- Kategori
- Tiyatro
Demir
Bana yazma isteği veren bir oyun bence iyi bir oyundur. Bana farklı bir şey söylüyordur çünkü. Ya kafamı sallayıp düşünmemi sağlıyordur ya da kabına sığmayan hislerimi paylaşmamı. Tiyatronun karanlık ortamında, yazdıklarımı göremeden not alma çabamın sebebi bu olsa gerek.
Bir süre önce gittiğim oyunu anlatayım. Üzerinden zaman geçmiş olması, hissettiğim şeylerin derecesini azaltmış olsa da hatırlayabildiklerimi aktarayım. Rona Munro’nun Demir isimli oyunu. Müebbet hapse mahkum bir annenin 15 yıl sonra onu ziyarete gelen kızıyla konuşmaları üzerine kurulmuş. Oyun ağır ilerliyor, hatta birçok izleyiciyi bunalttığını oflamalardan anlıyorum. Yazık ki, oyunun bas bas bağırdığı güçlü mesajları alamıyorlar.
Anne sürekli kızına soruyor: ‘Güzel mekanlarda yemek yiyor musun? Sevgilin var mı? İyi sevişiyor musun?’ Anne kendini kızının yaşantısıyla özdeşleştirmeye çalışıyor. Ama kızı o kadar mantıkla sarılmış ki, annesine sigara yerine taze meyve getiriyor. Onun en çok neye ihtiyacı olduğuna kendisi karar veriyor. Hemen aklıma İsmail Amcam düşüyor. Bütün aile ona baskı yapıyor, sigarayı bıraksın diye. Adamın yaklaşımı çok basit ve duru: ‘Zaten fazla zamanım kalmadı, neden kendime işkence edeyim? Öyle de gideriz, böyle de...’ Ona hak vermiş olmalıyım ki, hastanede yatarken ona gizli gizli sigara taşımıştım. Bu sebeple benim onu gerçekten anladığımı düşünür. Oyuna geri dönecek olursak, ilgimi çeken noktalardan biri de, anneyle kızın görüşme sırasında birbirlerine dokunmasının yasak oluşuydu. Başlarında gardiyanlar bekliyordu. Anne, çok yakından ellerini geçirerek kızını okşar gibi yapıyor, sonra da avuçlarının içini öpüyor. Oldukça çarpıcı bir sahneydi. Adeta şöyle haykırıyordu: ‘Dışarı çıktığınızda, dokunmanızın yasak olmadığı birçok sevdiğinizle karşılaşacaksınız. Ama bu büyünün ne kadar az farkındasınız. Bu şansınızı ne kadar az kullanıyorsunuz.’ Anne arkasından şöyle haykırıyor: ‘Bir dilim gökyüzü için etimi duvara yapıştırıyorum, martıları görüyorum, özgürce uçuyorlar, şanslı piçler!’ Kızından St. Diego’da yururken hissettiklerini anlatmasını istiyor. Gözlerini kapatıp resmi hayal etmeye çalışıyor. Aynı çabaya ben de girişiyorum. Turuncu küçük evler, çiçekli teraslar var...Çayın yanına patates kızartması al ama sıcakken ye, tabaktan yeme, diye tembih ediyor. Bolca küfrediyor anne. Eh müebbet hapse mahkum, ölmeye mahkum bir kadından dışarının erdemi nasıl beklenebilir ki? Erdem dediğiniz şey sizi fazlaca dar sınırlara hapsetmez mi zaten?
Anne, yalvarır gibi kızının gözlerinin içine bakıyor. Dansa giderken yanında beni de götür, sokakların gürültüsünü duymak istiyorum, gaz kokularını içime çekmek istiyorum. Oyun annenin gürül gürül söylediği bir şarkıyla son buluyor: “Tell me there is heaven, tell me that is true...”