Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

04 Temmuz '11

 
Kategori
Bilim
 

Dom-Eki-5: Demokrasi, teokrasi, liderlik ve Dom-ilişkileri

Dom-Eki-5: Demokrasi, teokrasi, liderlik ve Dom-ilişkileri
 

Tepeye bağımlı örgütlenme (TBÖ) sistemleri ise, toplumsal sorunları çözmezler, artırırlar.


Demokrasi, Teokrasi, Liderlik ve DOM-İlişlileri 

İnsanlığın nihai hedefi demokrasi mi? 

İnsanlar yaklaşık on bin yıl önceleri toplumsal hayat oluşturmaya başladı (Kramer 1956) Toplumsal hayatın başlamasına neden olan faktörler Gedik 1992 ve 2008’de açıklanmıştı ve kısaca şöyleydi: 10-12 bin yıl öncelerine kadar dünyada buzul dönemi denilen çok soğuk bir devir yaşanıyordu ve çoğu kutup bölgelerinde ve dağların tepelerinde olacak şekilde 2-3 km kalınlığında bir buzul kütlesi bulunuyordu. Bu kalın buzul kütlelerini oluşturan su denizlerdeki suyun buharlaşması ile oluştuğundan, deniz seviyesi günümüze göre 135 metre daha düşüktü. Böyle olunca da, Basra körfezi, Sunda şelfi, Ege denizi gibi sığ denizel ortamlar o zamanlarda kara haline geçmişlerdi. 

Dünya genelinde iklim çok soğuk olduğundan, insanların yaşayabilecekleri ortamlar, deniz seviyesine yakın çok alçak ovalar olmak zorundaydı. İşte bu ortamlardan biri de, 14-15 bin yıl öncelerinde kara halinde olan Basra-Hürmüz arası bölgedir. Basra-Hürmüz arası bu bölge tam düz değildir. Üzerinde onlarca kilometre çapı olan yükseltiler (tümsekler) vardır. Buzul devri sona erip de, buzul sularının tekrar denizlere dolmasıyla deniz seviyesi tekrar yükselmeye başlayınca, bu tümsekler birer adaya dönüşür. Bu adalar üzerinde yaşamaya devam eden insanlar deniz seviyesi yükseldikçe, gittikçe küçülen bir adada yaşamaya mecbur kalırlar. Gittikçe daralan bir yaşam ortamı insanları daha ekonomik bir sistem oluşturmaya zorlar. 

Şöyle ki: Tek başına yaşayan bir insan, yaban hayatı yaşamak zorundadır ve çok geniş bir alana ihtiyaç duyar, çünkü ancak geniş bir alandaki yabani meyve ve hayvan bir ailenin ihtiyacını karşılayabilir. Yaşam alanı daralıyorsa, yoğun bir tarım ve hayvancılık yapması gerekir. Bu ise, arazinin ortak kullanılmasını ve iş-bölümünü gerektir; kimi alanlarda buğday ekilecek, kimi alanlarda meyve-sebze yetiştirilecek, kimi alanlarda tavuk, kimi alanlarda koyun, vs.. Bir kişinin hem ihtiyacı olan sebzeleri, tahılları üretmesi, hem tahılları öğütüp un yapması, hem yemek pişirecek bir fırın yapması, hem tabak-çanak yapması olanaksızdır, çünkü buna ne zamanı, ne bilgisi ne de enerjisi yeter. Dolayısıyla, hem arazinin ortaklaşa kullanılması, hem de insanların farklı iş-kollarında uzmanlaşmaya zorlanması toplum denilen ortak yaşam sisteminin oluşturulmasına yol açmıştır. 

(Bir daktilograf bir sayfa yazıyı, yaklaşık bir dakikada yazar. Bir marangoz bir çekiç darbesiyle bir çiviyi dibine kadar çakar. vs.. Ama bir insan hem daktilo işlerini, hem marangozluk işlerini, vs. kendisi yapmaya kalkarsa, bir sayfayı en az bir saatte yazar; bir çiviyi birkaç defa eğip-doğrulttuktan sonra 1-2 dakikada ancak çakar. Görüldüğü üzere, her bir iş için harcadığı zaman en az 60 katına çıkar. İşte bu tam bir zaman savurganlığı örneğidir ve hiç ekonomik değildir. Bu nedenle insanlık, hizmet ortaklıkları oluşturarak birlikte yaşamaya başlamıştır. Dolayısıyla daha rahat bir duruma ulaşmanın tek yolu vardır: Ortaklıklar oluşturmak!) 

