- Kategori
- Siyaset
Dünyaya yeniden Osmanlı gibi bakmak zorundayız!...

Kafamızı Kaldırıp Coğrafyamıza ve Dünyaya bakmalıyız
Mezapotamya toprakları ve bu toprakları çevreleyen bizimde üzerinde bulunduğumuz Ortadoğu coğrafyası medeniyet mücadelelerinin en kanlı savaşlara ve aynı zamanda en büyük dostluklara, adalete, bilim ve sanata tanıklık etmiş topraklardır. Bu coğrafya tarihî, kültürel, insanî ve toplumsal değerler bakımından dünyanın en zengin ve mümbit bölgelerinden birisidir. Kadimde çok önemli medeniyetlere ev sahipliği yapmış sosyal ve siyasal roller üstlenmiştir
Son asırda bölge uluslararası yoğun bir siyasî ilgiye, daha doğrusu petrol sebebiyle egemenlik ve sömürü mücadelelerine mazhar olmuştur.
Şüphesiz savaş da barış da tıpkı bilim, sanat, ticaret ilişkileri gibi farklı insani ve uluslararası ilişkiler öğretmekte ve ciddi kazanımlar sağlamaktadır.
Savaşlar getirdiği dramların yanında belki öğretici, insanı olgunlaştırıcı yanları da mevcuttur. Savaşlar ne kadar uzun ve kanlı bir biçimde devam ederek büyük yıkımlara yol açsa da eninde sonunda taraflar barış masasına oturmakta ve toplumsal hayata; yani normalleşme sürecine geri dönmek zorundadır.
Şüphesiz esas zorluk savaş bitip de büyük acılar çekmiş insanların yeniden barış günlerine dönmesiyle başlayacaktır. Ciddi fedakârlık, sabır ve tahammül gerekir. Bu ise savaşmaktan savaşın acılarıyla yaşamaktan çok daha zordur.
Kardeşlik, dayanışma ve yardımlaşma aynı coğrafyayı paylaşan insanların vazgeçemeyecekleri ve ertelemeyecekleri kadar ehemmiyetli evrensel ve insani dinamiklerdendir. Bugün ortak bir akıl ve tavır üretmek için çok fazla saiklerimiz mevcuttur.
Özellikle ülkemizde son yıllarda yoğun biçimde boy gösteren etnik milliyetçilik sonucunda akan kan ve gözyaşı sonrasında yine paralel olarak bu bölgemize komşu Irak topraklarında yaşanan istila, kan ve gözyaşları sonrasında bölgemizde yeniden adalete, huzura ve barışa sahip olabilmek için “birlikte yürümenin” zorunluluğunu ifade eden arayış ve faaliyetlerin varlığı son derece önemlidir.
Geçtiğimiz hafta Kuzey Irak'taki Kürt Bölgesinin merkezi Erbil’de Abant Platformu ile Erbil'deki Selahaddin Üniversitesi'nin birlikte düzenlediği "Barışı ve Geleceği Birlikte Aramak" isimli konferans bölge ve Türkiye’nin geleceği açısından son derece önemli olduğunu ve tarihi bir dönemeç olacağına inanıyorum.
Fransız ihtilali sonrasında yayılan etnik milliyetçilik “imparatorluklar çağının” kapanmasına ve “ulus-devletler çağına” geçilmesine yol açmıştı.
Bu dönemde bütün imparatorluklar gibi mensubu bulunduğuz Osmanlı İmparatorluğu da tasfiye edilerek yerlerine bir çok ulus-devletler kuruldu.
Türkiye Cumhuriyeti de bu süreçte artık imparatorluk olarak yaşama şansı kalmayan bir ulusun çağın gereklerine ve tarihsel sürece uyum sağlayarak kurduğu bir ulus-devlettir.
“Ancak tarihsel gelişmeler ulus-devletlerin dayandığı temel direkler küreselleşme süreci, iletişim ve bilgi çağının getirdiği gelişmeler karşısında tahribata uğramaya başladı.
Bu süreç ülkeler arasında ekonomik ve siyasi sınırların silikleşmesine, kültürel, siyasal ve sosyal alanlarda hem farklılıkların hem de benzeşmelerin belirmesine, dünyada özgürlükçü bir temayülün baş göstermesine ve ulus devletlerin birbirlerine daha bağımlı hale gelmelerine neden oldu.Tüm bu değişim ve dönüşümler ulus devletlere derinden tesir etti ve böylece ulus devlet kurgusu elindeki imkanın ve kudretin bir kısmını başka siyasi ve ekonomik aktörlerle paylaşmak durumunda kaldı.”Vahap Coşkun
Gelişen teknoloji iletişim açısından dünyayı küçülttükçe tarihi olaylarla, mezhep taassubu ve etnik milliyetçilik algılamalarıyla toplumlar arasına örülen duvarlar yıkılmaya başlamıştır.
Özellikle yaşadığımız topraklarda yükselen duvarlar ayırımlar komşuların birbirinin kapısını çalmaz hale getirirken batı adamları bu duvaarların arkasına rahatça geçerek emperyalist çıkarlarını devşirmesini bilmişlerdir.
Türkiye’nin son yıllarda iç siyasi çekişmeler, egemenlik mücadeleleri ve müdahaleleri bağlamında yaşadığı süreç devlet kurgumuzun yeni artlara uyum sağlamakta ve değişim ve dönüşümünü gerçekleştirme noktasındaki sancılardır.
Ulus devletlerin tarih kurgusu olarak geçmişlerindeki imparatorluk dönemini “ortaçağ karanlığı” diyerek reddederek, bu dönemi atlayarak destanlar dönemini kendilerine tarihi dayanak noktası olarak aldıklarını görüyoruz.
