​ Zeytinyağlı dolma sararken fotograf çeken telefonunuza / Kültür - Sanat / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

24 Temmuz '09

 
Kategori
Kültür - Sanat
 

Zeytinyağlı dolma sararken fotograf çeken telefonunuza

Zeytinyağlı dolma sararken fotograf çeken telefonunuzla
helva kavurtmak istesem, ayıp olmaz değil mi?

Bütün hayatı birkaç şeyden ibaret zannederek yaşadığımız hamhalat günlerde, Klâsik Türk Musikîsi’nin içinde doğmuş olmama, o musikîyi icra da etmeme rağmen, Klâsik Garp Musikisi’ne nedense oldukça yabancı kalmıştım. Pikaba Zino Francescatti’nin yorumladığı Sarasate’nin “beyaz çingeneler” isimli eserini koyan, hiç tanımadığım afet bir genç kız, benim o gün orada Klâsik Garp Musikîsi’ni sevmeme sebep teşkil ettiği için, Ona ebedî müteşekkir kalmışımdır. Ben halâ o eseri, beni ifade eden iki üç eser arasında kabul ederim. Bir akşam bir dostumun evinde ilk kez dinlediğim bir başka eser, bittikten hemen sonra. Gayr-ı ihtiyarî ağzımdan “-Yahu bu adam korkunç bir gecede, sanki bir dağda kalmış. Ve de çok fena korkmuş!..” dedim. Dostum eserin isminin “Çıplak dağda bir gece” olduğunu söyledi. Yine san’atın derinlemesine tartışıldığı bir gecede, pikaba konan bir plâk, beni perişân etmişti. Doğumun, aşkın, düğünün, hüsranın, ölümün, kısaca tüm hayatın özetini, Tomaso Albinoni’nin dev eseri in G minör Adagio’sunu Karajan yorumu ile dinlemiştim. Eser bittiği zaman, göz yaşlarımdan hem gömleğim hem de sofra örtüsünün önümde kalan kısmı sırılsıklamdı. O eserin de beni ifade ettiğini düşünmüşümdür, hep...

Sizi etkiliyenler ve fark ettikleriniz
Sizin niceliğinizi belirler.

Türk Musikisi’nde de benimle ya da efkârımla bütünleşen makamlar ve eserler vardır. Bence saba makamı, beni anlatır. Bir Naat-ı Mevlâna, hep ruhumu yıkamıştır. Sesimi kayıp etmeden önce, Hüseyin Mayadağ’ın “Söyle derdini kaç yıl çekecek bu dertli başım?” isimli eserini, iyi yorumladığım söylenirdi. Ne tekim Pederim Rebabî Sabahaddin Volkan’ın, Hakk’a kavuşana kadar, haftada iki gece sürdürdüğü müzik gecelerinden birine teşrif eden Mayadağ’a, kendisini tanımadan bu şarkıyı yorumlamış, göz yaşları içinde kalan o mütevazı san’atkârdan “-Sağ ol evlât, bu şarkıyı ilk def’a dinliyorum.” sözleri ile gerçeklik değeri muhteşem, çok büyük bir iltifat almıştım.

İltifatlara iltifat etmeyin. Gerçeklerden onur duyun.

Bir seferde tesir edip sevdirebilmek, bir kerede hislerini aynen yansıtabilmek, tek temasta hemhâl olabilmek, eserin sahibine eserini yorumlayabilmek, hiç de kolay bir iş değildir. Böyle bir alış veriş için, her iki tarafın da mükemmel ya da muhatap tarafın mükemmele çok yakın ve her şeye hazır olması gereği vardır. Tabii buna benzer olaylar, Sizlerin de başınızdan geçmiştir. En basitinden, bu tür anlar, daha ziyade müzikle, şarapla, mumla, dansla ve aşkla yaşanılan ve paylaşılan anlardır. Hangimizin bir sevgili ile paylaştığı, bir aşk melodisi olmamıştır ki? Yıllar önce paylaşılan o melodi, her duyduğumuzda, garip bir hüzünle o sevgili ve o sevdayı, bizlere tekrar tekrar hatırlatmaz mı?.. Diğer san’at dallarına kıyasen, müziğin böyle bir faikıyeti olduğu, inkâr olunamaz bir gerçektir. Bu faikıyetinin bir sebebi de, müziğin zamana ve mekâna yayılarak, olanlarla kaynaşması, olanlarla bütünleşmesi, onlarla tekrarlanması neticesinde, muhataba daha derin hitap etmesindendir.