İşte 10-12 bin yıl önceleri Basra-Hürmüz arasının gittikçe küçülen adalarında başlayan yaşam mücadelesi, insanları toplumsal bir hayat sistemi oluşturmaya zorlamış ve insanlık daha ekonomik bir sistem olan toplumsallaşmanın temelini atmışlardır (Gedik 2008). 

Toplumsal ortaklık içinde birlikte yaşamayı başlatan halk Sümerler olarak bilinir (Kramer 1956, Gedik 2008). Sümerler ilk yazılı belgeleri oluşturan kavimdir. Çivi yazısı denilen ve kil tabletler üzerinde korunan belgeler bırakmışlardır. Bu tabletler Ur, Uruk, Nippur, vs gibi Mezopotamya’da (Irak) bulunan höyüklerde yapılan arkeolojik kazılarda bulunmuşlardır. Sümerlere ait bu çivi yazısı kil tabletlerde, Sümerler “Denizden iki-ırmak ülkesine (Mezopotamya’ya) geldiklerini belirtirler ki bu yukarıda açıklanan jeolojik gelişmelerle tam bir uyumluluk gösterir. Bu konuda bazı ayrıntılı bilgiler şu adreste bulunmaktadır.
http://blog.milliyet.com.tr/Dom__24___atalarimizin_ebediyet_ve_oteki_dunya_yanilgisi/Blog/?BlogNo=275772 


Sümerlerin doğa ve dünya görüşü günümüz bilgilerinden çok farklıdır. Onlara göre, dünya sabit ve değişmez olarak oluşturulmuş ve evrenin merkezinde ters dönmüş bir tabak şeklindedir. Üzerinde “gök” denilen camsı bir kubbe vardır. Bu camsı kubbenin üstünde tatlı su okyanusu bulunmakta ve kubbede kapılar açıldığında yağmur yağmaktadır. Tabak şeklindeki düz dünyanın altında ise yer-altı dünyası (cehennem) bulunmaktadır. Tüm bu oluşumları yapanlalar ise, bu sistemlerin sahibi olan ölümsüz Tanrılardır. Zaman ise tanrıların ebediliğine dayalı bir sonsuzluktur. 

Böylesine ebedi bir sonsuzluk sistemi içinde, insanlar neden kendilerinin ölümlü olduklarını anlayamamışlar ve ebedi bir hayat sistemi tasarlamışlardır. Bu şekilde “ ahiret = öteki dünya” diye bir kavram oluşturmuşlardır. 

(Önemli Not: Sümerler doğa ve dünyayı, gerçekte olduğu gibi, sürekli değişim-dönüşüm içinde olan dinamik bir sistem olarak yorumlamış olsalardı, “ahiret=öteki dünya hayatı” diye bir kavram oluşturmayacaklardı!) 

Kısacası, Sümerler doğa ve dünyayı, sürekli bir değişim-dönüşüm içinde (yani doğum-ölüm döngülü) dinamik bir sistem olarak düşünememişlerdir. Bu nedenle de insanları da iki farklı kökenli olarak tasarlamışlardır. Biri tanrı-soylu, uzun ömürlü asil insanlar, diğeri ise bu asil soylulara hizmet etmek için çamurdan yaratılmış köle insanlar. (Sümerlerin krallar listesinin yazıldığı bir tablette yirmi-otuz bin yıl yaşayan krallardan söz edilir. Kutsal kitaplarda da, ilk on peygamberin dokuz yüz küsur yıla ulaşan ömürleri olduğu yazılıdır.) 

Yani sözün kısası, toplumsallaşmayı ilk defa başlatan toplum, toplum hayatının sevk ve idaresini, asil-soylu olduklarına inanılan kişilere bırakmışlardır. Sıradan insanlar ise bu asil soylulara hizmet etmek üzere yaratılmış köleler olarak kabul edilmişler ve ticari mal gibi alınıp-satılmışlardır. 

