​ Dut ağacından düşen... / Gündelik Yaşam / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

19 Temmuz '07

 
Kategori
Gündelik Yaşam
 

Dut ağacından düşen...

Dut ağacından düşen...
 

Kayseri, il merkezi olarak tüm Türkiye’de “Düz” bir coğrafyada kurulu bulunan tek ildir. Bu söylemime, birçok kişi “Hadi oradan, Konya var” diyebilir. Ancak, Konya ilinin en merkezinde “Alâeddin Tepesi” var ve bütün Konya bu tepeye doğru tırmanır. İşte Kayseri il merkezinde böylesi bir tepe bile yoktur. Gerçi şimdi “İl Merkezi” oldukça büyüdü ve yakınlarındaki eski “Köy”ler de merkeze dâhil olunca bazı “Yokuşlar” ortaya çıkmadı değil. O nedenle giderek “Düz şehir” olma özelliğini de kaybedecek gibi…

Hele sabredin bakın ne anlatacağım bu girişten sonra. Hani “Dur ağacına nasıl çıkılır” demiştik de içinde de “Duttan düşen…” demiştik ya… İşte dut ağacından düşene ne olur, ona geleceğiz.

Taban yerleşimi itibariyle “Düz” olan Kayseri’nin bir tarafında ünlü “Erciyes Dağı” vardır. Yıllardır tepesinde “kar”ı erimeyen… Ve çevresi de yükseltilerle çevrilidir. İşte bu nedenle Kayseri, yaz mevsiminde Adana sıcağı ile kış mevsiminde de Erzurum soğu ile yarış halindedir. Ne yazın sıcağına dayanılır, ne kışın soğuğuna yetergâh olur…

Erciyes dağı nedeniyle de eteklerindeki toprak yapısı da “Tüf” olup, bu yapı susuz tarıma ve özellikle de bağcılığa elverişlidir.

Gelgelelim, daha önce başka yazılarımda da belirttiğim gibi, Kayseri’liden ziraatçı olmadığı için, buradaki bağcılık olanaklarını “Zevk için üzüm yetiştirme”de kullanmış, böylelikle Yazın sıcağından kaçmak için Erciyes dağının etrafında oluşturduğu bağ evlerinde serinliği yakalamaya çalışmıştır.

Eski bağ evlerimiz de, bugünküler gibi (Yenileri gidip görenler bilirler) görgüsüzlük örneği evler değildi. İhtiyaca göre yapılmış evlerdi. Düşünebiliyor musunuz, serinlemek için “Yayla” gibi yere gideceksiniz ama yaptırdığınız evin bir veya birkaç odasına “Klima aleti” koyacaksınız. Bunun adı sizce nedir?

Konumuza dönecek olursak, bağ evlerimiz ihtiyacı karşılayacak “Yazlık” evlerdir. Genellikle “Tek” katlı bazen “İki” katlı ama hemen her yeri “Köşk, alacık, ötme” gibi bir ya da birkaç yanı açık olan bölmelerden oluşur. Duvarları kara taştan ve olukça kalın inşa edilmiştir. Belki bir, belki de iki odasının her tarafı kapalı. Kalkın duvarlar sayesinde sıcak içeriyi etkilemez, her tarafının açık olması sayesinde de rüzgârın getirdiği serinlikten her an yararlanma olanağı vardır. İçinde mutlaka bir su kuyusu vardır. Kışın kar yağdığında gelinir ve o kuyu ağzına kadar tıka basa kar ile doldurulur ki, yazın bağa göçünce hem içme suyu, hem diğer ihtiyaçlar için kullanılacaktır. Bu kuyunun içinde kar, bir yaz mevsimi tamamen eriyemediği için, içine ip ile sallandıracağınız et veya benzeri bozulacak yiyecekler için “Buzdolabı” görevini de görür.

Ayrıca bir de “Atlık” vardır. Akşam bağa gelirken kullanacağınız atın veya arabanızın atının gece bağlı duracağı yer. Eşek ve katırlar için böyle bir yere gerek yoktur. Nedense!...

Bağ ve evlerinin şehre en çok uzaklığı yaklaşık 15 kilometredir. En yakını ise beş kilometrenin altında değildir.

Ve…

Eski olanaklar çerçevesinde bu günkü gibi her aklına estiğinde gidilip gelinecek yerler olmadığından Mayıs ayında bağa göçülür, Ekim ayı sonunda Kasım başlarında da dönülür.

Tabi bu nedenle ev ahalisi bağda kalırken, erkekler de işlerini devam ettirmek için her gün şehre gelir giderler. Araçları da bağın yakınlığına ve maddi imkânlara göre değişir.