Kanınıza giren müzikse; Cennet’e girmeniz de kuvvetle muhtemeldir.

Yeri gelmişken burada önemli bir noktaya daha parmak basmak isterim. Eskiden akademi ve konservatuarlarda, talebelere san’at dalları, belli bir klâsik dizin içinde takdim olunurdu. Bu dizine göre: Müzik, şiir edebiyat, resim, heykel, mîmarî, beş ana san’at dalı olarak sıralanırdı. Şimdilerde çoğu san’atçı geçinenlerin dahî bilmediği bu sıralamanın da, kendi içinde bir san’atsal tarif mantığı vardı. Ben de bu mantığa göre kabul görmüş olan san’atsal tarife, sürekli ters çıkan, san’atkâr namzetlerinden, dik kafalı çekilmez bir ukalâ idim. Bütün bilirkişilerin bu savlarına inat, ben bu sıralamanın bu san’at dallarına dair eserlerin, taşınabilirlik kolaylıklarına göre olduğunu, iddia ederdim. Halâ da ederim. Bir müzik eseri, ıslık ya da CD ile taşınır. Bir şiiri Siz de okuyabilirsiniz. Edebî bir eser nihayetinde bir kitaptır. Ve fakat tiyatroyu taşımak zordur. Resmin tuvali küçükse sorun yoktur. Tuval büyükse sorun çoktur. Heykele geçilince, iş daha ağırlaşmaya başlar. Bir mimarî eseri taşımaksa mümkün değildir. Merak edenler diğer tarifi, san’at tarihçilerinden ya da kitaplarından öğrenebilirler. Ebru, minyatür, seramik, fotograf gibi diğer san’at dalları da, bu ana san’at dallarının irili ufaklı cücükleridir.

Sanat üzerinde teşhisleri olmayanların sanatkâr olmayı düşünmeleri yanlıştır.

Taşıma, anlatma, anlaşılma ve çeşitlilik kolaylığı olduğu için, konuya müzikle başlayıp; diğer bir mes’ele olan, resmin alt dalı fotograf konusuna geldiğimizde: Öncelikle Türk Dil Kurumuna şunu hatırlatmamız gerekir ki; Photos-Graphos = Işık-Gölge, Lâtince kökeninden gelen bu kelime, Türk diline Fotograf olarak geçmesi gerekirdi. G harfinin yumuşak olması, işin hem aklına, hem de ahlâkına ters düşmektedir. Ve bu kelimenin üzerinde düzeltme yapılması gerekir. Aslında tüm kelimelerin baştan elden geçmesi, aksanların da mutlaka değişmesi gerekir. Ezcümle bu kelime için, içinde graf bulunan kelimeler “ğ” ile yazılamaz. Meslek adını doğru yazıp okuyamayan adamlardan da, ne meslek erbabı ne de san’atkâr çıkar. Yanlışları devlet ya da müesseseler eli ile güle oynaya yapmakta, bizim kadar usta bir millet daha nerede görülmüştür?

Lisan milli şuurdur.
Her kelimenin de şuura dokunması gereken hizmeti iyi düşünülmelidir.

Resmin alt dallarından biri olan, buna rağmen modern resim san’atını müthiş şekilde etkilemiş de bulunan, ebru yapımını aranızda herhangi bir kişi, gördüyse iyi bilir ki; ebru bayağı meşakkatli ve emek isteyen bir iştir. En yukarıdaki klâsik sıralamaya, bizim ukalâ akademisyenlerin sokmadığı, birbiri ile bütünleşen, çok ciddi iki san’at dalı daha vardır. Hat ve tezhip.. Özellikle hat san’atı, modern grafik zanaatı ile modern resim san’atının, resmen kurallarını vazetmiş bir san’at dalıdır. Ve fakat hat ile tezhip, herhalde lâik san’at dallarından sayılmadığı için, elit geçinen pelitlerce, ülkemizde pek dikkate alınmaz. Bundan çok daha büyük ayıp, Sanay’i-i Nefise yani Güzel San’atlar Akademisi diye bir müesseseyi, bizim YÖK marifeti ile yok edip, üniversite statüsüne dahil etmemizdeki basiretsizliğimizdir. Oysa san’at ve tüm dalları üniversitelerde değil; akademi ve konservatuarlarda öğrenilip, ancak o feyiz yuvalarında icra olunmaya başlanabilir. Jeneratör ya da uçak motoruna karşı, ne Itrî ne de Bach icra olunamaz. Ya da müthiş bir resim veya heykel yapılamaz.