Bu şekilde başlayan toplumsal hayat yönetimi, orta çağa kadar ufak değişikliklerle sürmüştür. Nitekim bizde de 1-2 asır öncesine kadar padişahlık vardı. Ülke ve topraklar padişahın mülküydü ve padişah bu mülkünü ağalık- beylik gibi belli unvanlar verdiği kişilere bir fermanla veriyor ve o ağalar-beyler fermanda belirtilen tüm toprakların ve de üzerindeki tüm canlı-cansız varlıkların sahibi oluyorlardı. Dolayısıyla, o topraklarda yaşayan insanlar da o ağanın uşakları-hizmetçileri oluyorlardı. Böyle bir toplumsal hayat sisteminde bürokrasi çarkı tüm malların sahibi olan kişi (padişah, kral, sultan, vs.) için çalışıyorlar, tüm işlemleri onun çıkarları doğrultusunda yapıyorlardı. Bu nedenle devletlerin adları da bu sahip-ailelerin adlarını taşıyordu: Frank-Reich (Frank’ın egemenlik bölgesi), Osmanlı-İmparatorluğu, vs. gibi. 

Devlet denilen bu toplumsal sistemlerde, belli bir ülkenin, yani belli bir toprak parçasının sahiplenilmesi söz konusudur. O toprak parçasının sahibi de, o devletin sahibi olan bir hanedanlıktır. Dolayısıyla tüm bürokrasi çarkı, yasa-yönetmelikler bu hanedanı ve onun çıkarlarını korumaya, kollamaya yöneliktir. Halk öyle bir gelenek görenek etkisi altında yetişir ki, “Yaşasın Kral, Padişahım çok yaşa” diye dua edecek şekilde programlanmıştır. Herkes kulluğu, efendisinin bir kölesi, hizmetkârı olduğunu kabul etmiştir. Yani geleneksel devlet kavramı yapısallaşmasında halk hiç önem taşımamaktadır. Her şey kral veya sultan içindir. Bu tür yönetim sistemleri, 2-3 asır öncesine kadar tüm dünyada egemendirler ve monarşi olarak tanımlanmışlardır. (Yönetimde tek bir kişi değil de belli bir asil soylular kesimi varsa, yönetim oligarşi veya aristokrasi olarak adlandırılmıştır. Tepedeki yönetici kesim gücünü ilahi bir kaynaktan aldığını, ilahi güç adına yönetimi sürdürdüğünü belirtiyorsa, yönetim biçimi teokrasi olur.) 

Bu tür monarşik veya oligarşik yönetimler Fransız İhtilaline kadar tüm dünyada sürer. Fransız İhtilaliyle birlikte insanlar arasında “özgürlük, eşitlik, kardeşlik” (Liberté, Égalité, Fraternité) olduğu görüşü oluşturulmaya başlanır ve bu görüş yavaş yavaş dünyaya yayılır. Bu görüşün yayılmaya başlamasıyla, devlet yönetiminin tepedeki bir hanedanlığın çıkarlarını savunacak şekilde değil de, halkın çıkarlarını dikkate alacak şekilde olması gerektiği anlamında “res publica = halk için” anlamında ‘republik=cumhuriyet’ sistemi yaygınlaşmaya başlar. Cumhuriyetlerde yöneticiler (parlamento, başkan, vs.) halkın yararını ön planda tutacak şekilde yönetimi sürdürmeye çalışırlar. 

Cumhuriyet sistemlerinde yöneticiler genellikle halk arasındaki aydın, saygın kişilerden oluşturulur, ancak doğrudan halkın sandık başına giderek meclise göndereceği temsilcilerini bizzat kendilerinin seçmesi gibi bir yöntem yoktur. Dolayısıyla, bir süre sonra, halkın kendi yöneticilerini kendisi seçmesine dayalı sistem olan ‘demokrasi=halk idaresi’ sistemi ortaya çıkar. Ancak başlangıçta sadece erkekler seçme hakkına sahip olarak görülür ve kadınlara seçme-seçilme hakkı yaklaşık bir asırdan beri yaygınlaşmaya başlar. 