Türkiye Cumhuriyeti de tipik bir ulus devlet olarak Osmanlı ve Selçuklu dönemini atlayarak Orta Asya’daki tarihini, destanlar dönemini tarihi dayanak noktası yaptığını biliyoruz.
Ancak küreselleşme, bilgi ve iletişim çağı etkisiyle ulus devletleri dolayısıyla Türkiye Cumhuriyetini egemenlik gücünü çeşitli siyasi ve ekonomik kuruluşlarla paylaşmak ulus devlet paradigmasını-ideolojisini daha esnek ve çağını, toplumu kucaklayan dik ve sert yanlarını yumuşak bir değişime zorlamaktadır.
Türkiye bundan 20 yıl öncesinde ulus-devlet paradigmasının etkisiyle bütün komşularıyla kavgalı içeride sürekli bir “irtica” ve “bölünme” korkusuyla hemen her vatandaşını potansiyel tehdit algılaması içerisinde gören bir devlet iken küreselleşme sürecinin etkileriyle artık bütün komşularıyla dostluklar kurarak iyi ilişkiler geliştirirken içeride ise Kürt realitesini tanıyarak devlet televizyonundan Kürtçe yayın noktasına gelmesi, dini özgürlükler konusunda ciddi adımlar atma ihtiyacı, Alevilerle yeniden barış tesisi çabaları ve bütün bu değişimi ve dönüşümü yapabilmek için yeni bir anayasa yapma çalışmaları ile yeni çağa ayak uydurma kararlılığını göstermektedir.
Günümüzde tarihi izlerimizi 5000 yıl öncesindeki Orta Asya destanlarında aramakla birlikte asıl olarak ayrılalı aradan henüz 100 yıl bile geçmeyen yakın coğrafyanıza yönelmek zorundayız.
Yaşadığımız coğrafyada ayakta kalabilmenin bir raconu var. Etnik milliyetçiliğin, kabile-aşiret törelerinin dar kalıplarını kırıp büyük düşünmek zorundayız..Eğer etnik milliyetçiliğin duygusal kalıplarıyla davranarak ulus-devlet dogmalarıyla var olmaya çalışırsak içeride kendi vatandaşlarımızla dışarıda komşularımızla çatışma içerisinde yaşamayı öngörüyoruz demektir.
Oysa Türkiye insanı, ülkesinde ve bölgesinde barış ve istikrar arıyor. Kaldı ki ülkemizin ve bölgenin de barış ve istikrara ihtiyacı var.
Türkiye, bölgede birbirine diş bileyen Kürt ve Arap milliyetçiliklerinin, mezhep taassuplarının dökeceği kanı ancak ahlakî bir önderlik vesayeti ile çözebilir. Dünyaya bu ahlakî önderlik tezi ile tıpkı bir Osmanlı gibi bakmalıyız.
Osmanlı'yı güçlü kılan adaletiydi, yani ahlakî üstünlüğü. Bölgemizin adalete ve adalet dağıtacak düzenli ve istikrarlı bir güce ihtiyacı var.Bu ülke neden Türkiye olmasın?
Neden tarihsel birikimimizi değerlendirerek “Küçük Türkiye” de mutlu olmaya çalışmak yerine “Büyük Türkiye” olarak yeniden Adalet, Barış, Huzur, Güven ve Ahlak dağıtmayalım ki?
Her türlü etnik milliyetçilikleri ve şiddeti reddeden Erbil’deki toplantıyı polemik konusu yapıp mahkûm etmenin Türkiye'ye bir faydası yok. Koskoca bir imparatorluk ben ve sen kavgası ile ve birilerinin "daha fazla Türk olmak" hülyasıyla kaybedildi.
Şimdi de, herkesi Türk yapmak uğruna koca Türkiye Cumhuriyeti'ni mi gözden çıkartalım?
Tartışılır hale gelmiş ulus devlet tezlerini tekrarlamak yerine yüreğimizdeki sıcaklığı büyütmeliyiz. Aynı coğrafyayı, aynı kültürü, aynı tarihi, aynı geleceği, kısaca ortak bir kaderi paylaştığımız Kürtleri Arapları, Ermenileri, Rumları, Çerkezleri, Sünnileri, Alevileri, Türkleri yeniden kucaklamalıyız. Onların kendi etnik kültürlerini, hak ve özgürlüklerini, inançlarını, geleneklerini, dillerini inkar edip tek tip ulus yapmaya çalışmanın bu topraklara yaşattığı acılar ve bu coğrafyanın insan kaynaklarının yer altı ve yer üstü zenginliklerinin bazı emperyalist devletlerce nasıl sömürülerek kan ve gözyaşlarımızla doldurulduğunu hala göremiyor muyuz?
Zaman daralıyor.
Türkiye’nin ve bölgemizin etnik ve mezhep kavgalarıyla daha fazla kan ve gözyaşı dökmeye artık tahammülü yok.
Artık bu kan, bu şiddet, bu kavga, bu inkar, bu gözyaşı dursun..
Çatışma ve ayrışma yerine birlikte yaşamanın yolunu bulmalıyız.Hiç bir devletin veya milletin veya bireyin bir başkasının felaketi üzerine gelecek ve mutluluk inşa etmesi mümkün değildir.Aynı coğrafyanın insanları ya birlikte kazanır veya birlikte kaybeder.
Gelin zihinlerde köklü bir dönüşüm yapalım.
Gelin yeniden göz göze gelelim ki gönül sıcaklığımız aramıza örülmüş duvarları eritsin.
Tıpkı daha önce yaptığımız gibi yeniden Adalet, Kardeşlik, Barış ve Ahlak topraklarımıza hakim olsun.
Haydi Türkiye titre ve aslına dön; dön ki yeryüzüne Adalet ve Ahlak yeniden hakim olsun…