Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

29 Ocak '08

 
Kategori
Gündelik Yaşam
Okunma Sayısı
556
 

Düşünüyorum o halde mutluyum!

Düşünüyorum o halde mutluyum!
 

Bazen ömrümüz boyunca tek fasıldan yana bir yürek koyup köşemize çekilip ağlamayı tercih ederiz.

Aydınlığı, karanlığı, rüyayı, arzuyu bir kapını arkasına atar, çaresizliğe ana kucağı gibi yapışırız.

Mutlu iken korkma becerisini; korkar iken yalnız kalma becerisine kendimizi lâyık görürüz.

Yazlık sinemalarda oynayan kırışık siyah beyaz filmler gibi eskidiğimizi hisseder, bütün güneşlerden kendimizi, hayatımız pahasına koruruz.

Kenara köşeye fırlattığımız ya bir başkasının mutluluğu ya da sahip olmaktan korktuğumuz kendi mutluluğumuzdur.

İki sevgilinin arasına giren en müstesna meziyet gibi hayatla aramıza; kırılmayı, ezilmeyi, terk etmeyi koyarak kolaylıkla yaşamayı tercih ederiz.

Acıyı, öfkeyi sırtlanıp yaşamayı bir başka bahara ertelemek gibi, her sevgimizi nefret ederek uzaklaştırıyoruz kendimizden.

Rahat durmayı, hayaller kurarak gülmeyi ne yazık ki beceremiyoruz. Hiç kimseyi aramadan, sevdiklerimizi dahi düşünmeden ayrık otu renginde açmaya çalıştık.

Her giden her gelene posası çıkmış bir dünya bırakmış. Yeni aklı selimler bütün çiçeklerin kokusundan habersiz rakı şişesi içinde balık olmaya çalışmış.

Mevsim öbür elbisesini giymek üzere ki sayemizde ayağa kalkıyor.

Hangi mekânlarda , hangi ormanın derinliklerinde kaybettiğin saadeti arayacaksın ey insanlık!

Zamanında, kıvamında verilen şu “hayat denen armağanı” şimdi aramanın sırası mı?

Ayaklarının ucundan kaçırdığın neşenin eksikliğini ne zaman fark ettin?

Tutacaktın sımsıkı tokalaştığın eli. Uçacaktın korkmadan Tanrıya.

Her zaman kaçacağımız bir korkuluk olacak mı?

Her zaman içine gireceğimiz sesimizi dahi çıkartmayan karanlık mağaralarımız bulunacak mı?

Daima sıkıntılarla hoşbeş olmamız söyle biraz da başkaları için yaşamamızdan, onlar için nefes almamızdan değil mi?

Ne zaman vazgeçeceğiz “ben”lerimizi “sen”lerde aramaya?

Kendi cehennemimizden çıkmak için daima başkalarının gözüne bakacağız.

Başkaları için mi erdemli olmayı kabullenmiyoruz...

Düşüncelerimize karıştırdığımız yabancı suları yüreğimizden atıncaya kadar hep hapis kalacağız kendi içimizde.

Bilmeden yaşamayı, görmeden reddetmeyi kendimizce kabul edip; bir o kadar kendimize eziyet edeceğiz.

Düşünce yerine didişmeyi daha kaç kez kendimiz için gerekli kılacağız.

Sevmekle acı çekmek. İkisinin ortasında silik ağaçlar gibi yapraklarımızı dökmekten vazgeçmeyecek miyiz?

Anna Karinna kadar sevebilmeyi cesaret verici bulmuyoruz belki de.

O, tiren raylarının üzerinde ölümü beklerken hâlâ sevmeyi düşünüyordu.

Karabasanlarımızı yanımıza alarak en yüksek erdemi kendimizden neden saklıyoruz?

Sartre gibi bu dünyaya yabancı olduğumuzdan mı, ötekilere sırtımızı dönmüyoruz?

Oysa Asistoteles, <ı>“Mutluluk kendi kendine yeter.” der.

Kendimizi gerçekleştirememekten korkuyoruz.