Bu tarihsel gelişim aşamalarından şu sonuca varılır: Devlet denilen toplumsal yaşam sistemleri, belli bir toprak parçasının belli kişilerce sahiplenilmesi olarak başlamış ve hala da aynı mantıkla devam edilmektedir. Tarihsel süreç içinde değişen tek şey, söz konusu toprak parçasının sahipliği ve yönetimini kimlerin yürüteceği olmuştur. Bu nedenle günümüz demokrasilerinde yönetime gelen her siyasi gurup, hazine ve kamu mallarının yönetimini ele geçirme sevdasıyla yönetime talip olurlar. Kısacası, insanlık tarihi boyunca devlet yönetimi şeklinde değişen tek şey, devlet (vatan) sahipliğinin önceleri tek bir kişiye, sonraları bir gruba, demokrasilerde ise halkın seçtiği belli bir gruba teslim edilmiş olmasıdır. Devlet denilen toplumsal sistemin sahipliği tepedeki birilerine teslim edilince, halk denilen taban kesimi toplumsal sistemin kendisine ait bir sistem olduğunu fark edemez duruma düşmektedir. Her türlü toplum dışı davranış bu bilinçsizlikten kaynaklanır: sokaklara tükürme, çöp atma, her türlü işte sahtekârlık yapılması, vs. bunun zorunlu sonuçlarıdır. 

Hayatın bir amacı vardır: Daha rahat bir duruma ulaşmak. Tüm varlıklar yaşamları süresince buna çabalarlar.  

Dolayısıyla daha rahat bir duruma ulaşmanın tek yolu vardır: Ortaklıklar oluşturmak!

Ne var ki insanlık, daha rahat bir duruma ulaşmak için yapılması gereken işlemleri, kendinden daha akıllı ve bilgili olduğuna inandığı kişilere bırakmışlar ve bu şekilde liderli dediğimiz tepeye bağımlı örgütlenmeli bir sistem ortaya çıkmıştır. 

Tepeye bağımlı örgütlenme (TBÖ) sistemleri ise, toplumsal sorunları çözücü değil, artırıcı olmuşlardır. Şöyle ki: TBÖ’lü sistemlerde: 

>Tepeden gelecek yönlendirmelere göre davranacak şekilde programlanan beyinlerde, bilgi oluşturma kapasitesi otomatik olarak sınırlandırılmış olur. Bunun sonucu: verimlilik azalması ? geri kalmışlık ? huzursuzluk ? anarşi ve kargaşadır. 

>TBÖ’lü sistemlerde tepedekiler kendilerini devletin sahibi olarak görürler ve kendi görüşlerine uymayanları cezalandırma yetkisine sahip olduklarını sanırlar. Bu nedenle gizli-sinsi eylemlere girişirler. Bunun sonucu, “derin-devlet” mekanizmaları oluşturulur, insanlar şantaj, tehdit, suikast, vs. gibi yöntemlerle susturulmaya çalışılır. 

>TBÖ’de farklı görüş sahipleri, yönetimi (devleti) ele geçirme yarışı içindedirler. Bu nedenle, bürokrasi çarkının içine kendi görüşlerine uygun adamlar yerleştirirler. Bürokrasi çarkı bu şekilde farklı görüşlerce parsellenmiş olur. Her biri kendi görüşündekilerin çıkarını savunacak, diğerlerini baltalayacak tutum içinde olduklarından, hak-hukuk sistemi yaralanır: Herkes kendini vatansever görüp, karşıtlarını yok edecek tutum ve davranışlara girdiğinden, bir sürü çeteleşme ortaya çıkar. Susurluk, Ergenekon-davası, faili-meçhul cinayetler, sonuç alınamayan davalar, yolsuzluklar, çeteleşmeler, vs. kaçınılmaz olurlar. 

Binlerce iş-ve meslek kolu arasında bir denge ve düzen oluşturulması tepedeki bir liderin yönlendirmesiyle olanaksızdır. Bu durumda lider, entrika, tehdit, şantaj, halkı gruplara bölme, faili-meçhul cinayetler, savaşlar, vs. ile işleri yürütmeye çalışır. Günümüz toplumlarındaki bölünmüşlüğün temel nedeni bundan kaynaklanır. Tepeden belirlenen yasa ve yasaklara uymak zorunda olan halk, pasif emir-kuludur. Köy Enstitülerinin kapatılma nedeni halkın bilinçlenmesiyle, emir-kulluğu döneminin sona ereceği korkusudur. 

Oluşum deyince, parçaların birleşmesiyle ortaya çıkan yeni bir üst-sistem yapı anlaşılır. Örneğin hücreler birleşerek arı, koyun, insan gibi üst-sistem varlıklar oluştururlar. Ben toplum hayatını bu tür bir üst-sistem olarak tasarladığım için, toplum-hayatının oluşumuna liderliğin engel olduğunu düşünürüm ve gerekçelerini de Tepeye Bağlı Örgütlenmenin (TBÖ) zararları başlığı altında sergiledim. 

