- Kategori
- İnançlar
Din ve insanın özgür iradesi
Dinlerin temelini oluşturan kutsal gerçekliğin doğa üstü bir "Tanrı" biçiminde tasarlanması zorunlu değildir. Bir "Tanrı" kavramını bütünüyle ya da büyük ölçüde dışlayan dinler vardır. Örneğin, Budizm gibi.. .Tanrı'ya inanma, genel inancın bir çeşididir.
Varlıkla ilgili bir inanışın veya düşüncenin, insanın kendisi ya da bir başkası tarafından (örneğin bir peygamber)
soyut bir kavramla ( örneğin Tanrıyla) ilişkilendirildiği zaman kapsamı daralır, sembolleşir ve farklı tapınma şekilleri meydana gelir.Bu bakımdan yalnızca bir inanış ve düşünce sistemi olan ve adına "din" denen kavram, insanın Tanrı ya da Tanrı'larla(eski Yunan'da olduğu gibi) ilişkisinden çok daha geniş kapsamlıdır.
İnsanların dini inancı, doğa karşısındaki kendi sınırlılığını ya da güçsüzlüğünü, ideal bir varlıkla karşılaştırma ihtiyacından doğan bir olgudur.Din, doğanın, kendilerine verdikleri güzel şeyler ile doğada karşılaştıkları ve kendilerini korumakta aciz kaldıkları durumlar arasında bir bağlantı kuramayan insanların, bunu bilmedikleri bir nedene bağlayarak rahatlamak istemelerinden doğmuştur.Bireysel olarak başlayan din, giderek kuralcı ve şekilci bir duruma gelerek toplumsallaşmıştır.Dolayısıyla din, aynen kültür gibi bir yaşam şekli olmuş;soyuttan somuta indirilen bir yaşam düzeni haline gelmiştir.Din'in kültürün öğelerinden biri olarak kabul edilmesinin nedeni de budur.Din'in diğer kültür öğelerinden farkı, ilke ve kurallarının kutsallıktan kaynaklanmasıdır.
Bireysel dinin doğuşundan bugüne, dinsel yaşamın kişisel ve kurumsal unsurları çatışma durumundadır.Siyasal yönden kurumsal unsurlar, genellikle daha güçlü olmuşlardır.Çünkü bunlar, mevcut hükümetler ve onların koyduğu yasalar tarafından da desteklenmiştir.Bu bakımdan kurumsal din, siyasal önemi büyük olan bir sorundur.Kişisel yani bireysel din ise, özel bir kişi sorunudur ve hiçbir şekilde toplumu ilgilendirmez; kişi ile inandığı varlık arasında birebir ilişkidir.Bu ilişkinin şeklini de birey tayin eder.Örneğin bir ibadet şekli olan namazı, ister evde veya camide bilinen şekillere göre kılar; isterse oturduğu yerden Arapça ya da Türkçe dualar okuyarak yerine getirir.Bunların hiçbirini yapmayarak da yalnızca düşünceleri ile ile Tanrı'yla olan ilişkisini sürdürebilir.
Geleneksel toplumlarda din, egemen sınıfların çıkarlarının korunmasında en etkin bir değer olarak kullanılır.Gerçek-
ten de geri kalmış toplumlarda "bir hırka, bir yudum ekmek" felsefesi ile kaderci bir kültür yapılanması, "halk" yığınlarının sosyal eşitsizliğe karşı karşı çıkmalarını önler.Bu önleme, dinsel inançlarına uygun olmadığı için insanların kendileri tarafından yapıldığı gibi; egemen gücün ya da yönetimin bu yöndeki inandırmaları ve manevi baskıları ile de olabilir. Yani egemen sınıf ya da yönetim, dini kullanarak, telkin ya da baskı ile halkın siyasi, sosyal ve ekonomik eşitsizliğe karşı tepkilerini ortadan kaldırabilir.Din, bu anlamda, egemen sınıfın ya da yöneticilerin, Marx'ın dediği gibi, halkı alıştırdıklar bir "afyon" gibi düşünülebilir.Amaç, halkı dinin kuralları içine hapsetmek, toplumsal ve siyasal konularda onların karışmacılığını önlemek ve onları özlenen mutlu bir dünya(ahiret) ile meşgul etmektir.
Ancak, çağdaş toplumda, sosyal ve kültürel alanda meydana gelen aşırılıklar, insanların dine bağlanmalarının bir nedeni olan doğa karşısındaki güçsüzlüğü, akılcı ve bilimsel çalışmalarla azaltılması; diğer yandan ekonomik refaha ulaşılması, insanların dinden çözülmesine neden olabilmektedir.Bunun yanında, toplumsal yaşamda, gerek sosyal, gerekse ekonomik bakımdan bir yer edinemeyenlerin ve mutlu olamayanların, dini bir kurtarıcı olarak görmeleri devam etmektedir.Her iki durum da, aslında insanın çıkarıyla ilgili gerçeklerdir.İnsanların, sosyal ve ekonomik refahları artıkça, yaşamları renklendikçe dinden uzaklaşmaları, istatistiklere dayanan bir bulgudur.
Bu iki görüntü yanında, insanların aklı ön plana çıkarark pozitivist(1) bir düşünce ile yaptıkları yorumlar sonucunda
deist(2) ya da ateist(3) olmaları da üçüncü bir görüntü olarak ortaya çıkmaktadır.
Sonuç:
Yetkin ve bütüncül bir dinsizlik(yukarıda birinci paragrafta belirttiğim gibi Tanrı öncesi inanç), insanın zihinsel etkinliğinin gelişmişliği sürecinde, belki hiçbir zaman var olmamıştır ama insan aklının sorgulayan özelliği aşama gösterdikçe dinin bütüncüllüğü çözülmüştür.
Tanrı'ya inanma, inancın bir çeşidi olduğuna ya da asıl olan genel inançtan sonra geldiğine göre, tarihi süreçte, din yerine başka değerlere inanma da gündeme gelebilir.Bu değerler tek olduğu gibi farklı da olabilir.Farklı değerler, farklı kültürler ve farklı yaşam şekilleri oluşturabilir.Bu, insanın düşünce ve özgür iradesinin bir sonucudur.
_____________________
(1) Pozitivist: Olgulara ve deneylerle kanıtlanmış bilgilere inanış.Günümüzde, pozitivizmin gerçekleri bulmaya
yetmediği öne sürülebilmekte; gözlem ve deneylerle kanıtlanamayan bazı metafizik olaylara da inanılmak-
tadır.Artık, doğruyu değil yanlışı kanıtlamak yönüne gidilmektedir.
(2) Deist: Tanrı'nın varlığını kabul eden, vahye inanmayan ve dolayısıyla Peygamberliği kabul etmeyen görüştür.
(3) Areist: Tanrıtanımazlık, Tanrı'nın varlığına inanmayan görüştür.
cdenizkent