- Kategori
- İnançlar
Ders 4- Kur’ân’ın isimleri -1-

www.envarulkuran.com
Değerli dostlar. Bu bölümde Kur'ân'ın isimleri yer alıyor. Mehmet Okuyan hocanın derslerini takip ettikçe Kur'ân'a bir kere daha aşık olacaksınız. O'nun, Bu'nun, Şu'nun sözlerine değil, en Güzel'in sözlerine kulak verdikçe, Ucu Cennet'e açılan yolun, Kur'ân’ın sunduğu yol olduğuna bir kez daha iman edecek, kulaktan dolma bilgilere itibar etmeyeceksiniz. En önemlisi de Kur'ân bize aklımızı kullanmayı öğretiyor. Aklımızı kullanmayı öğrendikçe kandırılmamız, çıkar amaçlı kullanılmamız, kula kulluk etmemiz, Allah'tan başkasından korkmak imkânsız hale gelecek, sıkıntılarımızdan sadece Allah'a güvenerek kurtulabileceğimizi anlayacaksınız; hep birlikte anlayacağız. (Arapça kelimelerde yazım hataları olabilir, şimdiden affola...) Selam ve dua ile...
Tülay Hergünlü
***
"Envâr'ül- Kurân Dersleri; Ders 4- Kur’ân’ın isimleri
Kur’ân’ı Kerim, Kur’ân ismiyle maruf bir ilahi kitaptır.
Kur’ân kelimesinin kökeni;
Kur’ân, kelime olarak nereden geliyor? Kur’ân’ın kökeni ile ilgili pek çok tarif var. Ben bu tariflere biraz uzak duruyorum. Kur’ân bana göre mürtecel bir kelimedir.
Mürtecel: Herhangi bir kelimeden türetilmemiş, başında “elif, lâm” takısı olan bir özel isim demektir. Yani Tevrat nasıl İsrailoğulları’na gönderilen ilahi mesajların genel adı ise, İncil Hz. İsa’ya ve Zebur’ da Hz. Davut’a gelen mesajların özel adıdır. Kur’ân’da, Hz. Muhammed’e indirilen ilahi mesajların ortak adıdır; özel adıdır. Herhangi bir kökten türetilmemiştir. “El Kur’ân” bir özel isimdir. Vahyin Hz. Muhammed’e ait olanına dair verilmiş özel bir isimdir. Âcizane kanaatime göre kelimenin kökeni itibariyle en çok kabul edilmesi gereken yaklaşımın bu olduğunu düşünüyorum.
Kur’ân’da Kur’ân’ın isimleri:
Kur’ân’ı Kerim’in, Kur’ân’da sözü edilen çeşitli isimleri vardır. Oldukça yoğun bir isim haznesine sahiptir. Bunlardan bir bölümü var ki bu isimlerin Kur’ân’a isim olarak verilmesinin sebebini bilmek gerektiği gibi bunun hayata bakan tarafıyla da yakından ilgilenmek gerekir.
El Kur’ân
Kur’ân’ı Kerim’in, Kur’ân’da kullan isimlerinden biri de El Kur’ân’ dır. Bunlardan kullanılan isimlerin birisi Kur’ân, 70 yerde geçiyor. Fakat geçtiği her yerde bu kelime, “Kur’ân” manasına gelmeyebiliyor. Bunun dört tane çok net istisnası var. Kur’ân kelimesi kullanılmasına rağmen maksat, bildiğimiz bu vahiylerle alakalı değildir. Bu dört kullanımdan ikisi “İsra” suresinde, ikisi ise “Kıyamet” suresinde geçer.
İsra suresindeki kullanımda Kur’ân kelimeleri 78. ayette geçer. Sabah ışığının toplanması manasına gelir. Fecrin yani ışığının toplanması manasına alınmalıdır. Kur’ân okumakla ya da metni okumakla alakalı bir kelime değildir. Vakitle alakalıdır, ışığın şekliyle alakalıdır. Bir yere toplanma, bir yerden huzmeler oluşturma anlamında bir hali ifade eder. “Kur’ân-el fecr “ tamlaması; Fecrin Kur’ân’ı, fecrin ışıklarının yoğunlaşması demektir. Ayette iki tane Kur’ân kelimesi mesaj manasına değil, fecrin ışıklarıyla alakalı bir hali ifade eder.
