Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

21 Temmuz '09

 
Kategori
Kültür - Sanat
Okunma Sayısı
946
 

Damda TRT var!

Ağır bir yalan gibi Sizlere gelebilir ama, TRT camiasında 14.000 kişi bordroda görülmektedir. Ortalama olarak Yüz müdürün kızakta olduğunu düşünecek olursanız; kaç memurun ortalarda dolaştığı ya da TRT’nin herhangi bir binasının kapısının önünden dahî geçmediği gerçeği ortaya çıkar. İşin en hoş olan tarafı da, bu boş gezenler ordusuna, milletin verdiği vergilerden maaş ödeniyor olmasıdır. Her yönden ve her konuda bu bomboş orduyu, sakın bu hükümet kadrolaştırdı sanmayın. Bu hükümetin gücü, önceden kadrolaşanları oradan alıp da, başka bir tarafa nakletmeye dahî yetmedi. Kökler çok sağlam yani. Ayrıca o ordu, orada çok uzun zamandan beri vardır. Görevini yapmadığı için, birini işten çıkartırsın, dava açar yine geri döner. TRT bu milletin başındaki en ağır çiftliklerden biridir. “-TRT gibi çok geniş bir bünyeyi, kaç kişi yönetebilir?” Aslî sualinin halî cevabı ise; özel ellerde: 1.500 kalifiye eleman, devlet elinde: 3.000 eleman şeklinde cevap bulabilir. Ancak, ben hükümetin yerinde olsam, o TRT’nin önemli bir miktarını, personeli ile birlikte satardım. Satmaz hatta hibe ederdim. “-Eee bu 14.000 kişi orada ne yapar, ne eder?” diye soracak olursanız; ellerinizden öperler. Ancak neredeyse hiçbiri hiçbir şey yapmaz. Hatta bir şey yapacağız diye de, çok korkarlar. Çünkü bir şey yapacak olurlarsa, tabiatı ile çok fazla yorulurlar. Kolay mı? Onca zaman boş boş otur. Sonra kalk çay al. Kahve al.. İnsan böyle yoğun bir faaliyetten yorulmaz da, perişân düşmez de ne olur?!.

Şimdi bu 14.000 çalışıyor(muş) gibi yapanlara, zaman zaman muhatap olan ya da Onlar gibi bordroda bulunan ve ilk bakışta, aklı başında, sanatla ilgili kişiler olduğu da görülen bazı zevat var. Ve en azından haftada bir kerre, TRT’ye muhatap olan bu kişilerin, sanat açısından mantık, adap, kural dışı akıl almaz birçok meseleye, nasıl olup da tahammül edebildiklerini anlayamıyorum?!. Konservatuar okumuş, iyi kötü bir enstrüman çalan ya da sesi ile eser icra eden, keza böyle bir kitlenin başına, şef olarak geçen kişi ve o heyetten biri olarak da diğerleri, herhalde münevverler sınıfına girerler, değil mi? Bu kişiler icrakâr, virtüöz veya yorumcu sınıfından kişiler değiller midir? Müziği Sol anahtarından başlayıp, en son notasına kadar, tüm kuralları ile hatmetmiş olmaları gereken insanlar değil midir bu insanlar? Ve tabii öyledirler. Öyle de olmalıdırlar. İyi de bu kişilere rağmen, TRT’nin manzarası nasıl bir manzaradır? Ve yıllar yılı TRT sahnelerinde istisnasız, sürekli sergilenen çok garip bir manzaranın, Dünya’da hangi tip müzikle bir ilgisi olabilir? Allah rızası için, bir bilen çıkıp, bana söylesin de; benim de gönlüme sular serpilsin.

Kastettiğim mesele şudur; Zekâsından emin bir sahne amiri ile herhalde ondan daha keskin bilgide bir rejisör, TRT ilk gün açıldığında, bir sistem keşfetmiş, tatbik etmiş ve hemen ölmüş olacaklar ki; Onların hatırasına binaen, bu sistemin geneli asla ve ısrarla değiştirilmiyor. Klâsik Türk Musikisi icra olunurken, Sahne düzeninde kesinlikle sazlarla sesler, birbirlerinden ayrı yerlere oturtuluyor. Ve hatta bazen karşı karşıya denecek kadar, garip bir düzen de kuruyorlar. Bu durumda şefin kimi ve nasıl idare edeceği, mucizeye kalmış bir mesele tabii. Şayet solist varsa, Solist genellikle bu iki grubun ortasında ve ileride bir yerde bulunuyor. Bu garabet hâlde şef ise, solistten daha da önde duruyor. Ya da şef soliste göre, bayağı geride kalıyor. Yıldızları yaldızlama programlarında ise; düzen daha da tuhaf bir şekil alıyor. Zîra sahneye, spiker ve yıldız ya da yıldızlar için, ayrıca bir yerleşim düzeni kuruluyor. Bu durumda bu düzenek ile asıl görevlilerin hali, Mozambik ormanları gibi bir manzara arz ediyor. İnsan ortaya bir zürafanın çıkıp, “- Beyler hanımlar Sizler neler yapıyorsunuz böyle?” demesini bekliyor. Bu programların bazılarında ise, artık sahneyi terk etmesi gereken eski yıldızlara, uzunca bir seans verilmesi de, beni fevkalâde üzüyor. Artık yaldıza ihtiyacı olmayan o klâsik yıldız türleri, bu abesi nasıl kabul ediyorlar? Bunu da aklım almıyor. Bu arada yıldızlara yaldız çeken spikerler, genellikle bu kişileri sanatkâr olarak vasf ediyorlar.

