​ Demokrasi bilgisiz ve ilgisizleri korkutur / Güncel / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

06 Aralık '13

 
Kategori
Güncel
 

Demokrasi bilgisiz ve ilgisizleri korkutur

Demokrasi TERSLERİ 2:

SAV Peygamber Efendimizin muhteşem bir sözü vardır. Kendisi, “-Esas hürriyet nefse hakimiyettir.” diye buyurmuşlardır. Biz de “Yurttaşlık” dersinde: Başkalarının hürriyetinin başladığı yerde, Sizin hürriyetimiz biter, diye okumuştuk. Toplumun ciddi bir ekseriyetinin peygamberi, velîyi, evliyayı, embiyayı, mühimsemediği ortada. Halen yurttaşlık dersi olmadığı da kesin. Varsa da bu bahsin anlaşılmadığı mutlak. Hazin ama adama "-Buraya park etme. Burası körler içindir." dedim. Cevap "- Sen kör müsün de bana karışıyorsun?" oldu. "-Evet körüm." deyince de, arabayı bırakıp, hiç cevap vermeden, homurdanarak çekti gitti. Tavşanı far ile sersemletip vuran, iş adamının 200.000.- liralık cipini devlet aldı. Satıyor ve parasını hayvanları koruma derneğine bağışlayacak. Körlerin tavşan kadar değeri yok demek. Bir an beklemeden bu anlamda yanlış park eden arabaları satar, parasını konuya yakın derneklere postalarım. Bakın bakalım, o zaman beyzadeler, nasıl da mum olup, şamdana dikilirler. Fotografa baktığımız zaman, daha da büyük bir garabet görüyoruz. Körlere ayrılmış yola, ambulans da park etmiş. Bu mertebe nasniliğe (tersyüz edilmiş insanlığa) söylenecek hiçbir söz yoktur. Ancak  iyice bilinmelidir ki; büyük afetlerden kaçarken bile, bankete inmeyen ecnebilerin, kendi doğruları ile ilgili bildiği, çok ciddi bir gerçek vardır. Birilerinin önüne geçmek adına, uyanık davranıp, bankete inmek, gelmekte olan afetten daha felâket bir ceza olarak, kendilerine yansıyabilir.

Önceki yazımızda da arz ettiğimiz gibi: Demokrasi rejimi, çok ciddi bir hukuk sistemi ve gayet muhkem kanunlar ile korunmadıkça, bu kanunlar yazılı olduğu kadar, tatbik de olunmadıkça, işler tamamen bir saçmalıklar çilesi şekline dönüşür. İnsan denilen varlığın da, nefsine mutlak hakimiyeti esas olmalı, her fert bu düsturu, zevk alarak kendine huy edinmelidir ki; sistem belli bir nizam içinde gelişsin ve ilerlesin. Ancak bu dediğim, maalesef kısmen zıvanadan çıkmış olan toplumumuzda, sadece bir hayâl ve temenniden ibaret kalacağa benzemektedir. Zîra giderek bütün nefislerin azgınlaştığı, doymazlaştığı “Sadece Ben’leştiği” ve insanımızın çekirge gibi, önüne geleni, eline geçeni, her ne varsa tükettiği, bir topluma dönüştüğü, acı bir gerçektir. Bu benlik ordusu ile nereye varılacağı da maalesef bellidir. Herkes tırmanmak ve öne geçmek, ön almak için uğraştığından; birlikte varılacak yer, sadece en diplerde, çok rezil, fazla izbe, alenen berbat bir yer olabilir ancak! Bir an için, deli saçması mugalâtaları bir yana bırakıp, şu Suriye’nin hâline lûtfen bir bakın. Ülkenin başı, ülkeyi ve insanlarını, dediğimden daha da rezil bir hale getirmek için uğraşıyor. Seyrettiğiniz ancak, Sizler de o yolda olduğunuz için, halâ farkına varamadığınız bu film, “Sadece Ben Varım” filminin ta kendisidir. 

