulaştı. Karşısına Susurluk çıkmıştı... Susurluk sanıklarını da birer birer soruşturmaya aldı...
Baykal sıkışmıştı... Onları da savunduğu takdirde kamuoyundaki hatta kendi tabanındaki güvenini tümden kaybedecekti...
Baykal Ergenekon'u ayırmaya kalkıştı. Bu ayrım aslında CHP'nin de Ergenekon'un neresinde olduğunu göstermekteydi.
Baykal bir grup toplantısında, "Eli kanlı canilerle yurtseverleri bir kefeye koyamazsınız" diyerek pozisyonunu netleştirmişti. Susurluk'ta da ortaya çıkmış olan, aslında o zaman hesap sorulmadığı için daha da cesur bir şekilde gizli faaliyetlerine devam eden kişileri yargılayın, ama diğerlerine dokunmayın diyordu Baykal...
Baykal'ın birinci grupta kastettiği Tuğgeneral Veli Küçük, Yüzbaşı Muzaffer Tekin gibi emekli askerlerdi. İkinci grupta kastettiği de Org. Şener Eruygur, Org. Hurşit Tolon gibi yine emekli askerlerdi.
2003, 2004 yıllarında yapıldığı iddia edilen Sarıkız, Ayışığı, Yakamoz ve Eldiven darbe girişimlerinin ikinci grupla ilişkili olduğunu görürsek Baykal'ın da Ergenekon'un darbe ayağını savunduğu anlaşılacaktır.
Baykal'a göre bu, yurtseverlikti! Sözümona laik cumhuriyeti kurtaracaklardı. 12 Eylül'ü saymazsak, ki orada Ecevit genel başkandır, CHP bütün darbeleri desteklemiştir. Aslında söz konusu olan, bana iktidar yolunu açacak darbe yani "benim darbem iyidir" mantığı hakimdir. TCK'ya göre bu suç olsa bile önemli değildir.
Peki Baykal duvara toslama gerçekleştikten sonra hiçbir şey olmamış gibi yerinde oturup Ergenekoncuları sahipsiz bırakabilir miydi? Bence bırakamazdı...
Birincisi: Davaya rağmen süreç devam ediyordu. Ak Parti kapatma davası sonuçlanıncaya kadar hatta 12 Eylül referandumuna kadar umutlar da devam ediyordu. Ergenekon davasının savcı ve hakimleri değiştirildiğinde her şey bambaşka olabilirdi.
İkincisi: Ergenekon savcı ve hakimlerinin önleri kesilmediğinde çok daha istenmedik kişilere dokunup, çok daha istenmedik olayların ortaya çıkmasına sebep olunabilirdi.
Üçüncüsü: Dursun Çiçek'le ilgili ıslak imzalı belgeyi gönderen meçhul subayın beraberinde gönderdiği bir belgede CHP'den de bahsedilmektedir. Ergenekon'un avukatlığı yapılmayarak sahipsiz bırakılması halinde, ihanet duygusu içinde sanıklardan istenmeyen itiraflar da gelebilirdi...
Baykal gitti, Kılıçdaroğlu geldi... Kılıçdaroğlu gelmekle de kalmadı CHP'de büyük bir tasfiye gerçekleştirdi...
CHP'de sorun bitti mi acaba? Kesinlikle hayır. CHP'deki tasfiye bir ideolojik tasfiye değildi ki! Kılıçdaroğlu'nun yerini sağlamlaştırmaya yönelik kişisel bir tasfiyeydi. Ayrıca Kılıçdaroğlu, Ecevit'in İnönü'ye karşı yaptığı gibi ideolojik bir rekabet sonucu liderliğe gelmemişti ki. Kılıçdaroğlu Baykal'ın en sadık yardımcılarından (CHP Grup Başkanvekili), Baykal'ın konuşmalarını en çok alkışlayan ve en çok savunan kişilerden biriydi.
Bir üslup farkı var gibi gözükse de aslında bu da geçersizdir. Çünkü Baykal da Ak Parti kapatma davası sonuçlanıncaya kadar laiklik sözcüğünü ağzından düşürmezken, dava sonuçlandıktan sonra laiklik sözcüğünü ağzına almamaya özen göstermişti. Yani söylemde de bir farklılaşma söz konusu değildir. Sandıktan başka bir çare kalmadığından, pragmatist bir yaklaşımla demokrasi, halk, aş, iş vs denmektedir.
Kılıçdaroğlu'nun Baykal'ın yolundan gittiğinin en somut göstergesi Ergenekon sanıklarına milletvekili aday listelerinde yer vermesidir.
Listeye alınan kişilerle ilgili iddiaların Baykal'ın ayrımıyla ikinci grupla yani Ergenekon'un darbe ayağıyla ilgili olması CHP yakasında değişen bir şeyin olmadığını ispatlamaktadır.
Soner Yalçın'ın gözaltına alınıp tutuklanması olayında olduğu gibi yeri geldiğinde Kılıçdaroğlu da Ergenekon'u "kaya" gibi, "yalçın" gibi nasıl da savunmaktadır! Hatta adresini bulabilse gidip Ergenekon'a üye kaydını bile yaptıracaktır!
Bu yazıyı neden yazdım?
Mustafa Balbay, Mehmet Haberal, Sinan Aygün'ün milletvekili adaylıklarından sonra, YSK kontenjan kararı manevrasıyla İlhan Cihaner'in de aday yapılarak "CHP'de Ergenekon kare ası" tamamlandığında yukarıda anlatmaya çalıştığım olaylar bir filim şeridi gibi gözümün önünden geçmekteydi. O sırada Kılıçdaroğlu ekrana çıktı. Ben Kılıçdaroğlu deyip 2011 seçim reklamlarından birini sunmaya başladı... Reklamın sonunda:
"CHP varsa herkes için var" diyordu...
Gayri ihtiyari benim içimden de:
"CHP varsa Ergenekon için var" geçti...
Paylaşmak istedim.