​ Dağa kaçtım ~~ Özbekistan notları-1.1 / Dünya Şehirleri / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

03 Aralık '13

 
Kategori
Dünya Şehirleri
 

Dağa kaçtım ~~ Özbekistan notları-1.1

Dağa kaçtım ~~ Özbekistan notları-1.1
 

Timur


ÖZBEKİSTAN’A MERHABA

“BAŞKENT” TAŞKENT

Genel

 

Şaman Türklerin Müslüman Araplarla karşılaştığı ve bugünkü kaderimizi belirleyen tarihsel olayların geçtiği Maveraünnehir yada “suyun ötesi” olarak adlandırabileceğimiz Özbekistan coğrafyasına doğru yola çıkarken, İstanbul Atatürk Havalimanı’nda Özbekistan Hava Yolları kontuarında ilk izlenimlerimiz oluşmaya başlamıştı bile.

 

 Taşkent Çarşu Pazarı'da ilk karşılama; Doğu'ya merhaba

 

Koli bantlarıyla çepeçevre sarılmış, muhtelif büyüklükte ve belli bir standarda uymadan paketlenmiş havaleli bagajları; hafiften çekik gözlü, elmacık kemikleri çıkık, kısmen basık yüzlü, geniş alınlı ve pür telaş içinde kendilerine yer açmaya çalışan, bireysel yük sınırını aşmış Laleli menşeli bagajlarını bir şekilde “memlekete” ulaştırma çabası içindeki Özbekler sarmıştı her yanımızı. Kontuara ulaşmak için Özbeklerle göğüs göğüse verdiğimiz mücadeleyi, grup check-in yaptırma aşamasında aşabildik.

1991 yılından itibaren hayata geçirilen “mustakillik” sürecinde; Özbekistan halkının yeniden inşa edilmeye çalışılan yeni düzenin gerçekleriyle yüz yüze kalmasıyla birlikte, yaklaşık 10 milyon Özbek kaderini bir şekilde yurt dışında arama yolunu seçmiş durumda. Bizim de havaalanında tanıklık ettiğimiz yukarıdaki manzara da bunun günlük hayata yansımasından başka bir şey değil aslında. İnsanlar kendi dertlerine düşmüş durumdalar; şimdi onlar, daha iyi bir hayat ve kaybettikleri güvencelerini arıyorlar yurtlarından uzakta.

İstanbul’dan havalanan Özbekistan Hava Yolları’na ait uçağımız yaklaşık dört buçuk saatlik bir yolculuk sonrası Özbekistan’ın başkenti Taşkent’in modern havaalanına akşamüstüne doğru indi. Arada Türkiye ile iki saatlik bir saat farkı da bulunan Özbekistan’da gün tükenmek üzereydi. Taşkent’in önde gelen otellerinden Dedeman Otel’e yerleşmek üzere havaalanından ayrıldık. Taşkent’in merkezinde yer alan otelimize doğru ilerlerken karşılaştığımız kentin son derece geniş caddeleri, yayalar için düzenlenmiş geniş kaldırımlar, ortada neredeyse birer park işlevi görebilecek denli genişlikteki yemyeşil refüjleri ve sakin akan araç trafiği, ülkenin geride bıraktığı “eski düzen”in olumlu mirasını bize yansıtır gibiydi.

21.yy.da giderek dünyanın yeni jeostratejik merkezi haline geleceği anlaşılan Orta Asya’nın göbeğindeki Özbekistan, tarihsel köklerimizin bulunduğu Maveraünnehir havzasında yer alıyor. Yaklaşık 447.000 km2 yüzölçümü ve 30 milyonluk nüfusuyla Özbekistan, tarihi İpek Yolu üzerinde olmaktan kaynaklanan stratejik önemi sayesinde, tarih boyunca geçişken bir coğrafyada yaşamanın nimeti ve külfetini birlikte yaşamış hep. Birbirine yakın yada komşu konumdaki kadim kültürlerin etkileşimi altında ve bir o kadar da geçişkenlik üzerinden bu topraklara uğrayan kavimlerin bıraktığı kültürel izler üzerinden yüründüğünde; modern Özbekistan bugün itibariyle bile bu kültürler arası bileşimin ip uçlarını hala taşımakta.