Kırmızı ışık yanıyor. Otomobil kullanırken de yürürken de tabiî duruyor ve yeşili bekliyorum. Ben bir vatandaş olarak demokrasi ve hukuk adına böyle yapmaya mecburum. Kaldı ki; Ben her ikisine de, hem mecbur hem de meftunum. Ancak tüm yayalar vasıta gelmiyorsa, kırmızıda geçmeyi gayet makul ve akılcı bir iş zannediyor. Oysa bu konudaki kanun gayet net. “Kırmızıda duracak, sarıda bekleyecek, yeşilde geçeceksin..” diyor. Kanun kitabında: “Kimse ya da bir vasıta gelmiyorsa beklemeyip geçebilirsin.” gibisinden hiç bir yorum yok. Bu şekilde ve bu ahmakça sebeple, şimdiye kadar kaç genç ve kaç kadın, tamponlarla tanışmıştır, kim bilir? Bu kişiler medenî dediğimiz ülkelerde olsalar, çoktan ezilip orada kalmışlardı. Bu konuda sanki erkekler, biraz daha tedbirli ya da daha çevik davranmaktalar. Ama ne fayda? Kural çiğnemek bir marifet değil; tam bir rezalettir. Bu rezalete yakından baktığımız zaman, ülkemizde ne akıl almaz, ne mantığa sığmaz, kazaların olduğunu da görüyoruz. Ve bu kazalarda her yıl, Üç-Dört Bin insan civarında, hayat kaybettiğimizi de biliyoruz. ÜçYüz ile DörtYüzBin kişi de yaralı ve/veya sakat kaldığını da görüyoruz. Ve fakat algılarımız çoktan dumura uğratıldığı için, mes’elenin vahametini bir türlü kavrayamıyoruz. Bayramlarda da ayrıca Yüz’er İkiYüz’er insanımızı bonus olarak Azrail’e hediye ediyoruz. Ters yola girmek ise, şan, şöhret, ustalık, maharet ve uyanıklık meselesi sanki. Adam Bağdat caddesinde bile, ters gitme cesaretini gösterebiliyorsa; bu tiplere söz etmek, kimin ne haddine?. Hadi bunu AB ülkelerinde yap da, nasıl bir Kayseri bastırması olduğunu gör. Hemen maddî manevî tüm zarar ziyanı, muhatap tarafların sigortası senden alır. Kaza olmasa dahî, artık ehliyet hayâl olarak kalır. Ne olur artık sormayın; “-AB bizi neden almak istemiyor.” diye.  Kim başına kanun kural tanımaz, böyle bir belâyı alır?!.

Genelde minibüs esnafı, kamikaze yaşamından şiddetle zevk alıyor. Bu vatandaşları minibüsleri ile birlikte, hiç düşünmeden, Cehennemin dibine sürmekte, en ufak bir tereddüt göstermemek gerek. Çünkü Onlar, cehenneme çevirdikleri trafik sebebi ile Cehennemin dininde, daha rahat icra-i ticaret edebilirler. Gerçekten bu cehennemî trafik keşmekeşinin son zamanlardaki nazar boncukları da, hafriyat kamyonları oldu. Bu kamyonların da, şehir içi trafikte, uyguladıkları aşırı disiplinsizlik ve sürat, akıl alır gibi değil. Bu çorbanın tuzu biberi de, motosikletli pizza, lâhmacun, taşıyıcıları. Bir sene kadar önce, bu motosikletli canavarlardan biri, arkamdan gelip, arabanın altına girmeyi maharetle başarabildi meselâ!.. Bu veletler ile her an bir felâket yaşanması da mümkündür maalesef. Evet taşıdıkları gıda ama hiç gıda ve protein almadıkları için, beyinleri neredeyse çalışmamakta. Trafik içinde beyni çalışmadan hareket eden, bir diğer grup da: Kulaklıkla müzik dinleyen ya da kendini telefonuna monte etmiş şekilde, en işlek yoldu, karşıdan karşıya, çapraz olarak yolu kat eden, zavallı tipler. Bu kişilerin ölmeleri işten bile değil.