Kısacası, sanat insanından, müzikten ve orkestra yerleşiminden anlayan her insanın çıldırması için, yeterli olan her türden sebep, fazlası ile bu programlarda mevcut. Ama halâ kimse çıldırmıyor. Gelen giden her şef de, her yıldız da, her icrakâr da, bu durumdan muhakkak ki, şikâyetçi olsa dahî, şikâyette bulunmuyor. Çünkü hiç birisi, gerçek şef ya da yıldız ya da icrakâr ve tabii sanat adamı değil. Sözünü ettiğimiz sıradan alafranga bir orkestra olsa; Bu durum TRT camiasında değil de RTL camiasında zuhur etse: Şef de Toskanini, Karayan, Ozova ya da yıldız Pavarotti falan gibi birisi de olmasa, solist sadece sıradan bir müzik adamı bile olsa, O sıradan müzik adamı dahî, RTL’nin dumanını attırırdı. Hafazan Allah Gen. Müdürüne kadar herkes yerinden olur; hatta kültür bakanı dahî istifaya mecbur kalırdı. İşte bu çağ içi ve çağ dışı iki ayrı haldir; Onları sürekli ileri, bizleri de sürekli geri atan.

Öncelikle bu mealde, çok ciddi bir meselenin altını çizelim. Meselenin kendisini de kalın harflerle beyinlere yerleştirelim ki; herkes artık ayağını yere iyi bassın. Sanatkâr ciddi bir eser meydana getiren kişidir. Bu kişi müzisyen, şair, edebiyatçı, ressam, heykeltıraş, mimar veya bu ana sanat dallarının alt bölümleri olan fotografçı, seramikçi gibi biridir. Mutlaka elle tutulur, gözle görülür, ciddi bir eserinin olması şartı vardır. Müzik adamı ise, başka vasıfların insanıdır. Hafız Post’un, Itrî’nin, Dede Efendi’nin bir eserini icra etmek için, önce çok diz dövmek ve üstatların rahle-i tedrisinden geçmek gerekir. Bu eserler hazım olduktan sonra, ancak icrakâr olunur. Yani notayı doğru basan, eseri istenilen asgarî kıvamda icra edebilen kişidir, bu icrakâr. Bu iyi basılan notalar zamanla da, mekânla da, adamla da iyi yoğrulursa; kişi virtüöz olur. Meselâ rahmetli Kemançe(2) üstadı Fahire Fersan Hanımefendi bir virtüözdü. Aşk, acı, ıstırap, esasen iyi olan bir virtüözite ile birleşince, işin içine, eserin ruhuna inmek, notalar arasında görünmeyen notaları sezmek ve onları icra etmek keyfiyeti girer ki; O kişiye de yorumcu denilir. Rahmetli Nayzan(3) Tevfik ve Pederim Rebabî Sabahaddin Volkan, yorumcu sazendelerdendi. Ve fakat pederim Sabahaddin Volkan’ın, YirmiYedi bestesi olduğu için, tabii olarak da kendisi sanatkârdı. Yoksa rebab(4) gibi çok zor bir sazı çalmakla dahî, sanatkâr falan olunmaz!.. Oysa biz, kimlere sanatkâr demiyoruz ki? Tabiatı ile de sen sadece yıldız olan birine “sanatkar” gibi, olmayacak müthiş bir paye verirsen; O da aldığı bu rüşvet ile sahne amiri ya da rejisörün hiçbir hatasını görmez... Bu yorum meselesine şunu da ilâve edeyim. Bugün sürekli şâhit olduğumuz gibi: Müzik adına ulur gibi ya da avaz avaza şarkı söylemek, mezür kaçırmak, detone olmak, detoneyken dahî falso basabilmek, yorum falan değil; eser, müzik ve güya yıldız için, ölüm demektir.. De bunu anlayan kim?..