Ancak yakın tarihinde; dünyada küresel düzeyde ortaya çıkan büyük ekonomik-politik değişikliklerin bu coğrafyadaki yansımaları sonucu 1991 yılında “eski düzen”e veda ederek ulusal ekonominin tuğlalarını üst üste koymaya başlamış Özbekistan. Sosyalist sistemin pamuğa dayalı tek tip tarım ekonomisinden dünya ekonomik sistemi içinde yer alma ve hayatiyetini sürdürme çizgisine taşınması gibi bir misyonla yüklü Özbekistan Yönetimi, bağımsızlık sonrasındaki 22 yıllık pratikleri ile buna ne kadar yaklaşabildiler; şimdilik o bayağı tartışmalı.

Ortalama aylık ücretin 30-100 Amerikan Doları civarında değiştiği Özbekistan’da ilk bakışta demokratik düzenin tüm organları tesis edilmiş. Ancak; ülkede biraz zaman geçirdikçe ve olana bitene biraz kulak verdikçe, bunların hemen hemen tümünün içselleştirilememiş ve eğreti kalan uygulamalar olduğu anlaşılıyor.

Açıkçası; Rusya’nın derin nüfuzu altında; 11 Eylül 2001’de İkiz Kulelerin vurulması sonrasında Orta Asya’ya yönelen Amerikan stratejilerine kayıtsız kalamayan ve karşılığında Afganistan’ın işgali sırasında kullanılan bir de askeri üs veren Özbekistan, daha sonraki yıllarda kendi ekseninde gelişen darbe girişimleri sonrası yeniden Rusya’nın etkisi altında yaşamaya karar kılmış gibi görünüyor.

Sosyalist dönemde merkeziyetçi ekonomik politikaların belirleyiciliğinde pamuk üretimine mahkûm edilen ülke ekonomisi, üretimin maksimizasyonu çerçevesinde giderek çevre felaketlerine ve koskoca Aral Gölü’nün kurumasına yol açacak son derece ağır faturaları ödemek zorunda kalmış. Tek ürüne odaklanan ülke ekonomisi, sosyalist dönem sonrası şimdi Rusya ile Batı’nın ekonomik yayılım hamleleri arasında kendisine yer açmaya çalışıyor. Bir ülkenin az çok bütünsel bir ekonomik yapısı, yeniden oluşturulmaya çalışılıyor. Bu uğurda, bizim Türk iş adamlarının da; radikal İslamcı darbe girişimlerine kadar oldukça avantajlı bir konumda oldukları söylenebilir. Ancak; şimdilerde Güney Kore, Çin, Almanya ve ABD’nin sermaye yatırımları ile Rusya’nın bölgede mevcut ekonomik ilişkileri ekonominin belirleyici dış dinamikleri içinde yer alıyor.

 

Taşkent'in geniş caddeleri, Bunyodkor ve Meclis Binası önünde fıskiyelerin dansı

 

Kısa Tarih

 

Özbekistan, coğrafi konumu itibariyle; tarih boyunca İpek Yolu üzerinde bulunmasından ötürü her zaman stratejik bir öneme sahip olmuş. Ticari yolları kontrol etmek isteyen bölgedeki güçler de her zaman bu topraklar üstünde egemenlik kavgasına girişmişler. Türkistan diye anılan; yakın çağda Doğu ve Batı Türkistan olarak yeniden tanımlanan bu toprakların bir parçası olan Özbekistan, Ortaçağ’da Çinliler ve Araplar arasında sıkışıp kalan Türklerin kendi kimliklerini koruma mücadelesinde esas zemini oluşturan Amu Derya ve Siri Derya ırmakları arasındaki Maveraünnehir havzasına denk düşmektedir.

 

 İskender'den sonra Doğu Satraplıkları; Baktriya, Sogdiana ve diğerleri

(1)

İlkçağ’da; bu coğrafyada, bugünkü Kazakistan’dan güneye doğru sarkan İranlı göçer kabilelerin gözüktüğü bir dönem var ilkin. İ.Ö. 5 yy.dan itibaren Hazar Denizi’nin doğusundan başlayarak; Sogdiyana (Sogdiana), daha güneyde Hindistan’a doğru uzanan daha geniş bir coğrafyada Baktriya (Bactria) ve bugünkü Fergana Vadisi’nden ötede Toharistan (Çin’den bu bölgeye doğru intikal eden kimi kaynaklara göre proto Türk kavimlerden Yüeçiler) bölgenin egemenleri haline gelir. 

