- Kategori
- Siyaset
Dersim'den CHP de, Kılıçdaroğlu da "dersini" almamış: Özür dileyen Diyarbakır il başkanı azledildi!

Hatasız kul olmayacağı gibi hatasız kurum da olamaz; çünkü kurumları da insan yönetiyor...
Hata yapan insanın ya da kurumun hatası ortaya çıktığında veya zaman içerisinde yapılan işin hata olduğu anlaşıldığında çıkıp özür dilenmesi gerekir...
Dürüstlük ve iyi niyet bunu gerektirir. Unutulmamalıdır ki özür dilemek de bir erdemdir.
Netekim (!) 12 Eylül darbesinin baş mimarı Kenan Evren Kasım 2007'de, yani darbenin üzerinden 27 yıl geçtikten sonra Fikret Bila'ya verdiği röportajda, "Kürtçe'ye ağır yasak koyduk, ama hataydı" diyerek hatasını kabul etmiş ve bir nevi günah çıkartmıştı.
Kürtçeye ağır yasak koymak öyle ağır bir hataydı ki; PKK'nın kurulmasına, dallanıp budaklanmasına, taban yapmasına ve bugüne kadar devam eden terörle yaklaşık 40 bin insanımızın hayatına mal olarak halen Türkiye Cumhuriyeti devletinin en büyük sorunu olarak karşımızda durmasına sebep olmuştu.
Düşünebiliyor musunuz; bir ana Diyarbakır Cevzaevi'nde tutuklu bulunan oğlunu ziyarete gidiyor, Türkçe bilmediği için oğluyla konuşamadan geri dönüyor! Böyle bir acımasızlık, böyle bir hainlik olabilir mi? Ve ne yazık ki o cezaevinden çıkanlar evlerine doğru değil "dağa" doğru yol aldılar!
Aslında Evren bu yasağı getirirken devleti koruma içgüdüsüyle hareket etmiş ve belki de 1920'lerdeki "Kurucu Felsefe"ye sadık kalmaya çalışmıştı.
Zira Türklüğü öne çıkaran "üniter devlet" anlayışındaki Kurucu Felsefe ta başından beri benzer hataları yapmıştı. Bu hataların en büyüğü de Dersim'de işlenen insanlık suçlarıdır.
Devlet suç işleyenleri cezalandırır ama; kendisinin asla suç işlemeye hakkı yoktur. Devlet suçluları cezalandırma görevini yaparken, başta Anayasa olmak üzere, suç tarifini yapan ve ceza miktarlarını gösteren Ceza Kanunu'na uymakla yükümlüdür.
Dersim'de buna uyulmadığı çok açıktır. Askeri kişilere verilen olağanüstü idari ve cezai yetkilerle "Evrensel Hukuk"un dışına çıkılmıştır.
Bir isyandan bahsediliyor. Evren'in Kürtçe'ye getirdiği ağır yasağı ve o yasağın doğurduğu bugünkü PKK terörünü ya da isyanını düşündüğümüzde, o zamanki isyanın da Türklük adına getirilen ağır yasaklar ve baskılar yüzünden olduğunu tahmin edebiliriz.
Ayrıca tamamen savunmasız olan köylülerin yakılması, bir dere yatağında saklanılmaya çalışılan ve olan biteni kavrama yeteneğinde bile olmayan 20 zavallı çocuğun hunharca öldürülmesi, "Dersim isyan değil; futuhattı" diyen Prof. Baskın Oran'ın görüşlerine haklılık payı çıkarmaktadır.
Peki bugünkü şartlarla Dersim'i eleştirmek bir anakronizm mıdır? Başka bir anlatımla o günkü şartlarla Dersim haklıydı diyebilir miyiz? Bana göre bu sorunun cevabı hayırdır. Çünkü burada bir karakterin, bir kişiliğin devlet yönetimine yansıması söz konusudur. Burada da ırkçı bir yaklaşımı görüyoruz. "Devletin asli unsuru Türklerdir" sözünü başka türlü yorumlamak imkansız gibidir.
