​ Doğduğum topraklara özlem / Gündelik Yaşam / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

29 Ekim '08

 
Kategori
Gündelik Yaşam
 

Doğduğum topraklara özlem

Doğduğum topraklara özlem
 

Arılar,her çiçeğe selam türküleri ile varırlardı.


İlk türkümü ne zaman söylediğimi hatırlayamıyorum. Hangi çocuk ilk konuşmasını hatırlar ki... Ama biliyorum ki benim ilk türkümü bozkır dinledi. Toprak, su, gökyüzü, taşlar, kuşlar, böcekler, dal, gül, yaprak hepimiz birbirimizin türkülerini dinlerdik.

Kuşlar bahar sabahının sarhoşluğu içinde en güzel şarkılarını söylerdi... Bal özü toplayan baldan tatlı arılar hiçbir çiçeği üzmezlerdi. Nazik misafirler olarak her bir çiçeğe selam türküleri ile varırlardı. Hoşça kal şarkıları ile ayrılırlardı. Rüzgar esintisinde; dal eğilir, yaprak hışırdardı..Bazen hava bozardı, rüzgar sert eserdi. Kavaklar ıslık çalar, kayalar uğuldar, gök gürlerdi. Yağmur şarkılarını söylerdi. Dereler çağlardı. Türkülerimiz, şarkılarımız birbirine karışırdı. Ben onları onlar beni dinlerdi. Birbirlerimizin türkülerine, şarkılarına kulak verirdik.

Hepimiz hareket halinde idik. Bozkırın derelerinde kaynayan tatlı sularında kana, kana içerdik. Uyumlu yaşardık... Dost idik, keyif alırdık birbirimizden. Fakir bozkırın fakirleri idik. Birbirlerimizin hukukuna saygı gösterir hak adalet nedir bilirdik. Bu benim çocukluğum idi. Bozkırın içinde…

Tahsil, talebe, okul yaşam gerçeği beni onlardan onları da benden uzaklaştırdı. Yaşımın ilerlemesine rağmen hala o günleri unutamıyorum. Bunlar artık benim çocukluk masallarım oldular. Biliyorum o yerlere tekrar uğrasam çocukluğumun tadını bulamayacağım. Bozkırın yaz sabah alacakaranlıktaki serin soğuğunu ciğerlerime çektiğim o lezzeti bir daha alamayacağım. Bir daha yaşamayacağım. Ben çok değiştim. O yerleri de değiştirdiler. Masallarımın o günkü kahramanlarını bu gün gözyaşları içinde anıyorum.

Oğullarım bunları yaşayamadı. Oğullarımın masalı masal kahramanları yok. Büyük şehrin çılgınlığı içinde bu türkülerin, şarkıların hiç birisini duymadılar, duyamadılar. Yeni kuşakların anlayışları, estetik anlayışları doğaya duyarlılıkları nasıl olacak bilmiyorum, bilemiyorum. Bildiğim tek şey doyumsuz olduklardır. Şehrin loş rutubetli odaları, odalarında son sistem silahlarla donatılmış acımasız sanal kahramanlı bilgisayar oyunları, savaş… çığlık… kan... Çok üzülüyorum. Geleceğimiz olan yavrularımızın yüreğinde bunlar mı olmalı?

Bozkırda her canlı fakir olmasına rağmen kanaatkârdı. Doyumsuzluk nedir bilmezdi. Herkes elindeki ile yetinmeyi bilirdi. Yapılan her şey, her birikim, bir sonraki kışı çıkartmak içindi.

Bozkırın en önemli kuralı üzerindeki her canlıyı her türlü olumsuzluklar karşısında dahi yaşatmaktı. Bozkırın kendi şöleni vardı. Şölende, birkaç günlük ömre sahip bahar çiçekleri, şarkılarla türkülerle çiçekleri dolaşan arıları, gayretli çalışkan karıncaları, kelebekleri, çekirgeleri daha nice böcekleri, küçük kuşları, serçeleri, sığırcıkları, kırlangıçları, su boylarındaki söğütleri yanı başında otlayan kuzuları, koyunları bulunurdu. Şölen konukları hep uyum içinde olurlardı... Birbirinin yaşam hakkına saygılı idi. Hala öyle mi bilmiyorum.