Diğeri ise Kıyamet suresinde 17. Ve 18. ayetlerde geçiyor. Bundan önceki derste size, 16. ve 19. ayetler üzerinde, bağlamdan kopuk okumanın nasıl sorunlar meydana getirdiği noktasında bilgiler aktarmıştım. Mesela o bağlamda iki tane Kur’ân kelimesi geçiyor. O Kur’ân kelimeleri de bildiğimiz bu kitap manasında kullanılmıyor. Ayeti hatırlayalım: “Hükmü acele elde etmek için dilini depreştirme. O’nu toplamak da O’nu aktarmakta bizim işimizdir. O’nu toplayıp aktardığımız zaman, O’nun okunuşuna sen tabi ol, sonra O toplayıp sana aktardığımız şeyin açıklamasının ne olduğunu ifade etmekte bizim işimiz.” Oradaki “Kur’ân” kelimeleri “toplamak”, “okumak” manasına geliyor. Fakat bu, bu mesajı okumak manasında değil, mahşerdeki kötü insanların mazeretlerine Allah’ın cevabı anlamındadır. Amel defterlerinin toparlanması ve muhataba aktarılması manasına geliyor. Bu iki ayette geçen Kur’ân kelimeleri, bildiğimiz Kur’ân manasında değildir. Diğer 66. ayette geçen Kur’ân kelimeleri, bildiğimiz isim olan Kur’ân anlamına geliyor.
El Kitâb:
Kur’ân’da, Kur’ân’ın en çok kullanılan ismidir. Hem bu kalıpta, hem kütüb kalıbında, hem mektup kalıbında 262 kez geçer. Fakat geçtiği her yerde Kur’an manasına gelmiyor. Hz Musa’ ya verilen Kitap manasında da kullanılıyor. Hz. Harun’a verilen manada da, Hz İsa’ya verilen de, tüm peygamberlere verilen ilahi mesajlarda da kullanılıyor, fakat yoğunlukla Hz. Muhammed’e indirilen ilahi mesajlar anlamında kullanılıyor.
El Kitâb kelimesinin, Kur’ân kelimesi ile mana bağı nereden geliyor?
Kitâb kelimesi, yan yana dizmek, bir bütün oluşturmak gibi kök manadan geliyor. Harfleri yan yana getirince cümleler, cümleler yan yana gelince bir bütün oluyor. O bütünün adına da kitap deniyor. Kur’ân’da da hakikatler böyle peş peşe, yan yana toplanır ve bir kitap olur. Ancak maksat, böyle bir kitap manası vermesi değildir.
Neml suresinde çok özel iki kullanım var. Kur’ân’a kitap adının verilmesinin asıl esprisinin bu ayetlerde yattığı kanaatindeyim. Neml suresi 28. ve 29. Ayetlerinde, “Kitâb” kelimesi geçiyor. Kur’ân manasında değil. Genel olarak Kitâb kalıbında iki kelime var. Bunlardan birinde Yüce Allah buyuruyor ki; “Bu Kitâbımı götür. Bunu onlara bırak. Sonra onlardan geri dön.” Bir mektuptan söz ediyor. Hz. Süleyman’ın, Belkıs’a yazdığı mektup... Bu mektup için Kur’an, mektup kalıbını değil, Kitâb kalıbını kullanıyor. Belkıs da mektubu aldıktan sonra diyor ki. “Ey yöneticiler. Bana çok değerli, kıymetli bir Kitâb bırakıldı.” Yani mektup bırakıldı. Kitâb demek aslında, mektup demektir.
Mektup niye yazılır? Yazanın arzusunu, bir talebini muhataba iletmek, sonra da ondan cevap beklemek için. Kur’ân’ı Kerim Allah’ü Teâlâ’nın insanoğluna yazdığı son mektubudur.
