Tutkularımız / Gündelik Yaşam / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

30 Ocak '08

 
Kategori
Gündelik Yaşam
 

Tutkularımız

Tutkularımız
 

İnsan kendini bir kere tutkularına kaptırmaya görsün, elinde avucunda ne varsa tutkularını krallar gibi yaşatmak için kullanır; bir şenlik edasıyla söz geçiremeyeceği duygularına yeşil ışık yakıp yol açar.

Gel, sen, sar bedenimi, körelt duygularımı, insan olmaktan, yaşama küsmekten zevk almayı öğret, deriz.

Bazen yaşayışımızla bazen beden dilimizle bunu belli eder, önümüze çıkan “gülümseme” engel(!)lerini aşmaya, balyozla yok etmeye çalışırız.

Ağlamayı, hislenmeyi, acıyı, çaresizliği, yalnızlığı başucumuza yerleştirip sinirlenmelerimizi naralandırırız.

Oysa, insanı zehirleyen kontrol altına alamadığı tutkularıdır.

Bedeni bir ağ gibi saran tutkularımız, yaşamdan haz almamızı, her gün bir sonraki güne erteler, bu günü de hafakanlar, mutsuzluklar içinde geçirmemize neden olur.

Sizin yapacak hiçbir şeyiniz yok. Hele bedeniniz tutkular tarafından sarıp sarmalanmışsa…

Hüznün ana kaynağı, sandığımız gibi insanın dışındaki “her şey” değildir.

Hüznün ana kaynağı insanın kendisidir, beni’dir, içidir.

Para verip de hüzünlenen görmedim, duymadım.

Gider bakkaldan ekmek alır gibi tutku satın alırız.

Bedava olan her şeye çok çabuk ulaşırız. Ulaşmak için kendimizce sebebimiz çoktur.

Bedenimize eza veren tutkular nerden geliyor dersiniz?

Parayla satılan bir şey olsaydı, düşünüp taşınırdık.

İnsanın dışında olmayan hüznü, içimizde bir yerlerde aramalıyız.

Dış dünya ilen iç dünyanın güle eylene gezecek zamanları olmayabilir.

Hele otuz bin günlük kısacık hayatımız bize toleranslı davranıp en sevdiğimiz zıpzıplarla kırda piknik yapmamıza izin vermez/vermeyebilir.

Ah şu tutkular! Tedavisi zor hastalıklar kadar zahmetli onu yok etmek.

Çeşit çeşit tedaviler uygulayarak, yıllarca mücadele ederek tutkuların kara lekesini üzerimizden atmak gerekiyor.

Hele gülmeyi beceremiyorsak daha da elzem olanı tutkulardan arınmaktır.

Evde, sokakta, işte, okulda ilh. Kendilerini tutkularına kaptıran nice insanlar var.

Kimisi hislerini, kimisi, düşüncelerini, kimisi hayallerini, kimisi umutlarını, kimisi cesaretini, kimisi benliğini tutkularının emrine vermiş.

Bir kale gibi amansız kuşatılmışız.

Tutkuyla karışmış sular içip frenliyoruz hareketlenmeyi.

Yürümeyi çok görmüşüz kendimize. Elimiz, ayaklarımız, dilimiz en değerli yanımız. Zincir çekmişiz uzuvlarımıza.

Ne kadar da çok sevmişiz kaybolmayı, ufalmayı.

Umudun mu kalmadı. Otur şiir oku, otur umutlanmayı öğren, kitabı aç çoğal.

Heyecanının esiri olma. Sinirlerini gevşet, kazdığın kuyuya düşme, attığın oklar seni bulmasın, hedefini bulsun. Bağır, çağır, koş…

Montesguieu. “Bir saatlik bir okumanın dağıtamadığı hiçbir üzüntüm olmadı.” demiş.

Neden eziyet çektiriyoruz bedenimize…

Bir saat kadar yürüyelim. Göreceksiniz hiçbir üzüntünüz olmayacak unutamayacağınız. Denize bak. Daha da uzağa bak. Ufka bak, gör ne kadar küçük olduğunu. Yıldızlara bak, say sayabildiklerini. Tut ellerinden gezmeye çık onlarla. Boşalt enerjini…

Geçenlerde dünya evine girecek bir arkadaşımla konuştum.

Sıkıntılarından bahsediyor. Baskı altındaymış. Herkesin sorunları olur, her evlilikte sıkıntılar karşına çıkar.

Bu sorunlar, sıkıntılar uzayıp gitmez. Bir yerde mutluluğa dönüşecek. Bunu o da kabul etti.

Evleneceği güne kadar artık sıkıntısı olacağını biliyor. Bildiği için de mutluluğun kendini beklediğini görüyor.

Hüzünlenip kendini çileden çıkarmıyor.

Hüzün denen sarhoşluk, ancak iradenin sıfıra yanaşması halinde şahlanıyor.

Elimizde oyuncağımız alınıyor, hüzün.

Hastalığımız nüks ediyor, hüzün. Paramız yok, hüzün. Ailemizden ayrılmışız, hüzün. Sevgilimiz mi yok, al sana hüzün…

Gidiyor. Tutkular almış başını gidiyor. Nereye kadar gidecek bu nankör illet?

Alain, hastalığa katlanır gibi hüzne, acıya ilh. Katlanmamız gerektiğini söylüyor.

Ancak bu sayede bir sürü lakırdıyı bir yana itebilirmişiz.

Kederimizi bir karın ağrısı gibi görmekten başka yapacak bir şey yok…

Ancak bu sayede tutkulardan bir nebze olsun kurtulabiliriz.

Önce kabullenip, sahiplenmeliyiz sevmediğimiz yanlarımızı.

Sonra kuşatılmışlıkların üzerine gidip, çullanmalıyız tutkuların üstüne.

Almalıyız dizginleri elimize.

Her hüznü, acıyı, hisliliği, çaresizliği iradeyi hale getirip öyle döndürmeliyiz yüzümüzü güneşe, tutkulara.

Bırakın açığa çıksın tutkularınız.

İzin verin sevmediğiz yanlarınıza.

Varsın Donkişot olup saldırsın korkularına...

 
Toplam blog
: 35
: 799
Kayıt tarihi
: 08.06.06
 
 

Eğitmen ..