Dünya normunun gerisine düşen öğretim sistemleri,
Sadece YOK değerinde, insan malzemesi üretirler.

Resim, tezhip, minyatür, ebru, hat, grafik, fotograf.. Bu sıralama, birbirinin mütemmimi sayılan bu san’at dallarının kendi san’atkârlarından bekledikleri, standart emeğe göre yapılmış olan bir sıralamadır. Bir başka deyişle: Ciddi Bir ressam kıymet-i harbîsi olan, Bir gül resmini, ancak birkaç gün ya da birkaç haftada bitirebilir. En sıradan bir ressam da o resmi Bir saatte yapabilir. Boyası kurumadan da satabilir. Oysa, aynı objeyi ciddi bir fotografçı her tarafından, değişik pozlarla, Otuz dakikada çekip bitirir. Sıradan bir fotografçı ise; birçok poz çekemeyebilir ama birkaç dakika zarfında, birkaç fotografla iyi kötü istenilen fotografik neticeyi verebilir. Şimdi soruyorum herkese. San’at bunun neresinde?!. Birinin günlerini verdiği bir işi, sen birkaç dakikada bitirip, “san’atkâr” namı kazanarak, ressam olan kişi ile aynı kefeye konuyorsun. Burada hakkaniyet var mıdır Sizce? Hayır yoktur! Zîra san’at, ciddi emek ve tasarım ister. Ciddi şekilde tasarlanmamış, üzerinde emek sarf edilmemiş her fotograf, ister S&B ister renkli olsun; çoğunlukla ve sadece informatif bir belgeden ibaret olmayı aşamaz. Bugün Dünya ve Türk fotografçılığı, bu tür trilyonlarca örnekle doludur. Sergiler dolusu YüzBin’lerce fotograf da, yine bu kavramı aşamamış, aşması da mümkün olamayan fotograflardan oluşmuştur. Benim Altmış yıllık arşivimdeki, milyonlarca fotografa rağmen, ciddi sanat fotograflarımın adedi, BeşYüz rakkamına dahî varamaz. Sanat fotografı çekmemiş olan kişilere, yüzlerce sergi açsa da, fotograf sanatçısı demek abes ile iştigâl olur.

San’at dalının cüssesi büyüdükçe san’atkârı azalır.
San’at dalının cüssesi küçüldükçe san’atkârları devasalaşır(?!)

Objenin güzel ya da enteresan olması, fotografı önemli kılar ama fotografa bir san’at değeri katmaz. Netional Geographic dergisine yıllar önce kapak portresi olmuş, uzak doğulu bir kız çocuğu vardır. Bugünlerde yine sözü edilen, Dünya’da neredeyse herkesin gördüğü Monaliza tablosu kadar bilinen o fotograf da, sadece informatif değeri olan bir fotograftır. Asla bir san’at fotografı değildir. Öncelikle fotografçılık, tıp, kriminâl, fizik, teknik, botanik, manzara, turizm, hayvan, stüdyo, çocuk, insan, spor, basın, uzay, multivizyon, nude, reklâm, san’at fotografçılığı gibi birçok branşa ayrılır. Bu branşlardan en zor olan üçü: Nude, reklâm ve san’at fotograflarıdır. Zîra bu üçü de, gerçek tasarım ve emek isteyen fotografçılık dallarıdır. Ve esasen üçü de san’at içerikli olmadığı zaman, neticeleri çok rezilane olur. Playboy dergisindeki kadınlar, çıplak oldukları için değil, bir san’at eseri şeklinde sunuldukları için caziptirler. Üstelik neredeyse bu kadınlara ait pozların, hiç biri de çırılçıplak ama seksi değildir. Bir parfömün kokusundan önce, onu cazip kılan, reklâmındaki fotograftın mizansenidir. San’at için çekilen fotografın da, Sizi beyaz çingeneler, çıplak dağda bir gece, in G minör Adagio gibi, müspet ya da menfî ama mutlak surette etkisi altına alması gereği vardır. Aksi halde, o görselin hiç bir kıymet-i harbisi olmaz, olamaz...