Kur’ân, son mektuptur. Artık Rabbimiz insanoğluna bir daha mektup göndermeyecektir. Yakınlarımızdan gelen mektuplar nasıl bizi heyecanlandırıyorsa, onlarla mukayese kaldırmayacak şekilde, Rabbimizden gelen mektuba, itibar etmek mecburiyetindeyiz. O mektubu alacağız, açacağız, okuyacağız, anlayacağız ve mektupta söylenenleri uygulayacağız. Sonra da mektubun sahibine cevap yazacağız. Bizim cevabımız, yeni bir yazı kaleme almayla değil, hayatımıza uygulayarak cevabımızı Allah’a göndereceğiz. Bu mektuba vereceğimiz cevaplar, amellerimizden oluşacaktır. Amellerimiz, cevaplarımız olacaktır. Rabbimiz bize son mektubunu göndermiş, her birimizden cevap beklemektedir. Cevabımız, duyarlılığımız olacak, cevabımız, amellerimizden oluşacak. Onun için Kur’ân,a Kitâb veya El Kitâb, denmesinin sebebi budur. Mektup herkese gelmiştir. Herkese gelen mektubun cevabını herkes kendisi verecek.
Furkân:
Çok önemli bir kelimedir. Birkaç tarafıyla bizi ilgilendirir. Kur’ân’da yedi defa geçer. Üç tanesinde kelime, Kur’ân manasına gelir. Kalan dört tanesinde bildiğimiz manada, Hz. Muhammed’e indirilen Vahiy manasında kullanılmaz. Birinde Hz Musa’ya ve Hz Harun’a verilen Kitâb manasındadır. Bakara 53, Enbiya 48.
Enfâl suresi 41. Ayette ise, Bedir günüyle alakalı bir kelimedir.
“Yevm el Furkan”; Furkan günü. O, Bedir demektir. Bedir’deki doğrunun, yanlıştan ayırt edildiği gün manasında bir fedakârlık yapanla, Hakka, hakikate karşı düşmanlık yapanın ortaya çıktığı, ikisinin birbirinden ayrıldığı gün manasındadır. Enfal suresi 29. ayette de geçer.
Kur’ân manasına gelen Furkan kelimesi, Bakara 185, ayette de geçer. “Ramazan ayı’nda indirilen ilahi mesajın adı, insanlara hidayet kaynağı olsun, apaçık belgeler içerisinde bulundursun diye tarif edilen kitap; el Furkan.”
Âli İmran 4. ayette: “…Furkan’ı indiren Allah’tır.” Bu ayette de, El Furkan, Hz. Muhammed’e indirilen vahiylerin özel adıdır.
Bir başka yer ise, surenin de adını kendisinden aldığı üzere, Furkan Suresi’nin 1. ayetidir. Bu kelime, bu vahyin özel adı olarak kullanılır. “Kuluna Furkan’ı indiren Allah, bereketin kaynağıdır, yüceler yücesidir. “
Furkan; Doğruyu yanlıştan ayırt eden ölçü, demektir. Araka kökünden gelir. Hz. Ömer’in sıfatıdır. Ömer el Faruk. Faruk, Furkan, aynı kökten gelir.
Sonuç olarak; Din adına neyin doğru neyin yanlış olduğunun ölçüsü, o bilginin Kur’ân’a uygunluğuna bağlıdır. O şeyin doğru mu, yanlış mı olduğunu ortaya koyan ölçü, Furkan olan Kur’ân’dır. Bir anlamda Furkan olan Kur’ân, din adına her bir iddianın geçerliliğinin ön şartıdır. Kur’ân’a uyuyorsa doğrudur, uymuyorsa yanlıştır.
