​ Dilsiz fotoğraflar / İlişkiler / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 
 

Mustafa Çifci Aşk Yazarı

http://blog.milliyet.com.tr/mustafacifci

16 Eylül '13

 
Kategori
İlişkiler
 

Dilsiz fotoğraflar

Dilsiz fotoğraflar
 

Dilsiz Fotoğraflar


Bitmiş bir sevda gibi hüzün yüklü bu sonbahar. Bir ayrılık kadar acı verici dalından düşen yapraklar. Bir mevsimin sonunda soyunup çıplak kalan ağaçlar altında yürüyorum. Ayaklarım altında kurumuş yaprakların kırılma seslerini duyuyorum. Bunların hepsi rüzgârın önünde savrulup yok olacaklar her şeyin yok olduğu gibi. Benimde anılarım avuçlarımda saklı kaldı bu sonbahar. Bir ağaç gibi bütün yapraklarımı yitirdim. Bir yalnızlık türküsü var şimdi dudaklarımda. İçimde buruk bir tat... Yol boyunca öylesine yürüyorum, neresi olursa olsun fark etmiyor, evde bekleyenim yok nasıl olsa, gidecek yerim belli değil bu akşam. Evim karanlık, odalar suskun, eşyalar dilsiz, masa üstünde dün akşamdan kalan boş, kirli bardaklar...

Böyle yalnız bir eve gidilir mi? Oysa ne çok severdik evimizi. Her yanını özenle korurdun sen. Hele o yemek masamız yok mu? Saatlerce o masada oturur konuşurduk. Ellerinle hazırladığın yemekleri ben servis yapardım. Bilmem hatırlar mısın; sanki ilk defa görüyormuşum gibi yemek boyunca hep sana bakardım. Her akşam farklı görünürdün bana. Kimi geceler öylesine güzel olurdun ki, bir şiir, bir roman kadar derinleşirdi güzelliğin. Seni çok seviyordum. Bak şimdi hatırladım; öylesine bir gece yine o masada karşılıklı otururken içimden geldiği gibi, “Hayatımdan gittiğin gün gözlerimi sonsuzluğa kapattığım an olsun”, demiştin. Büyük sözdü… Gülümsemiş, küçük bir bebek gibi mutlu olmuştun. Gözbebeklerin ateş gibi parlamaya başlamıştı. Usulca bana doğru uzanıp, “hadi, gel beni öp, tüm ruhumla, tüm bedenimle çırılçıplak seninim. Ben hep sende kalacağım. Ben bu aşkı asla bir başkasına değişmem, bunu unutma. Sen benimsin, bende seninim bebeğim. İstersen mini eteğimi, kırmızı iç çamaşırımı giyineyim. Sen nasıl arzu edersen öyle olayım”, demiş, gömleğinden iki düğme çözerek; “Hadi, gel beni öp”, demiştin...

 

Bense öylece karşında duruyor, sadece seni seyrediyordum. Senin her halin güzeldi. Sen beni çağırıyor, oysa ben, dudaklarım değmese de dudaklarına teninin sıcaklığını hissedebiliyordum. Hatırladın, değil mi? Unutmadın. O gece seni öpmemiştim. Çünkü öpmeye kıyılmayacak kadar narindin. Sabaha kadar kolumda uyumuştun. O gece saatlerce seni uykunda seyretmiştim.

 

Kimi geceler de yatağa yattığımızda koyu bir sohbete dalıyor gün ışımaya başlayana kadar konuşuyorduk. O geceler de neler anlatmadık ki birbirimize. Her şeyimizi anlattık. Kimi zaman ağız dolusu güler, kimi zaman da acılarında hüzünlenir, çekinmeden, utanmadan gözyaşlarını saklamadan bana sokulup ağlardın. İtiraf edeyim, öylesi gecelerinde sessiz sessiz bende ağlardım. Sen duymazdın. Islak kirpiklerimi görmeyesin diye de ışığı kapatırdım.

 

Şimdi duvarlarda asılı kalmış fotoğraflarımız dilsiz... Her şey yerli yerinde görünüyor ama bir şeyler eksik, kocaman bir boşluk var her yerde ve o boşluğun içinde çaresiz çırpınışlar içinde kıvranan benim. Bu güne kadar özenle, büyük emeklerle her bir yanını döşediğimiz, içinde huzuru bulduğumuzu sandığımız bu ev aslında bomboşmuş ve hiç bir değeri yokmuş. Bu gece o pahalı koltuklar, yemek masamız acıma ortak olamıyor. Ne kadar da ses çıkartıyormuş bu kapıların açılıp kapanması, eskiden hiç duymazdım. Bu pencereden rüzgâr değil sanki gözyaşı serinliği doluyor içeriye. Hiç bir şeyin tadı kalmamış. Bir şeyler eksik, bütün odalar bomboş. Sevdiğim her şey gitmiş yerlerine dipsiz, kör, karanlık kuyular açılmış. Her adımda sonu belli olmayan bir uçurumdan yuvarlanıyorum. “Hiç bir şey götürmeden gideceğim”, demiştin. “Hiç bir şey almam. Her şey senin olsun.”

Söylesene sevgili, sen neden götürdün her şeyimi?

Sen neden varımı yoğumu alıp gittin?

Sen neden beni böyle çırılçıplak bıraktın?

Sende mi yalan söyler oldun?

Sen de mi yalancı oldun?

Sende mi?

 

 

Yol boyunca öylesine yürüyorum, neresi olursa olsun fark etmiyor.

Her yanım uçurum, her yanım boşluk nasıl olsa...

Gidecek bir yerim yok...

Ruhumla çırılçıplak kaldım bu gece...

 

Şimdi tüm sözlerin rüzgârda dağılıyor...

İnsan tutamayacağı sözler vermemeli, değil mi?

Sonbahar hüzün getirdi bana...

Bu kent beni içine almaz oldu artık...

Tek bir yanıtı yok hiç bir şeyin, doğrular kesin değil....

Diyorum ki, bütün eşyaları çöpe atalım sen geri dön...

Sen geri dön, biz kuru bir tahtada yatalım...

 MustafaÇifci

 
Toplam blog
: 297
: 523
Kayıt tarihi
: 16.04.13
 
 

Yazılarında insanı derinden etkileyen yoğun bir duygusallık, hüzün, karamsarlık ve yalnızlık vard..