Fotografçılık baktığını görme san’atı değil;
Gördüğünü istediğin gibi gösterebilme san’atıdır.

Bir fotografın san’at fotografı olabilmesi için, öncelikle fotografın çok etkili olması gereği vardır.. Bir fotografı etkili kılan, renk gibi, şekil gibi, grafik gibi, konu gibi öğelerden biri de, esasen olmayan ama beynin aldanarak var saydığı üçüncü boyut, yani buuttur. Sıra günün modası, dijital fotografa geldiği zaman, ortaya çıkan en büyük dezavantaj, tüm dijital görsellerin buut konusunda, halâ başarılı olamadığı gerçeğidir. Esasen iki boyutlu bir eserden buutu kaldırdığın zaman, etki alanı sadece grafik etkileşime döner ki; bu durum da, görevi bu olmayan bir san’at dalındaki eserin, düşebileceği çok sıkıntılı bir duruma işaret eder... Sadece bu durumdaki dezavantajı ortadan kaldırabilmek için, yeni yetişen fotografçılarda, ekstra ışık bilgisi ve ışık+renk maharetine ihtiyaç duyulmakta olduğuna da, işaret etmekte yarar görürüm.

Meselelerine doğru teşhisler koyamamış meslek erbapları
Sonraki nesillerin de meslekî geleceğini riske atarlar.

Türk fotografçılığının ilkleri olan bizler gibi, analog film ve fotografçılık dünyasından gelmeyen gençlerin, bu önemli meseleyi, henüz fark edemediklerini görüyorum. Bu dezavantaja rağmen, bugün bu gençler, ciddi bir çekimi bile pek fazla tasarlamadan, konunun üzerinde ciddi bir emek de sarf etmeden, her problemin deklanşöre basarak, fotografı çekerken yapamadıklarını da, photoshop ile çözümleyebilir olmakla, sonuç alınır zannediyorlar. Bizim dönemin de böyle karanlık oda kuşları vardı. Çekerken yapamadıklarını, agrandizör altında yapmayı, marifet zannederlerdi. Oysa, orada da ana mesele, negatifin mutlak değerinde olmasından geçmekteydi. Onu başaramayanlar, dia çekiminde sürekli tekler oldular. Çünkü dia bir seferde, hem kadraj hem de ışık konusunda, net netice gerektiren, bir film türü idi. S&B fotografa has karanlık oda alışkanlıklarından diaya geçerken, uzun zaman sıkıntı çekenlerimiz çok olmuştu. Bugün gençler, bir meselenin daha farkında değiller. Dijitâl teknolojide her proses, mevcut görsele yarar değil; toplamda o görsele çok ciddi bir zarar getirmektedir. Film yüzeyindeki ecza tabakası ile dijitâl prosesteki 0 ve1 denkleminden oluşan piksel bilgisi, esasen hiçbir zaman bir olmadı. Bu gidişle de bir olabilme ihtimali, hiç yok gibi görünüyor. Zîra biri doğal. Diğeri matematikseldir. Ecza ile oynamak sureti ile kontrast ve gradasyonu ayar etmek mümkündür. 0 ve1 ne kadar oynanabilir ise, neticeye de o kadar tesir edilebilir. Aynı durum ses kayıtlarında da yaşanmakta. Bir bant kaydı ile dijitâl kayıt arasında, ses derinliği açısından, çok ciddi farklılıklar bulunmaktadır. Zîra, bant üzerindeki his dijital ortamda yoktur. Bu durum da tabiliği ortadan kaldırmaktadır. Hele bir görüntü ile ses video bantta dijitâl olarak birleşince, mesele tamamen yapay bir komedi haline dönüşmektedir. Ancak bu durumu, sadece biz eskiler görüp anlıyoruz. Bu işlerle hiç uğraşmayanlar ise, el kameraları veya telefonları ile fotograf ve video çekmekten çok mutluluk duyuyorlar.

Sen Sen ol Senin kadar konuş.
Sen teknoloji kadar konuşmaya başlarsan, çok çabuk şaşırır susarsın.