Bir toplum oluşturmanın temeli, tüm bileşenlerine toplumun neden gerekli olduğu ve nasıl oluşturulacağı bilgisinin verilmesinden geçmektedir. Dünyada henüz gerçek biyolojik anlamda bir insan toplumu yoktur, sadece insan kalabalıkları vardır ve sürü davranışı gösterirler. Sürü davranışı, kurt veya aslan sürülerinde olduğu gibi, belli amaçlarla, örn. avlanırken ortaklık içine girerler, ama sonra her biri kendi çıkarına göre davranır. Üyeler arasında her zaman ve her koşulda sürüyü bir arada tutan bir bağ yoktur. Halbuki gerçek toplumlarda, örn. arı veya karıncalarda, bireyler her zaman hayatları pahasına topluluğu savunurlar ve ona sahip çıkarlar. 

Toplumla sürü arasındaki fark, kimyasal maddelerde yapılan “bileşik ile karışım” ayrımının aynısıdır. Bileşik, çok belirgin kuralları, belli-sabit bir kimyasal formülü, çok belirgin özellikleri olan bir oluşumdur. Onu oluşturan öğeler, dinamik sistemler fiziğinin temel ilkeleri (SimKırKölSab ve diğerleri) uyarınca birlikte davranarak o bileşiği oluştururlar. Dolayısıyla, tüm katılımcıların yapısal-dokusal durumları, bileşiğin gerektirdiği temel davranışlara uyacak şekilde yapılmıştır. Katılımcılar yapısal-dokusal durumlarına işlenen bu özellikler nedeniyle, bileşiğin göstermesi gereken tüm davranışları otomatik olarak sergilerler. Rastgelelik, belirsizlik diye bir şey yoktur. 

Karışım ise, gelişigüzel bir araya gelmiş veya getirilmiş öğelerden oluşurlar. Aralarında birbirlerini sıkıca tutan-bağlayan bir ilişki- bağ yoktur. 

Sürüler bir lidere gerek duyarlar, gerçek toplumlar ise duymazlar, çünkü her öğenin iç-yapısallaşmasına nasıl davranacağı bilgisi zaten işlenmiştir. 

Bu nedenlerle, DOM- sistemine uygun gerçek bir toplum oluşturmanın yolu, bireylere bu temel bilgilerin aktarılabilmesinden geçer. Kendi davranışımızı düşünelim. DOM-sistemi bilgilerini aldıktan sonra, düşünce ve davranışlarımızda bir değişiklik oldu. Arkadaşların özellikle vurguladıkları üzere, DOM’dan öncesi ve DOM’dan sonrası arası bir farkındalık oluştu. 

Çoğu insan, ‘hayvan sürülerinin de liderleri olduğunu’ ileri sürerek liderli toplumsal sistemi savunur. Ama adı üzerinde, onlar sürü hayatı yaşamaktadırlar; henüz arılar-karıncalar gibi her bireyin sonuna kadar savunduğu ve sahiplendiği bir ortak yaşam sistemi oluşturmamışlardır. Sürü hayatı ile gerçek-toplum hayatı arasındaki bu farka dikkat etmenizi öneririm. Bir arı kolonisindeki her bir arı, kolonisini her zaman sonuna kadar savunur, onu sahiplenir. Halbuki sürü yaşamında, bir süreliğine bireyler ortak davranış gösterirler, ama bir tehlike anında, her biri bir yere dağılır ve sistemi savunan kalmaz. 

Sonuç: Liderlerin görüşlerine uyarak davranmak zorunda olan bürokrasi ‘simonlaşır=köleleşir’ ve hak-hukuk ortadan kalkar. Halk bilgisiz olduğundan, verimsizlik egemendir, işsizlik, enflasyon, “sana ne; bana ne, babanın malı mı?-sistemi” 

Toplum iş-ve-meslek mensupları arası ortaklık olduğuna göre, toplumsal sistem, tüm iş ve meslek mensuplarının bilgilerine muhtaçtır. Dolayısıyla, hiçbir lider, kral, sultan, bu karşılıklı ilişkinin yerini alamaz, dolduramaz. 

Halk doğal sistem bilgileriyle eğitilerek bilinçlendirilirlerse, iş-ve-meslek mensupları olarak toplumsal sistem örgütlenmesi içinde bizzat aktif rol alırlar, toplumu sahiplenirler. ‘Simonlaşma=köleleşme’ söz konusu olmadığından hak ve hukukun egemen olduğu bir sistem ortaya çıkar. 

>- Halk bilgili-becerikliyse, üretim iyidir, toplum zengin olur, devlet saygınlık kazanır. Dünya ülkelerine bakarsak, bunun böyle olduğunu görürüz. Amerika, Avrupa, Japonya gibi ülkeler güçlüdür, çünkü halkı bilgili-beceriklidir, toplum olarak üretim iyidir. Bu devletlerin güçlü olması, onları halkın eğitimine verdikleri önemden kaynaklanır. Geri kalmış toplumlarda ise, halk bilgisiz ve bilinçsiz bırakıldığından, toplumsal üretim düşüktür, dolayısıyla devlet olarak da güçsüzdür. (Toplumun yaşam standardı, en yavaş (veya kötü) hizmet veren iş-koluna bağlıdır; zira, toplumla saat işleyişi bir-birine benzer. Bir saat en yavaş çalışan dişlisinin hızına göre çalışır, ona bağlıdır. Toplumlarda da, tüm hizmetler birbirlerine bağlı ve birbirlerinden etkilendiklerinden, bir meslek dalındaki verimsizlik, tüm diğer dallara da etki yapar ve hayat standardı düşer.)  

>Her bir insan bedensel yapısına ve donanımına en uygun bir iş-veya meslek edinip, o mesleği en iyi şekilde yaparsa,  

>ve diğer insanlara da aynı yöntemi uygulamalarını tavsiye edip, karşılıklı olarak hizmet-alış-verişi içinde yaşarsa,  

> meslekler arası eşgüdümü sağlamak için de, “meslekler arası ilişkiler” konusunda eğitim görmüş meslektaşlar arasında bir meclis oluştururlarsa,
liderlere ihtiyaç kalmaz. 

Bu sistem tabandan tepeye sistemidir ve sistemin sahibi sizsinizdir. (Aynen doğa ve dünyadaki tüm varlıkların ve oluşumların sahiplerinin atom-altı-öğeleri oldukları gibi). 

>Ama toplumsal sisteminizin sahipliğini tepeye yerleştireceğiniz bir lidere teslim ederseniz, günümüzde yaşadığınız hayat ortaya çıkar. Türk-kürt-sağcı-solcu-gibi gruplara bölünürsünüz, birbirinizle kavga ve savaşlarla hayatınız geçer. Yani boşa geçmiş olur, toplumsal sistem için bir şey üretmeden yaşamış olursunuz. Karar size kalmıştır. 

Sonuç: İnsanlık on bin yıldır toplumsal sistem arayışı içindedir. Efendilerin (asil soyluların) yönetimleriyle başlanmış, monarşik-oligarşık-teokratik- cumhuriyet, demokrasi gibi birkaç aşamadan geçilmiş ve günümüze gelinmiştir. Günümüzde uygulanan particiliğe dayalı demokrasi, padişahlık-krallık gibi babadan oğla geçen otoriter sistem yerine, halkın yanlış hayat görüşleriyle aldatılarak gruplara bölünmesine dayalı iktidarı ele geçirme yarışlarından ibarettir. Böyle bir sistemin zararları yukarıda kısaca açıklanmıştır ve bir an evvel terk edilmesi gerekir. Doğru yol ve yöntemi ise, DOM sistemi bilgileri sunmaktadır. 

Bir not: Irkçılık, tarikatçılık vs. gibi gruplaşmaların yaygın olduğu toplumlarda “demokrasiden” söz edilemez, çünkü bu gruplar içindeki insanlar kendilerine ait bir görüş oluşturamazlar, lider (şeyh, ağa, vs. gibi) bir efendinin sözüne göre hareket etmek zorundadırlar. Bu nedenle, bu tür gruplaşmaların olduğu ülkelerde, seçimle iktidara gelen bir liderin “millet iradesinden” söz etmesi mantıksız bir davranıştır. Günümüz yöneticileri bunu pervasızca yapmakta, ama kimse bu mantıksızlığı onların yüzüne vurmamaktadır.
 

 
Toplam blog
: 45
: 973
Kayıt tarihi
: 14.08.10
 
 

K.T.Ü.de paleontoloji ve tarihsel jeoloji öğretim üyesiyim (Prof. Dr.). Yeryuvarında hayatın oluşum ..