Cenâb’ı Hak, onun için kitabının adını, Furkan koymuştur. Furkan’ınız, Kur’ân’ınız olsun. Furkan’ınız, Kur’ân’ınız olursa ne olur? İşte size bir müjde; Furkan olan Kur’ân’a sarılırsanız, bunun size geri dönüşü harika bir şekilde olur. İşte Enfal Suresi 29. ayet: “Siz eğer Allah’a karşı muttaki olursanız, Allah’a karşı takvanızı takınırsanız -peki biz Allah’a karşı nasıl muttaki olacağız? Bunun yolunu da Ena’m Suresi 155. ayette Rabbimiz, “Kur’ân’a tabi olmak” diye belirlemiş. Yani muttaki olmak bir sonuçtur. Bunu sebebi, Kur’ân’ a tabi olmaktır. “Bu sana indirdiğimiz kitap, bir bereket kaynağı kitaptır. Bu kitâb’a tabi olun böylece muttaki olun. “ Muttaki olmanın yolu Kur’ân’a tabi olmaktan geçer. Peki, muttaki olursak ne olacak? “Eğer Allah’a karşı takvanızı takınırsanız, Allah sizin için Furkan yaratır.”
Buradaki Furkan, Kur’ân değil. Buradaki Kur’ân, Furkan olan Kur’ân’ın inşa ettiği akla, Allah’ın verdiği bir özel melekedir. Doğruyu yanlıştan ayırt edebilme yeteneğine, Furkan derler. Ama Furkan olan Kur’ân’a tabi olursanız, Furkan’ınız olur.
İki tane sebebin sonucudur Furkan sahibi olmak; Önce Furkan olan Kur’ân’a tabi olacağız, muttaki olmak için, sonra muttaki olabilirsek Rabbimiz bize, Furkan yaratacak. Ne olacak bize Furkan yaratınca, bize ne katkısı olacak? Muttaki olursanız bakın neler olacak? Araf Suresi 201. Ayet: “Muttaki olanlar var ya (yani aklını beynini Kur’ân’ın inşa ettiği adamlar. Sorumluluğunu bilen duyarlı davranan adamlar var ya), şeytan’dan ona bir vesvese dokunduğu zaman, bu adamlar hemen gerçeği hatırlarlar, her tarafları adeta göz kesilir.”
Eğer muttaki iseniz, eğer Kur’ân sizi takva sahibi yapabilmişse, siz Furkan olan Kur’ân’dan beslenebildiyseniz, o sizi muttaki yapacaktır. Sonra şeytanî olan her türlü vesveseyle karşılaştığınız zaman, doğrudan bunun şeytandan geldiğini anlayacak, Allah’ı hatırlayacaksınız. Bundan daha büyük bir lütuf olabilir mi? Gelen duyguların şeytanî midir Rahmanî midir ayırımını yapamayan adam, bu hayatı din adına nasıl yaşayabilir? Burada en güzel ölçü, hakikatin inşa ettiği bir aklın sahip olduğu en güzel ölçü, Kur’ân’la hayata ve olaylara bakabilme yeteneğidir. Bunu yapabiliyorsa, Rabbimiz işte onun için özel Furkan yaratacaktır. Furkan’ımız olsun. Herhangi bir bilgiyle karşılaştığımız zaman, o bilginin doğru olup olmadığını hemen kestirebilelim. Bunun yolu Kur’ân’la bakmaktan geçer. Amacımız hayata Kur’ân’ın “bak” dediği yerden bakabilmektir.
Nûr:
Nûr; Işık demektir. Kur’ân’da kırküç yerde geçer. Geçtiği her yerde Kur’ân vahyi manasında değildir. Yedi ayette, Kur’ân vahyi manasında söyleniyor.
“Ey insanlar, Rabbiniz’den size bir Kur’ân, bir delil gelmiştir. Apaçık bir hakikat gelmiştir. Biz size apaçık bir Nûr indirdik”.
Şura Suresi 52. ayet: “Biz o vahyi, Nûr yaptık.”