Kendi başımıza olmaktan kaçıyoruz.

Bize sevgiye götürecek köprülerden birer birer kurtuluyoruz.

Her gidişimizde kendimizden bir dünya satıyoruz unutacağımız yarınlara.

İçimizdeki fanusun tutsak şehirlerine kendimizi çivileyip yalın ayak günahlarımızı çekiyoruz.

Yunus’un şu dizesi neden bize yeni şeyler yaratma aşkı vermiyor?

<ı>“Bunca varlık var iken gitmez gönül darlığı.”

<ı>

Neden, bir volkan gibi yakmıyor bu şiir bizi?

Dertlerin kesafetinden bizi sıyıracak güce sahip bu büyüye kendimizi bırakmanın zamanı gelmedi mi?

Aşkı fütursuzca yaşayacağımız hayallere dalmanın zamanı geldi artık.

Her âşık olduğumuza, sevmenin yeni bir şey olmadığını anlatmalıyız. Öğretmeliyiz zamanı ve yenileri.

Geçmişi silmeliyiz ebediyet aynası ile. Dokunabilecek kadar yüreklerdeki sancılara yanaşmalıyız.

Kabul edelim/etmeliyiz yeni mevsimleri.

Dinlemeliyiz Tanpınar’ı hüzünle, iç çekişimizden uzak:

<ı>Neye yarar hatırlamak

<ı>Neye yarar bu cılız, ışıklı bahçelerde.

<ı>Hatırlamak geçmiş şeyleri,

<ı>Bu beyhude akşam bahçesinde

<ı>Kapanırken üstümüze böyle

<ı>Zaman çemberi.

<ı>

Ne yaşadığımız anı ne de geleceğimizi biliyoruz.

Kabul etmeliyiz kendimizi sıkboğaz ettiğimizi. Anlamalıyız, evet anlamalıyız beyhudeliği.

Bilmeliyiz sevmenin bencilliğini. Ayağa kalkıp haykırmalıyız. Yaşamı çıldırasıya göğüslemeliyiz.

Veresiye duygulara tepeden bakıp, kırmalıyız kendimizi esir ettiğimiz zincirleme duyguları.

Bırakın, bütün yabancılar size vurgun dursun.

Bulaşma zamanı onlara geldi.

Yaramalısın tüm arzunla göz kamaştıran sevdaları. Her dökülenin tadında saklı duran aşkların yanınızda kaldığını anladığınız sırada doyduğunuzu göreceksiniz.

Ölmek için değil, yaşamak için düşünmelisin.

Seni aldatanın aldatma şansını azaltacak kadar düşüneceksin.

Unutmak kadar sevmeyi.; ağlamak kadar gülmeyi düşüneceksin.

Erdemin bir şeye ulaşmak için gerekli şartlar olduğunu öğrenmelisin.

Ve Kant’a, Stinner’e Aristoteles’in sözünü hatırlatacaksın:

<ı>“En yüksek anlamda mutluluk, düşünerek yaşamaktır.”

<ı>

Ve söz vereceksin bir köprüden geçerken bütün ışıklara.

Yarının loş anında esmer tenli bir kıza dokunacak kadar rüzgârı ödünç almalısın güverte kanatlı denizden.

Bence hayatı yakalamayı kendine dert etmelisin.

Sancının peşinde koşan sanatçılar gibi süslemeye başlamalısın hayallerini.

Gündelik basit düşüncelerin geçer akçe olduğu yerlerden kendini sıyırarak aşkların pirim yaptığı mekânlara sokulmalısın.

Her zaman doğuşu özlemelisin.

Tatmalısın yeninin hafiflik kokan hoşluğunu.

Başkasının bilmediği bir yere koşup gerçek bilmeceyi çözmeliyiz.

Yunus’un dediği gibi:

“Her dem yeni doğarız bizden kim usanası.”

Sevmeliyiz her an hayatı, çıkmalıyız korkularımızdan, şiir gibi arınmalıyız...

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 35
Toplam yorum
: 27
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 791
Kayıt tarihi
: 08.06.06
 
 

Eğitmen ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster