- Kategori
- Siyaset
Demokrasi arabasını kılavuzsuz kullanmak

Gene ailemizdeki diğer herkesten şüphelenmemize yol açan bir seçim yaşadık. Öyle ya iki kişiden biri siyasal dinciliğe oy verdiyse…
Bu işi muhafazakâr demokrasi vs diyerek tanımlamak artık yetmiyor. Bu işi, ülke etnik ırkçılığın açık kanunsuzluğu ve terörüyle yanarken “Müslümanlık bilinci” ile açıklamak yetmiyor. Bu işi “ezilmiş çoğunlukların seçkinci azınlıktan intikamı” gibi laubali yorumlarla açıklamak da yetmiyor.
Bazıları yeni rejimi “Asker vesayetinden kurtulmak” olarak görüyor ama, siyasal dincilik mayo reklamlarını yasaklıyor, internet kullanıcılarına “Üç beş pornocu” diye alenen hakaret edebiliyor, interneti kendi ahlâk keyfiliğine göre tıpkı bir geri kalmış ülke diktatörlüğü gibi yasaklamaya kalkıyor vs vs vs…
Yeni rejimin adı “Üniformasız siyasal dincilik vesayeti” olarak tarihe geçmelidir. Çünkü vesayeti kuranların takım elbise giymeleri özünde hiç bir şeyi değiştirmiyor. Bir memlekette çoğunluğun vesayetinin olması o memlekette çoğunluk diktasının olduğunu, hukukun çoğunlukça çiğnenebildiğini gösterir ancak. Yoksa memleketteki rejimin, özünde “sivil” olduğu anlamına gelmez.
Türkiye Cumhuriyeti bir “üretici” ülke değil maalesef. Orijinal hiçbir ürünün üreticisi değiliz. Sadece maddî ürünlerin değil, felsefede ve sanatta da aslında bu dünyada yok gibiyiz. Bu memlekette dikkate alınmayan değerlerin, yabancı ülkelerde derhal ele alınması, itibar görmesi aslında ciddi bir utanç sebebi…
Dolayısıyla siyasetimiz dahil her şey orijinal üreticisinden hazır alınmış ve ancak kulanım kılavuzunun en basit haliyle kullandığımız, tükettiğimiz kurumlardan ibaret. Dolayısıyla o kurumların yaratım sürecinde gözetilen felsefelerden, ahlâkî kaygılardan ve çekilen ıstıraptan habersiziz.
Dört işlemi doğru dürüst bilmeyen bir genç meselâ, nasıl olduysa elde ettiği bir lüks arabayla trafikte dehşet saçıyor. Elinde sımsıkı tuttuğu direksiyon simidini canı nasıl istese öyle çeviriyor. O direksiyonu tutarken kendini arabanın bir parçası sanıyor. Arabayı idare eden bir insan olmak yerine, onun lüksünün bir aksesuarı haline geliyor. Motor teknolojisindeki gelişmelerin hiç birinden haberi olmaksızın, kendisine kapitalizmin hediyesi, düşük maliyetli bir ürünü, en doğal hakkıymış gibi kullanıyor.
Türkiye, kapitalizmin imkânlarını alabildiğine sömüren ama kapitalizmin imkânlarından hiç birini yaratamayacak yığınların yaşadığı bir “gerilemekte olan ülke”…
Bir motorun tasarruflu çalışması için dökülen alın terinden habersiz insanlarımız, bu yeniliğin “ tüketici tarafından satın alınabilir” bir hale getirilmesi için uğraşan insanların yaratıcı zekâsını, çalışma disiplini ve ahlâkını zerrece umursamıyor. Birileri üretiyor ve Türk insanının tek yapması gereken onu satın almak oluyor.
İnsanımızın bilmediği şey şu: Bir arabayı para vererek almak demek onun gerçek karşılığının verildiği anlamına gelmiyor. Hayır, bu sadece bir etik hırsızlık ve dolandırıcılık değil! Bu gerçek anlamda bir iktisadi sefalet ve hırsızlık… Tam bir karşılıksız çek rezaleti! Peki ama neden? Her şey, parası verilerek satın alınmıyor mu? Mesele şu ki Türkiye’de alıp verdiğimiz paraların gerçek hayatta hiçbir üretimle ve yaratılmış değerle herhangi bir ilgisi yok! Şüphesiz bir şeyler üretiyoruz. Mesele şu ki ürettiğimiz şeylerin iktisadi anlamda refahı arttırıcı herhangi bir etkisi yok! Bir teknolojiyi hazır alıp kullanmak bir yere kadar “üretim rakamlarını” şişiriyor. Sonra? Sonrasında aslında sermaye mallarının üretimine hiçbir katkısı olmayan bir israf sürecine dönüşüyor.
Konuyu dağıttım ama sebebi şudur:
Artık tasarruf nedir bilmeyen ve sadece kısa vadede para edecek şeyler satarak geçinmeyi bilen bir toplumun demokrasiyi doğru uygulaması imkânsızdır. Çünkü bütün aygıtlar gibi demokrasi de ancak şartlarına uyulduğu takdirde, ve belli bir kayıt altında düzgün çalıştırılabilir. Lüks otomobil alıp kaçak mazotla onu çalıştırmaya çalışan bir toplumsal bilincin, demokrasiyi doğru dürüst çalıştırması düşünülemez.
Hidrolik direksiyonu yaratan zekâya hayranlık duymaktan uzak ve onu geliştirmek için bir heves taşımayan bir beynin, bütün yapabileceği, direksiyon simidini çevirmekten ibarettir. Böyle bir beyin, direksiyonu çevirmekle çevreyi nasıl etkilediğini asla düşünemez. Çünkü kullandığı şeyin sınırları ve yetenekleri konusunda tam bir cahildir. Böyle bir insan, lüks bir türban takarak lüks bir araba kullandığı zaman, verdiği mesaj şudur: “işte sizin dünyanızı satın alabiliyorum!” Böylece ülkemizdeki yaygın siyasal islâmcılık, parasıyla modernizmin değerlerini elde edebildiğini sanmaktadır.
Oysa ele geçirmeye çalıştığı modernizmin ürünleri, tam da siyasal İslamcılığın ölesiye nefret ettiği “batının” üretim ahlâkı, çalışma disiplini ve “değere karşılık değer” anlayışının eserleridir.
Hal böyle olunca, muhafazakârlığın” canım nezaketini alabildiğine sömüren mutaassıp kitleler, kendilerinin üretmediği ve asla üretemeyeceği “demokrasi”nin direksiyon simidine, sıkıca sarılarak bütün Türk vatandaşlarının kaderini istedikleri yere götürebileceklerini sanmışlardır. Ne demokrasinin istiap haddinden haberleri vardır ne de insanların hayatlarının üzerinde herhangi bir hakları olup olmadığından…
Bundan dolayıdır ki demokrasiyi “amaca vasıl eden bir ulaşım aracı” gibi görebilmektedirler. Nasıl bir aracı ancak belli bir taşıma kapasitesiyle, belli bir devirde, belli yol şartlarında kullanmamız gerekiyorsa, demokrasinin de ancak temel haklara saygılı bir şekilde kullanılması halinde işe yarayacağından bihaberdirler. Onlar demokrasi denen aygıtın üstüne taşıyamayacağı her şeyi yükleyip sonra da bir onay makamından aldıkları onayla o aracı istedikleri gibi kullanabileceklerini sanmaktadırlar.
Meselâ terör örgütüne yardım ve yataklık, terör örgütünü ve etnik ırkçılığı övmek, kanunlara açık saygısızlık, yargı kararlarına uymamak gibi açık suçların işlenebilmesinin demokrasi denen “tramvayın” motorunu bozacağını düşünmeksizin, demokrasiyi kullanan insanların soyadlarını ruhsattan silerek trafik kazarlını önleyeceğini sanmak aynen bir aracı kullanım kılavuzuna aykırı kullanmak gibidir.
