- Kategori
- Deneme
Çok bilmiş toplum

Atasözleri, deyimler, özdeyişler toplumun aynasıdır. Bizde olduğu gibi okuma alışkanlığı yetersiz olan toplumlarda boşluğu atasözleri ve deyimler mi dolduruyor acaba? Tabii ki bunlara çeşitli gelenekler, hurafeler, kulaktan dolma sözleri de eklemek gerekecek.
Millet olarak her konuda bilgiliyiz. Tüm konularda ahkam kesmeyi pek seviyoruz. Görüntüde bir eksiğimiz yok. Çok bilgiliyiz ancak üretimde oldukça yetersiz durumdayız. Her şeyi dışarıdan alıyoruz. En son ot (saman) bile ithal edildi. (Cumhuriyetin ilk on yılında uçak yaptık ve dışarıya sattık.)
Dünyaca ünlü bilim adamlarımız var ama Avrupa veya ABD'de çalışıyorlar. Ülkemizde ise bilimsellikte "taklitçilik ve tercüme" safhasını çoğu konuda aşamadık.
Halkımız da pozitif bilgiden pek hoşlanmıyor. Bilen ve bilgili bir insandan bahsedilirken "O mu? O çok bilmiş" diye arkasından konuşulur. Ardından da "çok uyanık" hatta "namuzsuz işini biliyor" diyenler bile çıkabilir. (Aklı başında mantıklı insanları tenzih ederim.) Tüm toplumu genellemiyorum ama bu şekilde düşünen ve hareket eden büyük bir kitle var. "İşi bileceksin, işe gitmeyeceksin" kalıplaşmış sözümüz de ayrı bir ayıbımızdır.
Neden böyle bir tavır içine giriliyor? Öncelikle okuma alışkanlığımız çok az. Kitap pahalı diyenler var ama halk kütüphanelerinde para alınmıyor. Hızlı dünyamızda ne zaman kitap okuyacağız diyenler maçları yada dizileri kaçırmıyorlar. Bunun sonucunda okuduğunu sorgulama ve ders çıkarma anlayışı gelişmiyor. Aslında okumak zor bir uğraş. Kulaktan dolma sözler ile dedikodular sayesinde bilgi sahibi olmak daha kolay. Doktora gitmeden komşusu söyledi diye yanlış ilaç alan, Kuran-ı Kerimin Türkçesini okumadan türbelerden yardım dileyen birçok insan var.
Toplumumuzun bir kesiminde, II. Abdülhamit döneminde (33 yıl) Osmanlı'nın beş karış toprak kaybetmediği yargısı vardır. Oysa bu doğru değildir. Tarih incelediğinde o dönemde binlerce km. karelik toprak kayıpları ortaya çıkar. TV'lerde tarihçi olmayan bazı tipler çıkmış millete tarih anlatırsa böyle olur.
Yıllar önce gazetede bir Japon iş adamıyla yapılan bir söyleşiyi okumuştum. Japon iş adamı, "sizler bir araya geldiğinizde üçüncü yada dördüncü şahıslardan bahsediyorsunuz. Oysa biz bir araya gelince yanımızda olmayan birisinden/birilerinden asla bahsetmeyiz. Hatta karşımızdakine özel sorular da sormayız" diyordu. Peki ne konuşuyorlar dediğinizi duyuyorum. Teknolojide dünyayı ele geçirdiklerine göre iş konuşuluyor olsa gerek.
Depremden sonra bir Japon bilim adamıyla TV'de program yapılmıştı. Bizim sunucu "Japonya'da deniz kumunu binalarda kullanan oluyor mu?" diye sordu. Japon soruyu anlayamadı. Neden anlayamadı? Çünkü adamlarda iş ahlakı herşeyin üzerinde, olamayacak bir konuyu nasıl anlasın? Japon sözlüğünde üçkağıtçılığın eşanlamlı kelimesi yoktur belki de...
Okumuyoruz ama, meydan okumayı, canına okumayı, hariçten gazel okumayı, bildiğini okumayı gayet iyi biliyoruz. Argoda "okutmak" kelimesinin satarak elinden çıkarmak anlamına gelmesi de bana ilginç geliyor.
Lise 2'ye geçtiğimizde (1982) Fen ve Edebiyat bölümlerine ayrılmıştık. Nedense (öğretmeni sevmediğimizden değil) edebiyatı isteyen yoktu. Hepimiz Fen bölümünü seçtik. 4-5 sınıf Fen bölümünü oluşturduk. Edebiyattan istekli olmayınca zoraki 1 sınıf oluşturuldu. Edebiyata çift dikişlileri, tembel tenekeleri yerleştirdiler. Bir nevi hababam sınıfı gibi. Şimdi düşünüyorum da hepimiz edebiyattan neden nefret etmiştik? Topluca edebiyattan kaçmak, hala anlam veremem.
Bir düşünürün dediği gibi, "Bir milleti aydınlatmak, yönetmekten zordur."