Nasıl olsa yıkılacak. Hem de tebdil-i mekânda ferahlık vardır; düsturundan yola çıkarak, Bağdat caddesindeki yarım asırlık hanemizi vakitlice terk ile Kozyatağı civarında, nohut oda bakla sofa, mercimek banyo, bir hane-i berduşa taşındık malûm. Elhamdülillâh burada ilk geceden beri, sürekli rahat bir uyku uyumanın tadını çıkartıyorum. Meğer cadde YirmiDört saat, bir tımarhane şeklinde, çılgınlar diyarıymış da; biz bu rezaletin pek fazla farkında değilmişiz. Burada Bir ayda, Bir ambulans, Bir de fren sesi duydum. Nerede o, günde Otuz ambulans sireni, gece yarıları lâstik yakma ya da depar çekme cayırtıları, haftada en az bir iki kaza, motosikletlerin geceyi acımasızca yırtan açık ekzostları, o gürültüden etkilenip, çalmaya başlayan ve fakat susmak bilmeyen otomobil sirenleri?.. Burada hiç biri yok. Geçenlerde Bir sinek uçtu. Ciddi manada gürültü oluyor gibime geldi. Buradaki sıkıntılar ahvâl-i adiden. Hemen ilerisinde ya da gerisinde yer olduğu hâlde, tam garaj kapısının önüne, sürekli park etmeyi zevk ve iş edinenler var. Zîra burası, tam bir taşra köyü gibi. Oysa caddeye BeşYüz metre mesafede. Adam otomobilini çalışır halde yol ortasında bırakıp, alt katımızdaki bakkala girip, ekmek peynir almakta bir mahsur görmüyor. Bazen İki araba ardı ardına aynı durumda olabiliyor. Bu ahmaklıklar, bu sürücülerin Anatolyen beyinlerine göre, olması gereken şıklıklardan ibaret. Bunu caddede yapanların otomobillerine binip, otomobilde beyzadenin eşi çocuğu da olduğu halde, gaza basıp arabayı kaçıran, hırsızlar da var. Allah’tan burada filmin o bölümü yok...

İmdi gelelim, daha da hoş bir rezalete ve kaç dönemdir döne döne seçilmişlerin ağır cehalet göstergesine. Kadıköy belediyesi, yanlış park etmiş arabaları yoldan kaldırımdan çekmek, kapalı garajlar inşa etmek yerine, bu parkları önlemek adına, önce kaldırımları, arasına motosiklet dahî park edilemez bir biçimde demir direklerle bezedi. Sonra hızını alamayıp, sokak ortalarına oranj-beyaz plâstik kazıklar dikti. Demokrasi ve hukukun gerçekten bulunduğu medeni ülkelerde, her türlü trafik kuralına aykırı olan, o oranj-beyaz kazıkları, halk kaldırımlardan ve yollardan söker, belediye başkanına münasip bir şekilde ikram eder. Seçim döneminde de, ne o belediye başkanı, ne de partisi iş başına gelemez.. Dünya’nın neresinde, trafiğe açık yolların ortasına, sıra direkler dikildiği, görülmüş işler zümresindendir? Oysa en ucuzundan kaldırımı yükseltse, otomobil kaldırıma çıkamayıp, park edemeyecektir. Yolu işgâl ile park eden arabaları çekse, sürekli para kazanacaktır. Kimse de bu eyleme lâf edemeyecektir.

İyi de bunu neden yapmaz?.. Bizim vergilerimizi neden bu şekilde çarçur eder?.. Bu işlerden kimler neler kazanır?.. Bunlar da sorulması şart olan, ayrı sualler zümresindendir tabiî... AB ülkelerinde bütün bunların hesabını, o başkana ayrıca sorarlar. Hatta “-Dünya aldı başını, Bir Dünya boyu yol gitti ama Doksan yılda Kadıköy’de tek bir adım ileri gidilmedi. Hiçbir gelişme gösterilmedi. Sizler mi çok uyanıksınız, yoksa gerçekten bizler mi çok salağız?” diye de, hem kendilerine hem de Belediye Başkanına sorulması gereken suali sorarlar. Zaten önce kendine, sonra başkalarına sualler sormakla başlar gelişme ve çağdaşlaşma. Ah hele bir düşünmeye, sonra sormaya başlasak. Ah hele bir gelişmeye başlasak.. Ah hele bir hukuku, demokrasiyi, çağı çağdaşlığı anlasak, ölmeden önce çok sevineceğim.

Hülâsa ben, Elli seneden fazla, Dünya’nın birçok ülkesinde otomobil kullanmış, ehliyet sahibi bir Dünyalı olarak, şeklen ehliyetli ama hem trafik terbiyesizi hem kural kaide yüzsüzü hem de akıl izan ehliyetinden bunca yoksunlar arasında, belediye direkleri ile vals yaparak, otomobil kullanmaktan, çok ciddi şekilde korktuğumu itiraf etmek isterim. Kimin kime ne derecede saygısı var ya da yok, artık hiç belli değil?!. Ancak bu durum sadece İstanbul’da da değil; Tüm Türkiye de böyle ise; durup düşünmek gerekli değil midir?.. (Demokrasi TERSLERİ devam edecek)

 

Haydar Volkan

Kozyatağı:06.12.2013

  

 
Toplam blog
: 148
: 492
Kayıt tarihi
: 04.02.09
 
 

Haydar Volkan: 21.05.944 Rebabi bestekar Sabahaddin Volkan ve Piyanist Mukadder Volkanın oğlu olar..