- Kategori
- Gündelik Yaşam
E-günlük zeka ölçümü yapıyor...
Evet çok sayın, çok değerli, çok sevgili, canım e-günlüğüm. Bu gün açılışı Oxford üniversitesinin bir araştırma sonucu ile yapıyorum. "Ormanlar kralı aslan güçlü olabilir fakat bilim adamlarına göre, kaplanlar yırtıcılar arasındaki en zeki hayvanlar mış..."
Cevap veriyorum: Hiç farketmez. En aptal sandığımız hayvan bile "insan" denen canlıdan daha zeki... Bildiğim çok şeyi onlara borçluyum. Onlardan öğrendiğim kadar hiç bir insandan öğrenmedim... Siz hiç bir başka canlının insanlar üzerinde araştırma yaptığını gördünüz mü? Göremezsiniz... Aralarına düştüğünüzde açlarsa sizi yerler, değillerse yüzünüze bile bakmazlar... Bir çoğu aç olsa da ilgilenmez. Büyük bir çoğunluğu ise sevgi doludur, sizinle dost olmaktan başka hiç bir girişimde bulunmaz... İnsanın zeka engelli olduğunun en belirgin özelliği ise "en zeki" kavramını araştırması ve kendi içinde zeka testleri yaparak bir yerlere varmaya çalışması. Henüz zeka'nın ne demek olduğunu bile kavrayamadan "zeka" dan bahsetmek ne kadar zekice olabilir ki? Benden tavsiye: Akıllı olanın zekası, eninde sonunda yerine oturur... Mısır piramitlerini bütün sinekler, fareler, karaböcekler, karıncalar, termitler, örümcekler, kuşlar çözdü, insan halen çözemedi... Okyanusların gizemli ve bilinmeyen yerlerinde bir sürü canlı yaşıyor ama insan henüz "yahu buralara nasıl ulaşırız" diye düşünüyor. Zeki ya!!! Hatta çocuklarının adını bile "zeki" koyarlar, en azında adı çağrışım yapsın diye... Kimse bana insanoğlu "zeki yaratık" dedirtemez... (demedim yazdım)
Hatta tıbbın bir zekasızlık örneğini vereyim. "Ceryan" halk dilinde böyle geçer. Ceryanda kalmak, ceryan yapıyor gibi kullanılır. Bahsi geçen şey "ara rüzgar" veya "güçlü esinti" dir. Rüzgar değildir, fırtına değildir. Ne olduğu bilinmeyen keskin ve yaz ortasında bile olsa soğuk veya ılık bir esintidir. Bu esintiye maruz kalanlarda genellikle "tutulma" denen rahatsızlık meydana gelir. Yine eskiler "yel girmesi" derler... İlerleyen tıp ilaç da verse, iğne de yapsa bu tutulma en az dört gün, en çok on beş gün sürer. Çünkü vücut yapar ve vücut onarır dinamiği geçerlidir... Annem klima yüzünden hastalanmıştı. Türkiye'nin hatırı sayılır profesörleri Anne'mi bir sürü cihazlara soktular. Eve gelip muayene ettiler. Diplomaları ve kariyerlerini korumak adına bir şeyler söylediler. Kansızlık, mikrobik, şeker, tansiyon, kollestrol, demir eksikliği, demir fazlalığı gibi zırvalardan söz ettiler. Düzinelerce ilaç yazdılar. Annem bir türlü iyileşmiyor du. Annem teknoloji harikası(!) klimanın ceryanından çarpılmıştı ve vücudu dirençsiz kalmıştı. Hiç bir şeyi yoktu. Tutulma dışında bu masum esinti bazan vücudu kompla ele geçirir ve organlarımızın büyük bir kısmının işlevini yavaşlatır. Bu yüzden kişide halsizlik, baş dönmesi, göz kararması, bayılma, üşüme, ateş, terleme gibi belirtiler olur. Bu belirtiler bütün hastalık belirtilerine benzese de kişi kendi kendine geriye gidip düşündüğünde asıl nedenin ne olduğunu bulabilir. "İki gün önce çardağın altında hava sıcak olmasına karşın çok güzel serin serin oturmuştuk" diye düşünüp aklına gelmesini sağlayabilir. İlk vaka Annemin, ikinci vaka bayan arkadaşımın başına geldi. İş yerimizin yan tarafında "doğa'nın kliması" dediğim yer de oturmamasını söylediğim halde oturdu. Uzun süre bir şey olmadı ama, sonunda olan oldu. Artık tecrübeliyim. Anında teşhisi koydum ve bakıma aldım. Üzerine kaynar su dökülmesinin başlıca sebebi de buydu. İlk akşam üşüyüp, ateşlendi. "İşte vücut mesajını attı" dedim. Hemen mesaja cevap verip babaanne tedavisi uygulamaya başladım. Şimdi iyi ama daha da iyileşmesi gerekiyor. Bu yüzden istirahat etmesi gerek.
Merhaba e-günlüğüm; sen sen ol, masum esintilerden uzak dur. Ne demiler: "elektrik ceryanı öldürür, hava ceryanı süründürür..." (kim demiş bilmiyorum)
Bundan on yedi sene önce bir maymunum var dı. Adı Elizabeth... Sıcak ülke hayvanı ne de olsa. Bir gün hava çok sıcaktı ve camları açtık. Hayvancağız yedi bitirdi kendini, yerinden çıkardığımda, kucağımdan hiç inmeyen hayvan evden çıkmaya çalıştı. Bir anlam verememiştim. Bir ara asabileşti ve beni ısırmaya çalıştı. İşte o zaman "bunda bir iş var" dedim. Camları kapattım ve bir süre sonra Elizabeth sakinleşti. Üç gün sonra hastalandı. Ama nasıl hastalanma. Yerinden kalkamıyor, salya sümük bir vaziyette. Ateşi yükseldi, hiç bir şey yemiyor. En sevdiği üzüm, kuru yemiş çeşitlerini veriyorum (muz'a ilgisi söylendiği kadar değil) ııh. Hayvan perişan. "kendi hastalığının ilacını doğada bulabilen yegane hayvan olarak bunu Elizabeth'e bırakmalıyım" dedim ve akşam üzeri, bir menü hazırladım. Soğan, limon, sarımsak, kabak, havuç, üzüm, muz ve kabuklu fıstık (çok sever) çeşitlerini odasına önüne ayrı ayrı koydum. Anında soğan'a sarıldı elma gibi yemeye başladı. Bütün ev soğan kokmuştu. Ardından limonu kabukları ile yiyip bitirdi. Deneme sırası içeceklere gelmişti. Vişne suyu, şeftali, kayısı, elma suyu ve bildiğimiz "su"... Hepsini dizdim önüne ve sadece su içti. Üç gün, günde üç öğün hizmet etmiştim ona. Dördüncü gün biraz iyileşir gibi oldu, ateşi düştü, elime sarılıp, kucağıma gelmeye başladı. Bir hafta sonunda yine eski haline dönmüştü... Sarıldık, öpüştük ve oyunlar oynadık. Artık eskisi gibi benimle rakı içebiliyordu. Çok mutlu olmuştum.
Maymunuma ne mi oldu? O sene oğlum oldu ve kıskançlık krizlerine girdi. Oğlumu değil, o'na bizim bakmamızı kıskandı. Kendisi bakmak istiyor du... Ben de o'nu hayvanat bahçesine, arkadaşlarının yanına bıraktım. İki doğum yaptı ve çok mutluydu.
İşte o gün, bu gün ceryanda kalmaktan çok korkar, masum esintilerin hiç masum olmadığını çok iyi bilirim. Tıp biliminin tespit edemediği, hatta "kuş gribi", "domuz gribi" teşhisi koyduğu hastalıkların bir kısmı emininm ki masum esinti...
Değerli e-günlüğüm; Eski anılarla sayfanı ağrıttım (sayfa o'nun baş'ı oluyor) kusura bakma.
Dün akşam yine iş çıkışı hasta bakıcı (erkek hemşire) kimliğime bürünüp, görevlerimi başarı ile tamamladım. Herkes iyi. Boss'un yemeğini verip çıkardım ve ben de bahçeye çıktım. Hava oldukça serindi ve "masum esintilere" maruz kalmamak için bir hırka alıp öyle oturdum. Ona rağmen "nezle" şeklinde şifayı kapmışım... "Saman nezlesi" derler buna... (neden öyle derler bilmem) Şimdi bir de ben eklendim onca işin arasına. Bir de bana bakmam lazım. Başa gelen çekilir, ne yapalım bana da bakarız... Hastalanıp yatmak gibi bir seçeneğim asla yok. Ben dünya'ya herkese bakmak, iyileştirmek için gelmişim.
Sabah yine erkenden kalkıp, kahvaltımı yaptım, arkaaşımın pansumanını yaptım ve Linda ile iş yerine geldim. Arkadaşım yatmaktan sıkılmış olacak ki o'da geldi. Eh biraz rahatladım tabi. On elli, on ayaklı pozisyonumdan kurtulacaktım.
Arkadaşımın geldiği iyi oldu. İşler erken başladı bu gün. Biraz hareketlilik var do öğlene kadar. Öğle yemeğimi yedikten sonra önceden broşür bıraktığım biri aradı ve böylece bir abone daha yapmış olduk.
Akşam saatlerine kadar ara ara da olsa siparişler oldu. Bir abonemin daha tatilden döndüğünü öğrendim. (sipariş verdi) Demek ki beni çok yorulmasın, sıkışmasın diye parti parti geliyorlar. Ne kadar anlayışlı abonelerim var...
Boss ishal olmuş iki kez beni çağırdı (ağlar gibi bir havlaması var, iş yerinden duyuluyor ve gidip salıyorum) gittim ve o'na da yardımcı oldum.
Yemeğimi yedim ve şimdi gidiyorum. Bu gün normal zamanında yazabildim nihayet... Yarın yine yazışmak dileği ile e-günlüğüm. Hoşçakal.
Biliyor musun: Anket sorularından biri de şuydu: ‘Kendi döneminizden bir hekim arkadaşınıza anne babanızı emanet eder misiniz?’ Çıkan sonuç çok vahim. "Sadece yüzde birimiz ailemizi tam güvenerek, aynı dönemde mezun olduğumuz hekim arkadaşına emanet ediyor..." Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi 2008-2009 döneminde birincilikle mezun olan Dr. Tuğba Akın'ın mezuniyet konuşmasından...
Çirkin söz: ''Erkekler yaşlanır, kadınlar ise değişir..." Gothe (kendisi çabuk yaşlanmış anlaşılan)
Güzel söz: "Pek az kimse yaşlanmasını bilir..." La Rochefoucauld