Makedonyalı Büyük İskender’in, batıdan doğuya doğru gelişen büyük seferinde; Pers İmparatoru Darius III’u İ.Ö. 332’de meşhur İssos Savaşı’nda yenmesi ve İran merkezli Pers egemenliğine son vermesi, bir anlamda gizemli Doğu’nun kilidini açar. Bu durumun; Büyük İskender’in, egemenlik sınırlarını İran topraklarından öteye taşıyabilmesine ve sonuç olarak Grek kültürünün bu vesile ile bu topraklarda hayat bulmasına yol açtığını söyleyebiliriz. Sogdiyana topraklarını kolaylıkla ele geçiren Büyük İskender, İ.Ö.327’de Baktriya’da ve bugünkü Afganistan topraklarında bir aşiret reisinin kızıyla (Roksana) politik bir evlilik yapmasına rağmen büyük bir dirençle karşılaşır; daha fazla ilerleyemez ve güneye Hindistan üzerine yönelir.

İskender’in Doğu Seferi’nden dönüş yolunda, İ.Ö.324’de İran’ın batısında yer alan Susa kentinde yaklaşık 10 yıl önce yendiği ve o zamandan beri yanında taşıdığı Pers Kralı Darius’un kızı Stateira ile evlenmesi, bölgede Makedon egemenliğini sürekli kılmak adına yapılan politik ve stratejik bir hamle olmalıdır. Bu öyle bir düğündür ki, İskender’in İssos Savaşı’ndan beri esir alıp yanında gezdirdiği saraylı Pers soylu kadınlarından 90’ını da aynı törende İskender’in ordusunda görev yapan önemli komutanları ve en yakın arkadaşlarıyla evlendirilir. Ancak, bütün bu stratejik hamleler, İ.Ö. 323’de Büyük İskender’in Babil’de aniden ölümüyle yarım kalır. Her şey o kadar hızlı gelişir ki, ölüm sonrasında İskender’in ilk karısı Baktriyalı Roksana (belki bir Peştun) bir saray darbesiyle bir yıl önce İskender’in Susa’da debdebeli bir törenle evlendiği Pers hanedanına mensup ikinci karısı Statiera’yı ve yakınlarını öldürtür. İktidar hırsı her şeyi tepe taklak etmiş, Makedon İmparatorluğu parçalanma sürecine girmiştir. 

 

 İskender sonrası Grek-Baktriya Krallığı

(4)

Bir dönem Selevkoslar’ın egemenliğinde kalan Asya toprakları, yeni dönemin yükselen güçleri, Pers sonrası İran’ın yeni egemenleri Sasaniler ve Altaylar’dan bu topraklara doğru nüfuz eden Türklerin (Beyaz Hunlar ve Göktürkler) ve diğer Türkî halkların güçlerini sınama alanına dönüşür. Ama bu bölgede söz sahibi bir başka güç odağı daha vardır; onlar da yüzyıllardır Türklere karşı gelgitlerle devam eden güç mücadelesinin diğer ucunda yer alan Çinlilerdir Çinliler, güç savaşında Orta Asya’nın içlerine doğru ilerlerken Türkler, bir anlamda batıdan gelen bir başka zinde güç Araplarla onların arasında sıkışıp kalmışlardır. Çinlilerin yüzyıllardır devam eden politik, askeri ve kültürel hamlelerine karşı kendi kimliklerini korumak adına Türklerin Araplarla temasında vardığı son nokta, İslam’ı benimsemek olmuştur.

 

Moğol İmparatorluğu

(5)

Abbasilerin Emevilerden hilafeti ele geçirişleri sonrasında İ.S.751 yılında, bugünkü Kazakistan sınırları içinde yer alan Talas’ta Çin ve Arap ordularının karşılaşması ve savaş sonrasında Araplar’ın elde ettikleri zafer, İslam’ın Türkler ve Orta Asya’daki diğer halklar arasında yayılma sürecinin dönüm noktasını teşkil eder. Elbette Türkler, Talas Savaşı’nı takiben oluk oluk İslam’a akmamışlardır; Türklerin İslam’la buluşması; Araplar açısından bakarsak, bu “cihad süreci”nin büyüsüyle donanmış bir akışkanlığı da içermez. Nihayetinde; Türklerin İslamlaşması sürecinin, bu açıdan yaklaşık 300 yıllık; inişler ve çıkışlarla dolu ve oldukça acılı bir süreç olduğu söylenebilir.