Gelelim diğer fahiş hataya. Yaptığı işten anlamayan ve anlamaya da çalışmayan bu TRT’li hoş beyler ile hanımların tek sıkıntısı, sahneyi dolduramama bilgisizlikleridir. Oysa doğru yere koymasını biliyorsan; küçücük Bir saksı bile, koca bir sahneyi doldurmaya yeter de artar. Ama bu kişiler ve senelerdir, onca insanla, enstrümanla, aksesuarla sahneyi dolduramayıp, her tür müzik kuralına aykırı, bir orkestra ve ses düzensizliği kuruyorlar.. Bu feci durum ve hiçbir akla sığmaz, çorba gibi düzensizlik, orada çalana da, koroya da, solistlere de, şefe de, eserin bestekârına da, Klâsik Türk Musikîsine de, seyircilere de, Türk milletine de, Türkî milletlere de, Dünya milletlerine de alenen hakaret oluyor. Hem milletin vergileri ile orada “muş” gibi yapacaksın, hem de yaptığını bu denli yüzüne gözüne, üstüne başına bulaştıracaksın. Onu da aşıp, işi bizlere yani millete hakaret boyutuna vardıracaksın. Yok öyle yağma... Biz daha ölmedik.

Madem bileniniz yok. Ben Size salondan bakışa göre: Alelusul Klâsik Türk Musikisi(1) için, olması gereken sahne yerleşimini anlatayım. İki Üç veya daha çok sıra sazda, ritim sazı hep arka sıra ortasında ve önünde mikrofon olmadan bulunur. Yaylı sazların keman gibi ince tonalitede olanları solda, kalın tonalitede olanları sağda, mızraplılar ortada yer alır. Nefesliler bas sazlar tarafında, yani sağda bulunur. Koro tabii ses yapılarına göre, özel bir sebep de yoksa, genellikle tizler solda baslar sağda hanımlar önde erkekler arkada olmak üzere yerleştirilir. Solist saz ya da ses orkestranın sağında şefin sol önünde, şefi görecek şekilde durur. Keza şef de solisti az bir baş hareketi ile her an görebilecek yerdedir. Ancak bu taktirde homojen ses kalitesine havî bir müzik elde etme imkânı hasıl olabilir. Aksi halde müzik ve tınısı adına yapılan, müzik falan değil; tam bir rezalet olur. Bu durum en başta Gen.Müdür olmak üzre: TRT camiasının geneline duyurulur.

Ve fakat orada, her konuda ama öncelikle sanat, müzik ve yayıncılık konusunda, bilgisiz olanlar, o kadar çoktur ki; bu yazıyı bundan sonraki icralar için, inatla şu şekilde de yorumlayabilir ve mevkii muameleye koyup, bizlere de aşağıdaki mealde haber olarak geçebilirler. “- TRT Türkiye’de ve Dünya’da ilk kez salondaki dinleyicilerin de arasına, saz ve söz icrakârlarını serpiştirerek, müthiş bir kuadrofonik konser icrasının, yayınını gerçekleştirdi...” Ne yazık ki, bu haber de doğru olmaz. Zîra bu işin bir benzeri, ilk İstanbul festivalinde gerçekleştirilmişti. Netice de yapılan iş, vermek istediği mesaj için olumlu, ancak müzik adına berbattı. Bence Siz TRT’nin (muş) gibi yapanları, kısa yoldan şefi dama çıkartarak, bir icra gerçekleştirin ki; bu iş bir şeye benzesin.. İşte o zaman, Siz haber yapmasanız bile, Sizi haber yaparlar. Ve böylece bizler de tez elden, Sizlerden kurtuluruz belki...

Haydar Volkan
Çiftehavızlar: 20.05.2009

(1) Klâsik Türk Musikisi: Türk Sanat musikîsi uydurmasının aslıdır. Zîra her müzik eseri bir sanat eseridir. Aksi halde sanat olmayan bir Türk müziği var demektir.
(2) Kemançe: Küçük keman anlamında, kemençe kelimesinin aslıdır.
(3) Nay: Ney kelimesinin aslıdır.
(4) Rebab: Rebap kelimesinin aslıdır. Manâsı bulut (serhoş) demektir. Diğer İki kelime ile sıkça karşılaşıldığı için, bir açıklama da bu hususa getireyim. Rübap: Karışık meyve suyu Ribap: şakağın altındaki ince kısa saçlar anlamındadır. Sarhoş kelimesinin de aslı başı hoş Yani ser-i hoş terkibinden gelmekle, sonradan sarhoş haline dönüşmüştür.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 148
Toplam yorum
: 41
Toplam mesaj
: 15
Ort. okunma sayısı
: 490
Kayıt tarihi
: 04.02.09
 
 

Haydar Volkan: 21.05.944 Rebabi bestekar Sabahaddin Volkan ve Piyanist Mukadder Volkanın oğlu olar..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster