- Kategori
- Sosyoloji
Çöküş

Belki iç dünyaya varmanın yetersizliği, olayların rengi, kafanızı karıştırmış, zihninizi dağıtmış olabilir. O nedenle farkına varamamış olabilirsiniz. .....
Peşin söylemek isterim. Bu yazı, toplumun sorunlarını çözümlemek ya da bir bağlama oturtmak amacıyla yazılmadı.
Bu yazının amacı, esasen bir türlü başa çıkamadığı gerçeklerle ilgili.
Herşey o kadar açık ki; şu an içinde bulunduğumuz duruma göre, başımızdan eksik olmayan savsaklama, derbederlik gibi halleri görmemek ve anlamamak için kör olmak gerekir.
Bunlar, önümüzde duran sorunları-zorlukları teşhis etmeye yetmiyor.
Belki iç dünyaya varmanın yetersizliği, olayların rengi, kafanızı karıştırmış, zihninizi dağıtmış olabilir. O nedenle farkına varamamış olabilirsiniz.
Ama adını bilmediğiniz, yüzünü hiç görmediğiniz, hiçbir sohbet ortamında beraber olmadığınız kimseler, birileri hakkında atıp tutuyor, nifak sokabiliyorsa, çocuk tecavüzleri, testere ile adam kesip bodrum katına gömmeler, kadınlara şiddet artıyorsa, hemen her gün korumasız bir kadının adeta işkence ile öldürülmesi rutin bir haber gibi kabulleniliyorsa bu toplumun işi çok zor demektir.
Bunun adı çöküş değil de nedir?
Hele İslâm’a hizmet gayesi ile birileri, birilerinin altını sessizce oyuyorsa ve bunu yaparken Allah Resulü’ne hizmet ettiğini dile getiriyorsa bu ve benzeri eylemler ‘Din-kardeşliği’ kavramı ile özdeşleşebilir mi?
Kendimizi her an dindar olarak kabul ediyoruz. Gerçekte kazanılmamış bu hallerimize uzaktan bakıp, iç geçiriyoruz. O nedenle, bir yığın yanılsamalara/yapaylıklara kapılıp gidiyoruz.
Gerçek anlamda bir uyarı ile karşılaştığımızda ne kadar zorlandığımızı fark edebiliyoruz. Buna rağmen, eski tas eski hamam hallerimiz devamlılık gösteriyor.
Toplumu koruyucu kisvesi altında; korku salan, komplo teorilerini pratiğe dönüştüren, özel hayatları açığa çıkartmak isteyen ve bu konuda her türlü dostane(!) işbirliğine açık duran tipler varken, sağlıklı bir ortamın olması beklenebilir mi?
Kendi “ahlâkını oluşturamamış” bir bireyin, toplumun ahlâkını yapılandırması gerçekleşebilir mi?
Elbette ki hayır!
Allah Resulü’ne odaklı gerçeklerle ilgili olmayan konuşmalar, fiskoslar gündemin yoğunluğunu oluştururken, “adeta bir çöküş profili” yaratma çabası içine giriliyor.
Herkes, birinin aleyhinde ortaya konan sansasyonel yazıların takipçisi olmayı sürdürüyor, üstelik pek memnun ve mutlu görünüyor.
Çünkü insanı insan kılan değerler, kaybolup gidiyor. Zaman içinde donuyor. Toplum değerlerinin gerisine düşüp adeta fosilleşiyor.
Böylesi bir “insandan ya da toplumdan, herhalde bilinçli davranışlar yerine, sadece içgüdüleri ve menfaatler doğrultusunda oluşan fiiller” beklenir.
Ama insanoğlu ta ki okların ucu kendisine değene kadar sesini çıkarmaz ve bu durumu fütursuzca devam ettirir.
Ahlâklı bir insan bunları yapmaz. Dostuna değil, düşmanına dahi tuzak kurmaz. Kimsenin bilgi ve onayını almadan onun adına bir işleme girmez. Yasak ve ahlâk dışı işleri ortaya çıkarma iddiası ile ahkâm kesmez.
Kendini yargıç yerine koymaz. Duygularıyla hareket etmez. Aleyhine bile olsa hemen her şeyi akıl süzgecinden geçirmeyi bilir.
Akıl hocalığına soyunmaz. “Benim kanaatim budur” der. Bulunacağı ortamı inceler. Duyduğu bir olayın doğruluk payı olsa bile, üzerine düşeni yaparak, hata yapan kimseyi veya bağlantılı olduğu konuyu “örtücü” olur. Allah’ın “settar” ismini hatırlar.
Çünkü onun, maddi ve manevi bir sorumluluğu bulunmaktadır. Sıkıntılı durumlarda, işini “Allah’a havale” eder. Sabırla beklemeyi bilir.
Her duyuma ihtiyatla yaklaşır. Arka plânına inmeyi dener. Bakış açısını buna göre değerlendirir. Söylentileri devam ettiren bir robot olma işlevini sürdürmez.
Doğru dahi olsa ondan buna, bundan ona bilgi taşımaz. Olur olmaz yerde değil, sadece ve sadece gereken yerde, doğru bir zamanlama da insanı ileriye götürecek, soruları sorarak, edindiği bilgileri paylaşma yoluna gider.
Yorum ve değerlendirmeyi ise paylaştıklarına bırakır.
Şimdi bütün bu değerlerden yoksun kaldığımızdan yakınırken, daha ne bekliyoruz?
Bütün bunların bedelini ödemekte olduğumuzu fark edemiyor muyuz?
Acaba biz hangi kesimin, öbeğin çocuklarıyız?
Ne dersiniz!
Ahmed F. Yüksel