Lambaları yakmak için düğmeyi açmak gerek. Açmazsanız yanmaz. Kur’ân’da, Nûr’dur. Işık vermesini istiyorsanız açacaksınız. Öyle kapalı ışık vermez. Bazen lambaların düğmesini açarsınız yine yanmaz. Kur’ân’ı bazen açarsınız, yine ışık vermez. Lamba niye yanmaz? Çünkü cereyan yok. Kur’ân açtığı zaman adam neden ışık alamıyor? Çünkü cereyanını kaybetmiş. Çünkü bunu niye açtığını, buradan ne beklediğini bilmiyor. Bundan ışık mı alacak yoksa kendimi ışık verecek, bilmiyor. Uydudan görüntü almak için frekansının tutması gerek.
Frekans: Kur’ân’la kurduğunuz manevi irtibatın adıdır. Kur’ân benim neyim olur? Sorusuna, akıllı, sağlam bir cevap verirseniz, frekansı tutturuyorsunuz demektir. Bu kitabı açınca maksadın ne? Hakikati bundan öğrenmekse, işte o frekansı tutturuyorsunuz demektir. Tek başına Kitâb’ı açmak, ışık vermesi için yeterli değildir.
Ümmetin durumu; Sadece Kur’ân’ı açıyor ama ondan ışık alamıyor, pozisyonudur. Çünkü O’nu anlamıyor, okumuyor, okuyamıyor, anlayamıyor. Böylece O’nu hayatına da yansıtmıyor. Işık durduğu yerde duruyor, onun hayatını aydınlatmıyor. Ayla güneşin ilişkisi; Güneş, ışık kaynağıdır, Ay, ışığı yansıtandır. Ay’ın, Güneş’le ilişkisini anlatırken Cenâb-ı Hak; “Ay, Güneş’i tilavet eder” diye belirlemiş. “Güneş’i tilavet ettiği zaman Ay’a yemin olsun” Güneşi tilavet etmek demek, ışığını Güneş’ten alıyor olmak demektir. Bir Müslüman Kur’ân’ı tilavet edecekse, ışığını Kur’ân’dan alacak demektir. Yani, O’nun dediğini yapacak, O’nun rotasına girecek, O’nun izini takip edecek ki, O’ndan hayatına aktarımlar başarabilsin. Yoksa durduk yerde Kur’ân, kimseye ışık vermez.
Biz Kur’ân’ı nasıl tarif ettik? “Çarpan kitap” Kur’ân, çarpan bir kitap değildir. Kur’ân, çarpıklıkları düzelten kitap demektir. Kur’ân, kıymetini kaynağından alır. O, insanı yüceltmek için gelmiştir. İnsanın O’nun yüceltmesine ihtiyacı yoktur.
Rûh:
Ruh; bir beden için anlam kazandıran değerdir. Beden için can’ın, ruh’un anlamı neyse, hayat için Kur’ân’ın anlamı da işte odur. İçinde Kur’ân’ın olmadığı bir hayat, kendisinde ruh’un bulunmadığı bir cesede benzer. Kur’ân, hayat için bir ruh mesabesindedir. Kur’ân’ın yirmi bir ayetinde, “Rûh” kelimesi geçer. Beş tanesinde “Vahiy” manasında geçer.
Şura Sûresi 52. ayet: “İşte böylece sana katımızdan bir Rûh vahyettik.” Nahl Suresi 2. ayet, Mü’min Suresi 15. ayet, Mücadele Suresi 22. ayet, Kadir Suresi 4. ayette “Rûh” kelimeleri, “Vahiy” manasında kullanılır.
Kur’ân’ın adının Rûh olması, O’nun insana, hayat sunması anlamı nedeniyledir. Enfal Suresi 24. Ayet, tam da bu noktada belirleyicidir. Rabbimiz buyuruyor ki; “Allah’a ve peygamberine sizi, size hayat verecek şeye davet ettiği zaman, davetine icabet edin.” Davet eden Allah’tır. Davet ettiği yer, bize hayat verecek olan değerdir. İşte o Kur’ân’dır. Rûh diye isimlendirilmesinin sebebi, bize hayat verecek olması nedeniyledir. Kur’ân’a, “hayat kitabı” denmesinin ne kadar isabetli olduğu buradan çıkar. Çünkü Kur’ân’ın bir adı, Rûh’tur. Rabbimiz, hayata anlamını kazandıran bir misyonla, kitâbını buluşturur.
