​ Düş..(7) / Gündelik Yaşam / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 
 

Hakan Karaduman (Akdenizli)

http://blog.milliyet.com.tr/akdenizli

19 Temmuz '07

 
Kategori
Gündelik Yaşam
 

Düş..(7)

Düş..(7)
 

"Öğlegüneşi" tüm hareketli canlıları kişlemiş, yanlızca cansızlara çevirmiş yüzünü. Etraf deli beyaz, ışık; ışıl ışıl.

"Yandığımdan gönderirim" der, ne zaman batarken ona bakan olsa. "Batarken mi daha çok yakarım tenini yoksa doğarken mi daha çok?" derdi insana.
Batarken olmalı, bütün gün güneşin alnında çalışan tarlalardaki ırgatlar bilirdi; batarken güneş, kabuklaşmaya bile zaman bulamayan tenlerinde ınce bir sızı yakardı her "gün" batımında yaz aylarında...Çiçekler, ağaçlar su bekler, bırakmışlar yapraklarını, açmışlar ellerini; yağmurda gözleri; imkansız olurdu bu mevsimde; insan aradı gözleri. Küreğini alıpta sabah serinliğinde ilk suyu akıttığında sekisinden,

susuz gövdesine ilk temasın ürpertisini beklerdi ağaç.

Güneşten önce suyu köklerine almak için hareketlenirdi ağaç.

Aynı su kabından bir güneş, bir ağaç su içerlerdi; elinde küreğiyle toprağın bağrından yol açan ırgat da bilirdi bunu. Tüm hareketli canlılar dallarına sığındığında o öğle güneşinde, ağaç, yapraklarını göğe çevirirdi.

"Karpuz bekler dolabımda, ara vermeli, kuşlar da sığındılar ağaçlara" der, çıkarım yola.

Bir mezar önünden geçerim, her ağaçlara gidişimde, akşam dönüşümde.

Her yoldan geçen görsündü diye, yazmışlar taşına, "her canlı ölümü tadacaktır" diye.

Çoktandır takılır kafamda, döner durur söz.

Kaç kez canlı olabilmiştim ki kırka doğru emin olmayan ayaklarla yürüyen bedenimle? Kaç kez teşekkür ederek, şükrederek uyumadan önce keyifli uykulara dalmıştım? En iyisi saymalıydım canlı kalışlarımı. Peki ya diğerleri?

Dibe sarmalın en altına indiğimde, paradoksal yükselmeden önce, kaç kez ölmüştüm? "Kaç kez öldürüldük?" diye sormalıydım belki de.

Ya benim dışımdakiler;

kaç kez yaşayıp öldüler gitmeden önce?

Evet, yaşarken tadılacak birşey olmalı yok olmak; "hiçbirşey yoktan var olamaz, yok da olamaz" diyen tüm fizik kurallarının aksine, kaç kez yok olduk öylece?

Kaç dirildik yaşama refleksimizle?

Durmak; bir film karesinin sinematografın içinde yanarken perdede gördüğümüz kızıl alevi gibiydi.

Durduk ve sorduk;

-görünenler mi yaşayacaklarımız? geride kalanlar?

"Ne garip" dedi içinden, "halbuki ileri bir zaman için geride kalan diye sormaktalar. Yani demek isterler; geride yaşadıklarımız gibi mi geleceğin gerisinde kalanlar?

Sorular çoğaldıkça hareketler artar. Kıpırtı toprağın göğsünde; hava isyan kokar.

Şairler fark eder ilk; şiir gelecekten ayna tutar gözlerine.

Kimi şair ışığa kapılır, kimi ışıktan bakıp kındırık kapı girmeye.

Milyarlar dönüp bakarlarken şaşkın ve garip birbirlerine, haberler gelir en uzaktan; aynı gemideyiz, gidemeyiz biryere.

Öncü gönderilen gemiler evrenin sınırlarından geri gönderilmiştir, güneşten gelen haberlerde.

"Bir dua, bir son istek, bir son sözünüz var mı?" diye sorulmuş ve geri düşmüşler gemiler geriye.

Dedi;

-Hazırlanacak kitabe; elimiz sanata da, düşse acıya da.

Tüm insanlığın sıkıştığı yanlızlık dağında, en geçit vermez yerinde kalakalmıştı tüm insanlık. Ya yeni bir yol bulacaklardı; bulamadılar; ya da yeni bir yol açacaklardı; açamadılar. Hep beraber sıkıştılar.

Geri dönmekten söz edenler oldu, "yarin yanağından gayri her yerde beraber" olanlar. Yeniler istemediler, "siz kirlettiniz, siz temizleyin" dediler.

"Gemiler dönecekler, soğutmadan yelkenlerini, daralan zaman, bir çare düşünmeli" dediler.

Çaresizlik, öbek öbek, sessiz bir yılan gibi akıp durmakta aralarında.

"Yalvaralım!" dedi biri, öne fırladı, kendini feda eder gibi;

"çıkamayacağız madem işin içinden, O çıkarabilir bizi."

Yaşlı keşiş;

"Eski dualarınız durur bende" demedi miydi? Demedi mi, hatta "siz hep kendinize istersiniz" diye,

şimdi hangi yüzle?"

Demirin eridiği öğle sıcaklarında Arap çöllerinde tutuştu ateş.

Kör kuyuları ateşledi, parlayarak fırladı ateş,

Ne eksik ne fazla; bekleyendi ateş

Yanığı güneşten olanlar ayrıldılar, açlıktan ölen bebekler de,

Yetmişinde çınar ağacı dikenler de,

Beyaz kalanlar, yani; en son kirlenenler de

karşılıksız verebilenleri de bu tarafa çağırdılar,

ellerini yüzlerine ayna yapanları da..

benciller, çıkarcılar, halk düşmanları, ruhlarının köleleri kaldı

zaten onlar farkında değildiler, zaman ne kadar kaldı.

Arkamızda ateş, önümüzde geçit vermez dağlar, bulutların arkasında güneş

"ya bir yol bulacağız" dedi yaşlı keşiş, tepelerin ardı güneş

başka çare yok, Hannibal gibi, yeni bir yol açacağız insana eş.

Az önce göle atılan taş, denize düşen göktaşı,

dağlardan koparacağız belki taşı;

bir kitabe hazırlayacağız, bir kelam verecek her düşünen insanın başı

hep birlikte yazacağız son yakarmamızı,

kitabemiz ateşten olacak belki, bakacak bize naşı

yada kadere yazacağız alınyazımızı"

küreğini toprağa saplayan emekçi ırgat;

"ne garip dedi, ne garip,

ben yanarım, o yanar, ama hala yanacağım, öyle mi?..."

azığını yaşlı dut ağacındaki kuşlar yediğinde öğleydi.

sağlıcakla kalın...

not: fotograf, sevgili Pirmete'nin objektifinden.

not: seçkim...

http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=52211

 
Toplam blog
: 470
: 551
Kayıt tarihi
: 28.08.06
 
 

Ateşten denizleri mumdan gemilerle geçmeye" benzer hayatımız. Mutlaka mavi gökyüzü görünecektir. Gid..