Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

10 Nisan '08

 
Kategori
Deneme
 

Deniz'e düşen Damla...

Deniz'e düşen Damla...
 

Deniz'e düşen Damla...


Tahta masanın üzerindeki küçücük su birikintisine düşen dördüncü damlayı saydığı sırada, ince belli bardaktaki çayı getirip masanın üzerine bırakmıştı garson. Masadaki su birikintisinden kaydırıp gözlerini, bardaktan çıkan buğuyu izledi bir süre. Gençlik aşklarına benzettiği o gelip geçici Nisan yağmurlarının usul usul yağdığı akşamüstü saatinde, denizin hemen kenarındaki çardağını seçmişti oturmak için çay bahçesinin. Önündeki üstü açık masaya düşen damlalara yeniden çevirdiğinde gözlerini, ince parmaklarının arasına aldığı çay kaşığıyla belli belirsiz daireler çizdi masasının üstünde. Gözlerinin hemen önünde çay buğusu, onun arkasında damlalar, damlaların sonrasında deniz vardı.

Giderek plastik kirlenen dünyanın plastik ilişkilerinden nefret ettiği için seviyordu çimlerin, menekşelerin, lalelerin rengarenk bir tablo görüntüsü oluşturduğu bu tahta masalı bahçeyi.

Çay buğusu, damlalar, deniz… İnsan ruhunun karmakarışık bir kimya denklemine döndüğü zamanlarını, tesadüfi bir mizansenle çizişini seviyordu hayatın, doğanın… Buğusu tüten bir yüreğe usulca damlayan yalnızlıkla, koskocaman bir denizin tam ortasında ıslandığını hissediyordu genç adam…

Gözlerinin hemen önünde çay buğusu, onun arkasında damlalar, damlaların sonrasında deniz vardı. Tıpkı senelerce önce; gözbebeklerinin hemen önünde buğu, ardından süzülen damlalar ve tam karşısında Deniz’in olduğu gibi…

* * * * *

<ı>Genç kadın, parmaklarının ucuyla sildi genç adamın gözünden süzülen damlayı. Şefkatle baktı gözlerine:

<ı>- O damla düşmesin bir daha üzerimize.

<ı>- Hani damlalar çoğaltır ya denizi, her düşen damlayla çoğalacak içimdeki Deniz.

<ı>Buruk gülümsedi genç kadın. Küçük bir öpücük bıraktı genç adamın yanağına; dönüp el salladı, kendisini deniz aşırı bir ülkeye götürecek olan uçağına doğru yürürken.

* * * * *

Çayını soğutmuştu. Eline aldığı bardağı dudaklarına götürmekten vazgeçip, tekrar tabağa koydu. Kederli bir ifadeyle kaldırdı kafasını. Önce denize baktı bir süre, ardından Deniz’e daldı gitti. En basit cümleyi bile şiirsel bir tınıyla söylediğini düşündüğü genç kadının son sözleri, bir kez daha yankılandı kulaklarında: “O damla düşmesin bir daha üzerimize”

Oysa damlayı severdi genç adam; nereden ve nereye süzülürse süzülsün… Genç adam, damlayı hep sevdi.

İçindeki Deniz çekilip de çekildiğinde içindeki deniz, hep damlaya sığındı genç adam.

Güzeldi damla…

Hüzünlüydü damla…

Sonra bir gün, bir Damla düştü yüreğine; çok uzaklara çekilmişken artık Deniz… Ve genç adam sevdi Damla’yı…

Nisan yağmurları gibi; usul usul, damla damla süzülmüştü Damla. Çoğaltırdı damlalar denizi; oysa bir tek Damla, sağaltmaya başladı genç adamın içindeki kocaman Deniz’i.

Usulca düşüverdi bir Damla, uçsuz bucaksız görünen Deniz’in üstüne…

Çay bardağını almak için masaya gelen garsonun sesiyle sıyrıldı düşüncelerden. Dokunmamıştı çayına. Cebinden çıkardığı bozuk parayı masanın üstüne bıraktı. Çantasını astı omzuna. Gitmek için hamle yaparken durdu birden, arkasına dönüp denize baktı.

Yağmur damlaları çiseliyordu denize.

Gülümsedi…

Genç adam, damlayı ve denizi severdi…

 
Toplam blog
: 70
: 1618
Kayıt tarihi
: 23.07.06
 
 

Milliyet Blog'un ilk yazarlarındanım. Uzun yıllar gazetecilik yaptım, sonra bir sabah uyandım ki ..