Akşam ve sabah namazlarından sonra Haşr Sûresi’nin son ayetleri okunur. Son 3 ayet. Yapabilirseniz 18.ayetten başlayarak okumakta büyük yarar var.
“Ey iman edenler! Allaha karşı sorumluluğunuzu bilin. Takvalı olun, duyarlı olun ve her can yarını için neyi takdim edip hazırladığına bir baksın. Allah’a karşı sorumluluğunuzu bilin. Allah sizin neler yapmakta olduğunuzdan haberdardır. Sakın ha! Allah’ı unutanlar gibi olmayın. Allah da bu adamlara kendilerini unutturur. Bu adamlar, işte yoldan çıkmış adamlardır. Cehennemlikler ve Cennetlikler asla bir olmayacaklardır.”
“Mahşer sabahı Cehennemlikler ve Cennetlikler asla bir olmayacaklardır” diye Kur’ân’da bu anlamda beş-altı ayet vardır. İşte bu ayetlerden bazıları;
Kalem Sûresi: “Biz Müslümanları mücrimlerle bir mi tutacağız? Size ne oluyor? Ne beter bir hüküm veriyorsunuz?”
Diyorlardı ki, biz dünyada Allah’ın seçtiği kullarız. Öbür âlemde eğer olursa, “eğer Rabbime döndürülürsem, buradan daha iyi bir karşılık orada bulacağım” diyor. Kehf Sûresi’nin 36. Ayeti. Bir de Fussılet Sûresi 50. Ayette var; “Ben bu son saatin gerçekleşeceğine inanmıyorum. Ola ki Rabbime döndürülürsem, O’nun katında benim için daha güzel şeyler var” diyor Mekkeli müşrikler. Orada da da hatırlı olacaklarını hesap ediyorlar. İnanmadıkları âlem eğer bir ihtimal varsa bile orada da biz hatırlı olacağız yanılgısını taşıyorlar. Onlara cevaptır bu ayet: “Cehennemlikler ve Cennetlikler asla bir olmayacaklardır.”
İşte Casiye Sûresi 21. ayet: “Habire kötülük işleyen adamları, iman edip Salih Amel işleyenlerle, hayatlarını ve ölümlerini eşit mi tutacağız? Böyle mi zannediyorlar? Ne kadar da kötü bir hüküm veriyorlar.”
Haşr Sûresi 20. Ayette; “Başaranlar cennetlik olanlardır.” Buyuruyor Rabbimiz.
Haşr Sûresi 21. Ayette buyuruyor ki Rabbimiz: “Biz eğer bu Kur’ân’ı bir dağın üzerine indirseydik, dağı şöyle görürdük; boyun bükmüş, paramparça olmuş, Allah’a duyduğu derin saygıdan dolayı. “
Boyun bükmek, bir irade göstergesidir. İradesi olmayan boyun bükmez.
Bu şu demektir: Kur’ân, dağa inse, dağı canlandırır ve onu saygılı hale getir.
Kur’ân, cansız gördüğünüz dağa inseydi, dağı canlandırırdı ve o dağ, Allah’a duyduğu derin saygıdan dolayı boyun büker, paramparça olurdu. Siz gelin Kur’ân’ın, kendi hayatında kılını kıpırdattırmadığı adam tipini düşünün. Kur’ân, adamın milimetresine müdahale edemiyor. Akşama kadar Kur’ân okuyor, zerresi tınmıyor. Çünkü Kur’ân’ı niye okuduğunu bilmiyor, okuyor, anlamıyor; anlıyorsa da hayatını onunla şekillendirme gibi bir duygunun sahibi değil.
Kur’ân, ruhtur; hayata anlamını kazandıran asıl değerdir. Onun için ismi “Rûh” diye belirlenmiştir."
Devam edecek...