- Kategori
- Gündelik Yaşam
Dostlarım ve dost bildiklerim!

Bugün 29 Mayıs 2008, 1453 yılında asırlar önce bugün Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedilmiş güzel şehrimiz İstanbul. 555 yıldır çeşitli defalar işgale uğramıştır. Son olarak Mustafa Kemal Atatürk'ün büyük başarıları ve Türk halkının gayretleri ile sınırlarımız çizilerek Dünya milletleri arasında Türkiye olarak yerimiz belirlenmiştir. Ülkemizin güzel insanlarının bir kısmı tarafından nedense fetih gününe çok sahip çıkılır da, Atatürk'ün emanet ettiği Cumhuriyet'e ve diğer ulusal bayramlarımıza mümkünse kıyısından köşesinden kutlama yapılır. Ama olsun öyle yapsınlar.
Ne mutlu Türküm Diyene!
Ne mutlu çelişkileri olmayanlara!
....
Sabah işe giderken yolcu ediyorlar, akşam gelişimi bekliyorlar. Pamuk Prenses, Körsan ve Çomar... Azıcık başlarını okşayıp hele bir de karınları doyunca uzanıp mutlu memnun etrafı seyrediyorlar.
Gerçek dostlarım.
Karşılıksız seviyorlar.
Dost bildiklerim de var..
...
20 sene çalıştım ve tam on yıl önce emekli oldum. Çalışmaya başlayalı otuz sene oldu ve hala çalışmaya devam ediyorum. Sabah 07:oo de uyanıyorum, 07:30’da evden çıkıyorum, rızkımı kazanmak için bir sürü iş zorluklarına katlanıyorum, 12 saat sonra akşam oluyor, 19:30’da evime dönüyorum. Aynı eski tempoda çalışıyorum.
Kim ve ne için?
Bilmiyorum!
…
Bir bahar dönemi 2003 yılının Mayıs ayındayız, karnında beyazı olan, kendisi minik kocaman gözleri ile çok sevimli arap bir kedi yavrusu. Eve sığınmış, gözleri çapaktan açılmıyor, öksürüyor, çok hasta. Veterinere taşıdım, ilaçlar aldım, iyileştirmeye çabaladım. Başardığımı sandım. Gözümün önünden kaybolsa arayıp bulmadan rahat etmedim. En son gözden kaybolduğunda ise hayvan nankörlüğü işte dedim, iyileşti ya kaçtı demek ki diye düşündüm. Şefkate muhtaç yavrucak sarılıp sarmalanma ihtiyacı ile kapısı açık olan çamaşır makinesinde kirli beyaz çarşafların içine sığınmış meğerse. Onu çok acı bir şekilde kaybettim. Sabaha kadar devam eden ağlama krizi, travma, suçluluk duygusu, af diledim Yaradan’a, acımı dindirecek sureyi buldum okudum. Bir psikiyatrist ve iki psikologla günüm sonuçlandı. Başka bir kedi beslememi önerdi bayan psikolog, bu olayın ardından Pamuk Prenses hayatımıza girdi. O nedenle o çok değerli, o derece de şımarık(!) tabii ki.
Ama nerden bilsin önceki olayı, o bir kedi, diyecektim ki hayır aklıma geldi, onu bana Yüce Yaradan gönderdi.
“Yaradılanı sev, Yaradan dan ötürü”…diyor, Yunus Emre
Pamuk Prenses; tam bir prenses edasıyla yaşıyor, onu sevdiğimi ve onun için her şeyi yapacağımı biliyor, sevilmek isterse sokuluyor, istemezse yavaşça ısırırken acımasızca dört ayağıyla tırmalıyor. Gün doğarken bir şeyleri düşürüyor, uyanmamı sağlıyor. Yemek istiyorsa yemek tabağını seviyor. Dışarı çıkmak istiyorsa kapının dibinde bekliyor.
Bahçedekiler yani evin dışındakiler ise daha mazlumlar, ne de olsa bahçede yaşıyorlar. Ah, Çomar’ın bir bakışı içimi okur, tek gözü olmayan (körsan diyoruz) korsan Jack Sparrow’un sevgiyle sarıldığı kolları yorgunluğumu alır.