Arapların bölgedeki egemenlikleri, bir tür İslam Rönesansı diye adlandırabilecek bir dönemin de başlangıcını teşkil eder. Ticaret yollarının güven altına alınması, ticaretle elde edilen zenginliğin bilimde ve sanattaki yansımaları, Maveraünnehir coğrafyasında kültürel gelişmenin temel dinamiklerini oluşturur.

9. ve 10.yy.lardan başlayarak İslam’ın giderek bu coğrafyada etkinlik kazandığı bir sürece girilmiştir artık. Bu dönem, zaman zaman Farsların ve Türklerin yönetiminde; Samanioğulları’nın, Karahanlılar’ın, Gazneliler’in ve Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun öne çıktığı ve giderek aşiret yapılarından büyük devlete evrildiği bir aşamayı temsil eder.

Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun Bağdat’a girerek bir anlamda Abbasi halifelerini rehin alışı ve bunun karşılığında Selçuklular’ın İslam’ın silahşörleri olarak Bizans İmparatorluğu’nun egemenlik sınırları içinde yer alan Anadolu Yarımadası’ndaki “küffar”a yönelmeleri, 1071’de Malazgirt’te Romen Diyojen ile Alpaslan’ın güç savaşında noktalandı. Oğuzların bir kısmı, bu şekilde yüzyıllardır Batıya yönelen büyük göçü Anadolu’nun içlerine ve Akdeniz’e doğru sürükleme şansını yakaladılar. Ama Amu Derya’nın kuzey hattında yer alan Harezm bölgesindeki yine Oğuz boylarından bir başka güç odağı Harzemşahlar, 12.yy.da Maveraünnehir’in yeni egemeni haline geldiler ve Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun bölgedeki egemenliğine de bu şekilde son vermiş oldular.

13.yy.da Moğollar’ın Cengiz Han yönetiminde; Orta Asya’da bir talan imparatorluğu olarak ortaya çıkışları ve askeri-siyasi yönden bölgenin tek hâkimi haline gelişleri sonucunda, Maveraünnehir coğrafyasında büyük ölçekli nüfus hareketlerine ve yer değiştirmelere, akabinde bölgede sosyal ve kültürel büyük çalkalanmalara yol açtı. Mevcut yapıların acımasız katliamlarla dağıtılması, Harzemşahların başkenti Ürgenç başta olmak üzere Semerkant, Buhara ve Keş (Taşkent) gibi önemli kentlerin ele geçirilmelerini takiben büyük yağmalara uğraması sonucunda her şeyin yeniden tanımlanması gerekti. 

 

Cengiz Han’ın 1227’de ölümünü takiben imparatorluğun varisler arasında paylaşılması ve Maveraünnehir coğrafyasına Çağatay Hanlığı’nın egemen olması, bölgede bir durulma ve uygarlık faaliyetlerinin yeniden yapılandırılması sürecini temsil eder. Kendisi köken olarak Moğol asıllı olmayan, ancak Cengiz Han’ın oğlu Çağatay Han’ın soyuna; bir Moğol olan Bibi Hatun ile evlenerek eklemlenen Şehri Sebz doğumlu Timurlenk, bu süreçte bölgenin tek hâkimi haline gelir.

Bölgede egemenliğini tesis ettiği 1380’lerden, Çin’e düzenlenen bir askeri sefer arifesinde; bugünkü Kazakistan topraklarında 80 yaşlarında hayatını kaybettiği 1408 yılına kadar Timur, acımasız şiddet ve büyük katliamlarla devam eden büyük bir fütuhat serüvenine girişti. Sürecin sonunda; artık Aksak Timur, Semerkant ve Orta Asya’nın tamamı merkez alınmak üzere; bir yandan Orta Doğu’da ve Anadolu’da, Çin topraklarında, Hindistan’da ve Karadeniz’in kuzeyinde Rusya içlerine kadar uzanan çok geniş bir coğrafyada tek egemen haline geldi.

