- Kategori
- Güncel
Datvi sendromu

AYI DEYİP GEÇMEYELİM- İNTERNETTEN
Hürriyat Gazetesi'nin nüktedan köşe yazarı Sayın Bekir Coşkun'un katkısı bu deyim. Ya da, ben ilk kez ondan duydum: "Datvi'nin yanlış yönü."
Hatırlayanlar olacaktır; Artvin yöresinde, doğal yaşam meraklısı Cemal Gülaş isimli bir vatandaş, annesi avcılar tarafından öldürülmüş minik bir ayıcık bulur. Alır evine getirir yavruyu. Zaman zaman basında çıkan haberlerden takip ettiğim kadarıyla vatandaş bu ayıcığı bir çocuk gibi besleyip büyütmüş. İnanmakta zorluk çekecek derecede enteresan gelirdi bana o hikayeler. Yok, ayıcık bazen küsüyormuş, yok intikam olsun diye biberonları ısırıp patlatıyormuş, yok kızdığı zaman kapı bacayı yumrukluyormuş vs.
Sadece Jack London’ın eserlerinde sergilendiğini sandığım bu tür hikayelerin gerçek bir örneğine ait o yarı vahşi yaşamın kısa haberlerini gazetelerde arar olmuştum artık. Derken, Datvinin artık yetişkin bir genç olduğunu ve “sütbaba” sı tarafından Bursa’da bir hayvan bakım çiftliğine zorunlu olarak teslim edildiğini öğreniyorum bir gazete haberinden.
O bakımevinde Datvinin keyfi kaçmış, “sütbabası” onu oradan kaçırmayı planlamış, bakımevi yetkililerinden şikayetçi olmuş, karşılıklı suçlamalar devam etmiş, bilimsel olarak, Datvinin o şekilde ev ortamında yetiştirilmesinin yanlışlığı vurgulanmış vs.
Neticede, el bebek gül bebek bir çocukluk ve ergenlik dönemi geçiren Datvinin o katıksız sevgisi, “ayı” vasfını kazanmasıyla bir demir kafeste son bulmuştu. İçimde taşıdığım naif duygulardan mıdır bilemiyorum, Datvi’ye çok üzülmüştüm.
Şimdi kim bilir hangi hayvan tutukevinde iki metrekarelik kafeste ömür tüketiyor. Ya da, kim bilir, burnuna kocaman bir demir halka takılı vaziyette “kaynana hamamda nasıl bayılır” ı oynuyordur bir romanın direktifi altında.
Bir televizyon kanalında, her biri kendi alanında eksper olmuş dört hanımın sunduğu bir programın geçen akşamki konuğu sinema sanatçısı Tarık Akan idi.
Her ne kadar TV izlemesem de, evin diğer sakinlerinden fırsat buldukça bir iki “zap” yapmaktan da geri durduğum yoktur.
Yine böyle bir hızlı tur esnasında söz konusu kanaldaki programda dört hanımın arasında bizim ak sakallı, ak saçlı Tarık Akan’ın, maksatlı fettan sorulara cevap verirken ıkınıp sıkıldığının farkında vardım ve orada durdum.
Ekibin bildik, ama toplumsal olguların yanına yöresine uğramamış yarısı belden aşağı sorularını cevaplarken Tarık Akan, arada sosyal konulara teğet te olsa değiniyor ve kendince yorum ve çözümlemelerde bulunuyordu.
Konu 12 Eylül olunca sevgili oyuncumuz kendinden umulmayan(!), ama beni hiç şaşırtmayan, bir çeviklikle cuntacıları savunmaya kadar varan bir omurgasızlık örneği sergiledi. Bunu yaparken de, “Kemalist ordu” söylemini referans noktası yaptı. Toplum, sınıf, devlet, ordu bağlamı çerçevesinde, yapmaya çalıştığı çözümlemenin hiçbir bilimsel ve mantıksal dayanağının olmaması bir yana, yakın geçmişi yok sayıp yaptığı bu amigoluğun kimsenin dikkatinden kaçmayacağı gibi, Tarık Akan’a da bir şey kazandırmayacağı açıktır.
“Anne Kafamda Bit Var” adıyla yazdığı roman benzeri bir metnin satış trendini arttırmak için destek olan bir TV program yapımcısının kendisine işkence yapan polislere şimdiki bakış açısı sorulduğunda Tarık Akan yine “bağışlayıcılık” kisvesine bürünmüştü. Bugün daha net anlaşılıyor ki, zaten o program daha çok, Tarık Akan’a işkencecilerini af ettiğinin söyletilmesi için yapılmış.
Ne diyelim; işkence görmüş müş!...
Hapse atılmış mış!...
Bu memlekette onun gözaltı, polis, cezaevi, tutukluluk süreleri toplamı kadar “Filistin askısı” nda işkence gören binlerce insan var. O işkence tezgahlarında ölenler, sakat kalanlar var.
Dünya, Tarık Akan’ın “sanatsal” egosantrik bakış düzleminden çok daha büyüktür.
Neyle başladık nereye vardık. Datvi’den Tarık Akan’a…
Canım her olayda bir bağlantı, bir mantıksal zincir olacak diye bir kayıt yok ya!
Sizi daha fazla sıkmamak için ben yine Datvi’nin , asla hatırlayamayacağı bir anısını anlatayım size.
Datvi serpilip gelişmiş, artık ele avuca sığmaz olmuştu. Onun, doğal ortamına, ormana salınmasına karar verilir. Annesini öldüren avcılar, “sütbabası” ve diğer köylüler eşliğinde ormana gezintiye çıkılır. Datvi şımarık şımarık oyunlar oynar, ağaçlara tırmanır, insanlarla güreş tutar, atlar, zıplar… İki ayaklılar bir punduna getirip onu yalnız bırakmanın yolunu aramaktadırlar Datvi’nin gözden kaybolmasıyla iş yoluna girmiş gibi görünür.. Sağa sola bakılır, ileri hatta gözlemciler gönderilir, bekleme yapılır ama Datvi yok. Onun doğal ortamına kavuşmasını gönülden istemekle beraber “sütbaba” ağlamaklı oduysa da, onun için sonuca katlanmaktan başka akla yatkın yol yoktu. Eylem başarılmış, Datvi ormanın sonsuzluğuna dalarak kendine dönmüş, artık o bir ayı olmuştur.
Henüz birkaç metre yol yürümüşlerdi ki, Datvi’nin kan ter içinde, türüne özgü korku sesleri çıkararak geri dönüş yolundaki insanlara doğru son hızla koşmakta olduğunu görürler. Şüphelenen avcılar birkaç adım ormana doğru ilerlediklerinde gördükleri manzara hayret vericidir. Kocaman bir ayı, arka ayakları üzerinde dikilmiş onlara bakmaktadır.
Datvi, avcıların vurduğu annesinin arkadaşı bir ayıdan, beklide babasından korkarak kaçmış, iki ayaklı katil avcılara sığınmıştır!..
Hey gidi misket gözlü Datvi’m benim hey!