Keşke ben de mutlu olabilseydim. Ama olamıyorum. Zîra dijitâl teknolojiyi müthiş bir çözüm zannedenlerin, ellerinki görsel işitsel malzemelerin, ne kadar ve nereye kadar dayanacağı ve hangi boyutlara kadar işe yarayacağı, henüz pek belli değil?!. Dün var olan dijitâl bir bilginin, veya cihazın, yarın kayıtlarda ya da tedavülde kalıp, kalmayacağı işe yarayıp yaramayacağı dahî kesin değil. Oysa Üç asırlık ceddimin, babamın annemin çocukluğundan beri gelen albomları, halâ duruyor. Çoğu negatifleri de arşivimde. Daha Bin yıl da dursalar, kesinlikle bir sorun olmayacağından eminim. Beni mutsuz eden, diğer mühim husus, herkesin mal bulmuş mağribî gibi, bilmeden, etmeden, araştırmadan bu köksüz ve yarınsız teknolojilere mahkûm kalması. Buna mukabil üniversitelerden bu teknolojileri kullanabilir gençlerin, mezun dahî olmaması. Zaten bir genç üniversiteden mezun olana kadar, her şeyin birkaç sefer, sorgusuz sualsiz değişmesi. Son On yılda fotograf, ses kayıt ve yayın, video çekim, video montaj, 3D animasyon, grafik, konularında karşımıza gelen diplomalı gençlerin bile, neredeyse %98 kadarının tın tın, hiçbir şey bilmiyor olması. Ve bu gençler için her şeyin, sadece bir hevesten ibaret bulunması. Yetiştirmek istediklerimizin, kendilerini bir şey zannetmelerinden dolay, yetişmeye öğrenmeye gönül de koymamaları. Bugün millî kanallarda seyir ettiğimiz, akıl almaz hataları gördükçe de, şuurumu kayıp edecek gibi oluyorum. 72dpi Görseller gibi, mpg3 sesler gibi, özü de ruhu da çalınmış, hiç de doğal ve doğru olmayan audio-visual bir Dünya’da, kesinlikle kendi öz ve ruhumuzu da kayıp etmekte olduğumuzu, böyle yaşamaya mahkûm edilmek istendiğimizi, bilimsel olarak biliyor ve maalesef bu istikbâli görerek yaşıyorum. Ya da birlikte o hedefe doğru koşarak yaşıyoruz. Kaldı ki; bu durum asla medeniyete işaret değil.. Olsa olsa, sadece insanı robot kılmaya matuf, ileride internet ile de bütünleşecek olan, çok büyük bir plânın, ufak ama evrimi okuyamayanlar için, cazip bir zokasıdır... Bundan sonrasını gençler yaşarken, Elhamdülillah bendeniz olmayacağım. Zîra bu amansız ve mânasız işlerden çok yoruldum artık.

Bir gün insanlık bakacak ve bakıp kalacak ki; dün yok!..

Aynı anda yol haritasına bakarken, maçı da seyir edebileceğin ve bu sırada yaprak dolma sarıp, irmik helvası da kavuran ve de son sisten mpg333xxy müzik yayını da yaparken, fotograf ve video çeken, bu sürede para ödemeden telefonla da konuşabildiğin tipi daha belli olmadığı için, o telefondan bir tane edinene kadar, şimdi yüksek müsaadeleriniz ile Thorens belt drive pikabıma, Hector Berlioz’un İki ayrı long play’den oluşan Requem’inden bir 33’lük plâğı koyup, SMS kola takılı, Grado iğneyi 1.5gr. ağırlığa ayarlı olarak, plâğın üzerine manual kol ile indirip, Luxman pre amplifier sonra da Luxman power amplifier ve Tascam equalizer ile klâsik müziğe: 20 – 22.000 KHz. frequency range düzeyinde setup edilmiş halde: 1.000 watt Electro Voice hoparlörlerden, volum 9 limitinde intişar ederek, stüdyonun tümünü saracak olan o ilâhî müziği dinlerken, hiç eskimeyen eski fotograf albomlarına, baştan bakmaya başlayacağım... Darısı bu yola gönül koyanların başına...

Nuh-u Nebî’den kalmak, muhteşem bir vasıftır.

Haydar Volkan
Çiftehavızlar: 23.07.2009

Not: Bu yazımda mecburen ecnebi tabirler kullandığım için okurlarımdan özür dilerim.

 
Toplam blog
: 148
: 492
Kayıt tarihi
: 04.02.09
 
 

Haydar Volkan: 21.05.944 Rebabi bestekar Sabahaddin Volkan ve Piyanist Mukadder Volkanın oğlu olar..