 

 Taşkent'in kalbi; Amir Temur Meydanı

 

Ancak, büyük kavgalar ve savaşlarla devam eden bu serüven bir yandan da Maveraünnehir coğrafyasının abad edilme sürecini temsil eder. Çünkü Timur, mihver coğrafyada; savaşlar ve talanlarla elde edilen zenginliği kendi şehri Şehri Sebz, Semerkant, Buhara ve diğer ipek yolu kentlerini her yönden kalkındırma ve birer uygarlık merkezi haline dönüştürme seferberliğinde kullanır. Zamanın en tanınmış felsefe, bilim ve sanat adamlarını Semerkant’ta toplayan Timur, bu anlamda bölgeyi kültürel ve sanatsal açıdan da önemli bir çekim merkezi haline getirir. Özellikle kendi de; Batı tarafından kabul edilmiş büyük bir astronom olan torunu Uluğ Bey zamanında bu süreç doruk noktasına çıkar. Ancak, bu yeni durumu ellerinde tuttukları imtiyazların kayıp gideceğini hisseden taassup yanlısı yobazlar, oğlunu kullanarak Uluğ Bey’in katledilmesine ve Timur İmparatorluğu’nun parçalanma sürecinin bir anlamda tetiklenmesine yol açarlar. Varislerin bitmek bilmeyen iktidar kavgaları, 1501’de Aral Gölü’nün kuzeyinde yaşayan göçebe Özbek aşiretlerinin Timur İmparatorluğu’nun mirasına egemen olması sonucunu doğurur.

 

 Taşkent, Ali Şir Nevai Tiyatrosu

 

Şeybaniler yönetiminde Buhara merkezli köle ticaretinin merkezi haline gelen Buhara Hanlığı, 19.yy.da Rusların bu coğrafyaya ulaşması öncesinde Buhara Emirliği ile Hiva ve Hokand Hanlıkları şeklinde üç ayrı yönetim merkezine dönüşür. Hiva Hanlığı, Harezm diye tanımlanan bölgenin egemenleri olarak, iç içe iki kalenin arkasına saklanmış eski Hiva Şehri’nin göğe yükselen turkuaz çinilerle kaplı iç dünyasında hüküm sürerken; Buhara Emirleri, bir yanda Registan Meydanı’ndan başlayarak yükselen bir kumluk tepenin üstüne kurulmuş Buhara Kalesi’nin içinde Kızılkum’un egemenleri olarak yaşamalarına devam ederler.

 

 19 yy.da Hiva Hanlığı; Lehler tarafından 1903'de yapılan bir harita

(6)

 

Rusların Orta Asya’ya 17.yy.ın sonlarından başlayan sızma çabaları 19.yy.da bir anlamda realize olur. Her ne kadar sürdürülen savaşlar sonucunda Semerkant, Buhara, Hiva ve Taşkent gibi büyük kentlerin Ruslar tarafından ele geçirilmiş olmasına rağmen, bu hanlıkların görece varlıkları 1917 Bolşevik Devrimi’ne kadar devam eder. Rus Çarlarıyla okullarda başlayan arkadaşlıkların, dominyon yönetimlerine dönüşmesi, 19.yy.da Maveraünnehir coğrafyasında açlık ve sefaletin üzerine bina edilmiş han saraylarının şatafat ve gösteriş dolu hayatını sürdürmesine çanak tutmuştur. Kızıl Ordu’nun Orta Asya’ya ulaşması ile sarayların tatlı hayatı sona erer. Bu yeni durum, Orta Asya’da aşiret ve saltanat kavgaları ile her zaman altta kalan zavallı halkın katlanacağı yeni bir dönüşüm sürecinin başlangıcı demektir.

Devamı gelecek...

Daha fazla fotoğraf ve metin için:

http://dagakactim.blogspot.com/2013/11/ozbekistan-notlari-1.html

 

Dipnotlar:

 

(1)   http://en.wikipedia.org/wiki/Bactria adresinden alınmıştır.

(2)  http://en.wikipedia.org/wiki/Roxana adresinden alınmıştır.

(3)  http://en.wikipedia.org/wiki/Stateira_II adresinden alınmıştır.

(4)  http://en.wikipedia.org/wiki/Bactria adresinden alınmıştır.

(6)  http://en.wikipedia.org/wiki/Khanate_of_Khiva adresinden alınmıştır.

 

Yazan ve fotoğraflayan: İbrahim Fidanoğlu

Düzenleyen: M.YC

 
Toplam blog
: 140
: 882
Kayıt tarihi
: 02.09.12
 
 

  Ben ve iki eski dostum; bilgi dağarcığımızı doldurabilmek ve şehrin keşmekeşinden uzaklaşab..