O bozkır ki benim laboratuar öğretmenimdi. Büyüleyici, etkileyici, eğitici, öğretici, öğretmenim. Sabahtan akşama, akşamdan sabaha yüzlerce binlerce öğretici deneyler, oluşumlar sunardı. Bozkır… Günler aylar ilerledikçe bazı deneyimlerin sonucunu da bizlere gösterirdi. Sanki “işte bunlardan örnek al; gelecek yaşam çizgini kendin çiz” der gibiydi. Çoğu kez: “ Beni iyi gözlemle... İyi sonuç elde et. İleride yaşam girdabında elde ettiğin deneyimler seni başka bir yaşam burgacına sürüklemesini engelle.” diye kulağıma usulca fısıldardı.

Bozkırın yaşamına olan aşkım, ona olan dostluğumu her geçen gün biraz daha güçlenirdi. Yüreğimin derinliğindeki o topraklarda iğdeler çiçek açar, o kendisine has kokusu ile nazlı bir kız çekiciliği ile çevresindekilere, dostlarına sunardı.

Ah o çocukluğumun, köyümün güzel insanları... Sizleri dün gibi bu gün de çok arıyorum. Daha şimdiden bozkır toprağına karışmış olan babalarımız, çoktan toprak olmuş dedelerimiz, oldukları gibi görünen ne yürekli ne tatlı merhametli insanlardı. İç dünyalarında kötülük yoktu. İkiyüzlülük yoktu. Çok sade yaşarlardı. Kolay kızmazlardı... Kızarlarsa; içlerindeki kıvılcım şimşek olur, sesleri gök gürültüsü kesilir, hiçbir şeyi gözleri görmezdi.Birbirlerinin dostuydular. Yardımlaşırlardı. Konuşmalarını şakalaşmalarını, seslerinin yumuşaklığını daha dün gibi hatırlarım.

Ey ata babalarımız, dedelerimiz yaşlılık sizi alıp götürdü. Çok az kaldı yaşlılık bizi de bir, iki alıp götürecek. Bekleyin ölüm bir gün bizimde kapımızı çalacak. Bir daha bırakmamak üzere yakamıza yapışacak. İşte o gün sizlere olan hasretliğim bitecek. Dualarımda, yaşadığım sürece sizleri de eksik etmediğimden emin olarak uyuyun. Yattığınız yer nur, mekânınız cennet olsun.

Allah bana ömür verir ve nasip ederse ölmeden önce her birinizin başına selvi ağacı dikeceğim. Onları sulayacağım... Dünya durdukça ağacın kökleri arza, dalları arşa ulaşsın. Kabirlerinize ulaşacak köklerine mesajlar yükleyin. Selvi ağaçları, mesajınızı dallarının en tepe noktasında bizlere, gökyüzünün derinliklerindeki dolaşan diğer canlıların ruhlarına ulaştırsın.

Bozkır sende gözümü açtım. Çocukluğum, gençliğimi sende geçti. Bana ilk yaşam tecrübesini sen verdin.
Minnettarım..
Hey bozkır uzakta da olsam duy sesimi... Arzum şu ki, benim gibi senin bağrına tutunan her canlının soyu kıyamete kadar barış içinde yaşasın.

Gözlerim buğulandı. Yanaklarımda ince bir yaş aşağı kaydı.

Bozkır hoşça kal.


Mehmet TURAN

 
Toplam blog
: 47
: 2386
Kayıt tarihi
: 28.10.08
 
 

Mucur / Kırşehir doğumluyum. Uzun süre Maliye Bakanlığı'nda çalıştım. Kabul etmek gerekir ki, Mal..