Elbette araba size itaat edecektir. Direksiyonu nereye kırarsanız sizi oraya götürecektir. Mesele şu ki direksiyonu sürekli yanlış kırarsanız bir gün direksiyon miliniz kırılabilecektir.
Elbette demokrasi çoğunluk egemenliği anlamına gelir ama çoğunluğun Tanrılaştığı rejim anlamına gelmez. Çünkü ancak tanrı yarattığı düzenin sonuçlarından münezzehtir. Oysa biz insan olarak muhakkak belli sonuçlara yol açarız ve bu sonuçlardan mutlaka sorumluyuzdur.
Türkiye’nin yeni “muhafazakâr” siyasal İslamcı elitleri, ellerindeki demokrasi aygıtını inanılmaz bir hoyratlıkla kullanmakta ve “millî irade” denen onayın , yaptıklarını meşrulaştıracağını sanmaktadır. Oysa bir arabayı yanlış zeminde kullandığınızda, meselâ ön düzeninin zarara uğrayacağı gerçeği, hiçbir onay makamı tarafından değiştirilemez, ortadan kaldırılamaz.
Türkiye ciddi bir gerileme sürecine girmiştir. “Millî irade” denen şeyin hukuktan , temel haklardan ayrı şekilde keyfe keder kullanımının yaratacağı vahşet daha şimdiden yüzünü göstermiştir. Hiçbir şeyin üretiminden anlamayan, üretimin, yaratımın ıstırabını hissetmeyen bir sömürücü toplumun, demokrasi denen aygıtı kırmadan, dökmeden kullanması da mümkün değildir. Nitekim, iktisadi anlamda mahvolmuş kitlelerin, etnik ırkçılık tehdidiyle yaşayan kitlelerin sanki bütün bunlar hiç olmamış gibi sırf demokrasinin direksiyon simidine asılabilmekten mutlu olmak için siyasal İslamcılığın keyfiliğine izin vermesi gerileyen bilincimizin en dehşetengiz delilidir. Direksiyonu hoyratça kırabilmenin zevkine kapılarak, araçtakilerin hayatlarını umursamayanlar, bir insan ürünü olan demokrasiye lâyık olmayan geri canlılar olarak ancak nitelenebilir. Uzay araçlarında uzaya gönderilen maymunların, milyonlarca dolarlık ekipmanı kullanması nasıl onları “insan” haline getirememişse, oy kullanarak insanların iletişimini koparmak, mayo reklamlarını yasaklamak, sevmediği herkesi yargı organları vasıtasıyla hayattan koparmak da bir kitleyi “demokrat” veya “medenî” kılmaz.
“Kapitalizmi” bir tür sömürü düzeni sananlar şunu bilmelidir ki Türkiye, “değere karşılık değer” veremediği, üretimin ahlâkını ve disiplinini taşıyamadığı, özgürlüğün üretimdeki önemini kavrayamadığı, kısaca “kapitalist” olamadığı için devlet güdümlü kayırılmış yapay piyasaların, devlet sadakası ve oy çokluğu diktası vesayetinin keyfiliğinden, yıllardır yıpranmaktadır.
Türkiye kendisinin üretmediği demokrasi aygıtını, sorumsuzca kullanabileceğini sandığı için başını dertten kurtaramamaktadır. Türk insanı şunu unutmamalıdır ki Kuzey Irak ırkçı eşkıya yığışması ve Taliban zorbaları da lüks binek arabalarına ve medeniyetin silâhlarına sahip olarak inanlık dışı rejimlerini, insanların üzerine sürebilmektedirler. Türk insanı, millî irade denen şeyin sorumluluğunu anlayamadıkça demokrasi bineğiyle hangi uçurumdan yuvarlanacağını da asla bilemeyecektir.