Dersim'in 1935 yılında alınan Dersim'e özel kararlarla, çıkarılan kanunlarla planlı ve organize bir olay olduğu anlaşılmaktadır. Bu itibarla esas cinayetlerin işlendiği 1938 yılında Atatürk çok hastaydı, haberi yoktu savlarıyla Atatürk'ü, ya da 1938 yılında Celal Bayar başbakandı, o da CHP'nin sağcılarındandı, nitekim sonradan CHP'den ayrılmıştır diyerek CHP'yi temize çıkarmaya çalışmak da anlamsız bulunmakta ve çok komik kaçmaktadır.
CHP Tunceli milletvekili Hüseyin Aygün'ün Dersim olayını tekrar gündeme getirmesiyle CHP'nin ve Kılıçdaroğlu'nun içine düştükleri durum ise içler acısıdır. Her fırsatta sosyal demokrat olduğunu söyleyen ve Sosyalist Enternasyonal'a üye olan CHP'nin bu olayla ne deve ne de kuş olduğu ortaya çıkmıştır.
Milletvekilinin açıklamasından hemen sonra alelacele bir grup CHP'li milletvekilinin parti yönetiminden habersiz bir basın toplantısı düzenleyerek arkadaşlarını eleştirmeleri ve eski CHP'ye sahip çıkmaları, Onur Öymen'in "Dersim'de analar ağlamadı mı?" söyleminden sonra CHP'de bir değişikliğin olmadığı, Baykal'la zirve yapmış olan "Kurucu Felsefe"yi temsil etme ve "Ulusalcılık"la ilgili kuvvetli bir damarın hâlâ mevcut olduğu anlaşılmaktadır.
Bugünkü CHP yönetimi bir taraftan bugün bile 1930'ların CHP zihniyetini savunan partililerini küstürmemeye çalışırken bir taraftan da, Dersim olayını içten tasvip etmese de, eski CHP adıyla ve mirasıyla iktidar umudu sebebiyle eski CHP'ye leke getirmemek istemektedir. Bu son durum samimiyetsizliğin ve iki yüzlülüğün göstergesidir.
Kılıçdaroğlu'nun durumu ise çok daha vahimdir. Kılıçdaroğlu henüz genel başkan olmamışken, yani sade bir milletvekiliyken Onur Öymen'in açıklamaları üzerine Tunceli'de tepki göstermiş ve Onur Öymen aleyhine konuşmuştu. Baykal'ın Öymen'den yana tavır koymasıyla çark etmişti. Yani Kılıçdaroğlu Tunceli'de doğru söylemiş, Ankara'da şaşmıştı!
Kılıçdaroğlu'nun bizatihi kendisi Dersim mağduruydu. Kendi akrabaları ve hemşehrileri Dersim'den zarar görmüştüler. Kendi anlatmasına göre bu olaydan çok etkilenmiş ve bu konuyla ilgili derinlemesine araştırma yapmıştı. Tabii ki bu, siyasete atılmasından önceki hayatıyla ilgiliydi.
Şimdi ise Kılıçdaroğlu CHP Genel Başkanı... Dersim'le ilgili gerçek duygularını çıkıp açıklayacak yerde, yukarıda bahsettiğim partisel nedenlerle susmayı tercih ediyor. Dersim olayını eleştiren Başbakan Erdoğan'ı ise "Ermeni Diyasporası" olmakla suçluyor!
Bununla da kalmayan Kılıçdaroğlu, Başbakan'ın Dersim belgelerini göstermesinden ve devlet adına özür dilemesinden sonra çok etkilenen ve bir basın açıklamasıyla özür dilemeye niyetlenen CHP Diyarbakır il başkanı Muzaffer Değer'i de yıldırım hızıyla görevden aldırıyor.
Bu da Kılıçdaroğlu'nun dürüstlüğünü ve samimiyetini kuşkulu hale getiriyor.
Kenan Evren kendi yaptığı hatadan dolayı pişmanlık duyarken, Kılıçdaroğlu'nun kendisinin yapmadığı ve eleştirdiği bir hatayı, zimnen de olsa, savunması siyasi kişiliğini ortaya koymaktadır.
Başta seçim bölgesi Tunceli olmak üzere Kılıçdaroğlu'nun kamuoyu baskısına dayanamayıp Dersim olayını dolayısıyla eski CHP'yi eleştiren bir açıklama yapması sürpriz olmayacak.