Yaya gidip gelebilirsiniz. Tabi yakınsa, eşek bile alacak kadar imkandan yoksunsanız…

Eşek, katır ve at olabilir… Eşek, en fukaralar içindir. Katır, orta halliler için. At ise varlıklı ve zevk sahibi olanlar içindir. At arabası, yani “Fayton” denilen araç ise, hem zengin olacaksınız hem de “Ağa” nın tembeli…

Özetle, kadın çoluk çocuk bağda otururken, siz günlük gelip gideceksiniz.

İşte bu nedenle Kayseri’de bir deme vardır…

“Herif ile eşek çeker cefayı, avrat ile it sürer sefayı” derler.

Çünkü ailenin “Anası” konumundaki eş ve çocuklar bağdadır. Gündüz ve gecenin koruyucusu “İt” de bağdadır. Yalnız, adam ile eşek, sabah gider akşam gelir. Hem de her gün…

Peki, bağda kalan ailenin anası rahat mıdır ki “Sefa” sürsün? Hayır değil elbette. Ana, hem çocuklara bakacaktır, hem yemek yapacaktır, hem bulaşık yıkayacaktır, hem de iki güne bir sabah erkenden, geceden hazırladığı hamurla bazlama pişirecektir. Çünkü şehirden bağa ekmek taşımak “Ayıp”tır. Bütün bunlarla beraber “Sabah gaflesine” (Öğlenden önce vaktinde) Fitnan hala (lara) gile, “Öğle gaflesine” (Öğleden sonra vaktinde) Hatcala (Hatice Halalara) gile, “Akşam gaflesine” (Akşam evin erkeği bağa gelinceye kadarki vakitte) de İmine (Emine’lere) gile gidecektir. Bu son vakit, genellikle evdeki “Genç gelinlerin” kendi aralarında kaynanayı çekiştirme saatidir.

Bu arada anaların en dikkat edeceği işlerin başında, yaramazlığın binini bir paraya satan “bebeler” ile uğraşması gelir…

Çünkü…

Bağa göçtükten sonra ilk üzerine çıkılacak meyve ağacı da “DUT” ağacıdır. İlk meyveyi o verir. Hemen herkesin bağında dut ve dolayısıyla da ağacı da vardır elbette... Zemin temiz topraktır. Dolayısıyla Kayısı, meyve vermeye başladığında üstüne çıkmaya gerek yoktur genelde. Olgunlaşınca dibine düşer ve toplanır, yıkanır yenilir. Ama DUT öyle değildir. Narin meyvedir. Altına dökülünce de toplanır yeniler ama üstüne çıkıp yemek daha zevklidir.

Evden taze bazlamanın üzerine sarımsak veya çaman (Çemen) süren, soluğu DUT ağacının tepesinde alır. Elbette bir uçtan bazlama yemek, öteki taraftan dut toplamak kolay olmadığı için de, dut ağacından düşerek kolunu bacağını kıran çocuk sayısında belli artışlar gözlenir.

Bu şu demektir…

Çocuk, kolu bacağı kırık, alçı içinde evde yatarken, ananın sabah, öğle ve akşam gaflesi (Seferi) kadın oturmalarına gitmesi mümkün mü? Ki, öğlen gaflesi oturmalarda “Kadın” olarak bütün gösterişini de ortaya koymak durumundadır. Diğer oturmalar, genellikle her dakikalık yakın oturmalar olduğu için önemli değildir ama ya o öğle gaflesi…

Çocukların sağlık durumunun iyi olması ve özellikle de kırık çıkık yönünden bir sakatlık çıkarmamaları gerekir.

Gerekir de “Dut ağacına çıkmayı” nasıl önleyeceksin?...

İşte bütün düğüm burada…

Analar, bebelerine “Sakın dut ağacına çıkma, dut ağacından düşen eşek olur…” diyecekler ve çocukların dut ağacına çıkmasını önleyecekler. Ya da önlediklerini sanacaklar…

Peki, çocuklar bu işe kanar mıydı?

Hem de nasıl, ödleri kopardı “DUT AĞACINDAN DÜŞERSEM EŞEK OLURUM” diye… Dahası, akşama kadar ne kadar “Suç” işlerseniz babanızın haberi olurdu. Peki, ananız mı söyledi suçunuzu babanıza?

Yooo…

O ağaçların üzerine tüneyen ve sabahtan akşama kadar sizinle arkadaşlık(!) eden, kuşlastiğiniz ile peşlerine düşüp canlarını yaktığınız kuşlar ne güne duruyor!...

İşte böyle dostlar… Dut ağacından düşmeden dut yemek nasip olsun hepinize de. Ama korkmayın, kırık çıkık dışında bir şey gelmez başınıza…

19 TEMMUZ 2007

 
Toplam blog
: 1104
: 918
Kayıt tarihi
: 28.01.07
 
 

Emekliyim ama “Tekaüt” değilim. 1961 yılından beri değişik “Anadolu” gazetelerinde yazdım. 1984-8..