Bir sonbahar sabahı 2007 Ekim ayı, Körsan bize sığındığında sol tarafından darbe almıştı, sol kulağı yırtılmış, sol gözü yok, sol ön ayağı patisinden koltuk altına kadar yırtılmıştı ve kemiği görünüyordu. Çomar üstüne doğru havladıkça o da sindiği yerden Çomar’a doğru ffııfflayıp duruyordu ama vahşi görüntüsünden dolayı asla bir kediye benzemiyordu. Çomar’ı uzaklaştırıp yaralı kediyi veterinere emanet etmek için çaba sarf ederken daha beteri oldu, yaralı kedi Çomar’ın kulübesine girmesiyle ikinci bir kıyamet daha koptu. Veterinere telefonda durumu anlattığımda maalesef yapılacak fazla bir şey olmadığını, doğal olarak hayvanları kendi haline bırakırsak daha iyi olacağını, çok fazla üzülmememi tavsiye etti. Ama ne çare, Çomar kulübem de kulübem diye havlayıp duruyordu. O çok fena yaralanmış ve bize sığınmıştı, bırak bir gün kulübeni kullansın nasıl olsa gider diye Çomar’a anlatmaya başladım. O da ne? Anladı galiba. O günü ve geceyi sakin ve sessiz geçirdik, ertesi sabah kediye doğru yaklaşırken inleme sesi, acısının derecesini belli ediyordu ve sakinleşmişti, başını okşamama izin verdi, bundan cesaretlenerek yarasını incelemeye fırsat buldum. Her gün bir yandan başını okşarken diğer yandan teramycin merhemi doldurabildiğim kadarıyla patisinden koltuk altına kadar yırtılmış olup kemiği görünen sol kolundaki yaranın içine yavaşça doldurmaya başladım. Acısı biraz daha diniyordu ki inlemeleri de azalmıştı. Üç haftanın sonunda derinin dikilmiş gibi birbirine yaklaşmaya başladığını kemiğinin artık kapandığını gördüm. Artık Çomar'la çok iyi arkadaş oldular.
Barınaktan alırken Çomar'ın çok akıllı olduğunu söylemişti, Asude Hanım. Pike yapan kargalardan kedilerimizi koruyor, iki ayağının üstünde yükselerek kargalara doğru havlıyor, kendi hemcinsleri dışında başka kedilerin bahçeye girmesine müsaade etmezken kendisi doymuşsa arta kalan yemeğini kirpinin yemesine izin veriyor. Çevrede saklambaç oynayan çocukları da bakışlarıyla ele veriyor. Çocuklar da onu seviyor. Geçenlerde Çomar bahçenin dışına çıkmış diye hafif bir fırça atayım dedim. O da ne ! Komşumuzun 7-8 yaşlarındaki kızı bana aynı sertlikte cevap verdi:
- O'na kızma ! O, Makbule Teyzenin köpeği !!!
…
Her zaman bahçede sığınmacılarımız olmuştur, özellikle baharda doluşur bir süre sonra kaybolurlar. Hele bir tanesi var ki, seni istemiyorum diye bir kere söyledim. Hiç gözükmemek için elinden geleni yapıyor. Gizli gizli yanaşıyor. Karanlıkta onu çağırmışsam, sevgi gösterdiğimi anlayıp uzaktan kuyruğunu sallayarak seviniyor. Gündüz ise işe giderken beklediğim servis arabasına bininceye kadar en uzakta yere yapışıp yatıyor ve ben gidinceye kadar görünmediğini zannederek öylece bekliyor.
….
Çok enteresan hikayeler var. Çok eskiden, sanırım 1990 yılı, dişi bir köpek 4 yavru yapmıştı bizim bahçeye. Ah nasıl bakarız, çok zor diye dertlendik. En iyisi bir kutuya koyup mahallenin koruluğuna götürelim dedik. Anne köpeğin, yaptığımız işlemi gördüğünü ve anladığını varsayarak karton kutunun içinde bebeklerini götürüp koruluğa bıraktık. Nasıl da güvenmişti ki bize hiç itiraz etmedi bebeklerini almamıza. Ondan sonra da bahçemizdeki çalışmamıza devam ettik. Akşam karanlığı çökmeye başlarken anne köpeğin yavrularını arama merakı had safhada idi. Bahçede çalışıp kabarttığımız toprakları eşeleyerek ağlamaya başladığında yürek dayanmıyordu. Derhal bıraktığımız karton koliyi getirip bebeklerini teslim ettik anneye.
….
Hayvanlar çeşit çeşit. Kıskanç köpek diye deyim vardır ya çok doğru. Gözümle görmesem inanmazdım.
Bir gün elimde bir lokma bir şey var, kediye veriyorum, kedi yemek için hamle yaptı, aman o da ne! Köpek, nasıl kokuyu alıp gelmesiyle kediye vermemek için dönüp yemeğin üstüne işedi sonra da afiyetle yedi.
İşte böyle, bazı insanlar gibi yediği kaba edenler var. Hayvanların da soyu sopu var.
Dost bildiklerim de var...
Bazıları ordu halinde geziyorlar. Çomar’ın yemeğini hüpletip yiyip içiyorlar, hem de teklifsiz gelip yatıyorlar bahçede.
- N’ oluyor diye sorunca da üstüme yürüyerek çemkiriyorlar.
- Zaten seni sevmiyoruz diyorlar.
Sanki ben onları çok severmişim gibi? Yedikleriniz gözünüze dizinize dursun desem anlarlar mı?
Sanmam. Çünkü onlar köpek, hem de küpe takılmış sokak köpekleri, anlamalarına imkân yok.
Ama dönüp çemkirdiler diye ben onlara alındım, darıldım, verilen ekmeğin değerini bilirler sandım, öyle olmasını bekledim, yanılmışım. Nereden bilecekler onlar insan değil ki anlasın.
Bunu daha önce neden düşünemedim?