- Kategori
- Gezi - Tatil
Erdek yazıları: Blue Moon ve Pezos, Zeytin , Köpük ve diğerleri (III)

itusozluk.com
Pezos öteki masaların hatırını sormak için gider, benim işim biter mi ? Nerede… Sabah mesaisi daha yeni başlıyor. Önce bu berbat gazetenin Birinci sayfasındaki ana başlıklarına göz gezdiririm. İşe yarayacak bir malzeme var mı, yok mu bakarım… Aslında Türkiye’de yaşamak her gün bir maceradır. Cinayetler, kazalar, intiharlar… Neler neler? Polisin işler becermesi, ondan sonra “bize ne ; damdan düşmüş…” demesi… Güler misin ağlar mısın? Türkiye burası, yarına sağ çıkabiliyorsan dua etmelisin ve yaşadığın o günü “Roman” diye yazmalısın… Çok satar haaa…
Gazetenin hepsini hemen okumam. Asabımın bozulması için birinci sayfa yeter. Ondan sonra 15. sayfadaki bilmecelere geçerim. Her zaman seçtiğim iki tane özel bilmece vardır. Onları yapıp çözümlemek hemen hemen 1 saatimi alır. Hepsini yaparım. Bir iki boşluğu yapamasam bile, çözümlerine bakar, öyle yaparım ki, “Yapamamış…” diye hanım dalga geçmesin evde. Onunla iddialıyız… Sen daha iyi yaparsın, ben daha iyi yaparım, diye… (Aslında o benden daha iyi ama… Göstermiyor. Bozulmayayım, diye)
En çok da geceleri Kenan Işık’ın yarışma programlarını hasretle bekleriz, izleriz ve cevap vermeye çalışırız. Aslında oraya gitsek ya, ben Bir Milyon alsam, Hanım mutlaka üç beş milyon toplar… O acaip soruları nasıl bilir, aklım fikrim almaz… Sezgi mi desem, sivri zeka mı? Mutlaka 180’nin ötesinde bir şey.. anlayamadım! Fakat Hatun öyle böyle değil, çok başarılı. Ne kadar zorlasam, “Gir şuraya, al birkaç milyon.. Bir güzel yeriz , ömrü hayatımızda..” desem.. Güler geçer… “Yazık olur, adamlara… iflas ederler…” diye dalgasını geçer… Ben anlayamadım bu işi. Hadi benim oraya çıkacak halim yok (Bu da bahane mi şimdi..!) Ama o niye , oraya çıkıp birkaç milyon almıyor ki… Anlamam! Hayret bir şey…!
Evet, gazetenin bilmecelerini bitirip , diğer kısımlarını da bir güzel hatmettikten sonra benim sinirler artık KREŞANDO olmuş demektir… Sağımdaki , solumdaki masalara acırım…
Atarım gazeteyi torbamın dip köşesine (orada gebersin… Gebermez!) Sonra , Romanıma geçerim… Bu yaz epey bir roman okudum. Şimdi elimde Orhan Pamuk var…
Hay dilini eşek arısı soksun. Bir cümleyi alır, uzattıkça uzatır, uzattıkça uzatır, sonra kendisi de nerede başladığını unutarak , eşeğin bilmem neresine sokar… Allah bilir bu adam kitaplarını bir kez yazar, ondan sonra bir daha okumaz… Okusaydı, kaldırıp bu Marmara denizinin en derin yerine atardı. Evet, ilk 25 sayfasını, görev gibi okurum… Ahlamalar, oflamalarımı gör Allahım…
Bundan sonra beni ancak bir bardak çok güzel bir çay dünyaya geri dönderebilir. Çay gelir.. Orada da bir ikilem yaşarım. Suni şekerle mi içeceğim, kırtlama mı, yoksa şekersiz mi? Hanım yanımda yok ya… İki şeker atarım… Oh çay böyle harika… acaba Hanım evde anlayacak mı? Çünkü evde sorar : “Çaya kaç şeker attın..?” Allah esirgesin.
Tam o sırada “Zeytin” göklerden uçarak, süzülerek gelir. Gazinonun önündeki yerini alır. Ondan sonra gazinoda oturanların gözlerine güzel güzel bakmaya başlar.
Anlamışsınızdır. Zeytin bir kuş, bir gariban martı… Kendi hem cinslerine pek benzemez. Öteki martılar insanlardan kaçarken, bu martı her sabah gelir, uzun süre, o sabah Gazinoya gelen güzel insanları süzer… tabii bu arada nevalesinin hazır edilmesini ve kendisine sunulmasını bekler…
Peki nevalesi ne, diye soracaksınız. Nevalesi, ne sardalye, ne hamsi.. ne de başka bir balık cinsi; bizim zeytin , zeytin sever… Nevalesi bir avuç siyah zeytin…Evet, evet bildiğiniz zeytini çok sever… Ama siyah zeytini tercih eder.
O gazinoda her masadan zeytin bekler… Zeytin’i bilen bilir… Onu görünce , herkes sevinir ama bilmeyenler ne yapacağını bilemezler, beklerler… Zeytin, biraz sonra o korkunç karga sesiyle (bence kargadan da çirkin..) “Hani benim zeytinim …” diye kıyameti koparır.
Onu duyan, Gazinonun sahibi Zeynep teyze elindeki bir kapla koşar gelir. “Geldin mi Zeytin..” der. “Zeytin de , “Buradayım Zeynep abla..” der.
Zeynep abla zeytinleri tam Zeytin’in önüne hedefleyerek atar.. Biraz uzak olursa, gitmez… Bir karıştan daha derine dalarsa, derine dalıp zeytini almaz… Yalnızca bir karış… Epey bir zeytin yer. Zeynep teyze’yi gören öteki masalardan da Zeytin’e zeytin yağar… Herkesin bir kuşun, bir deniz kuşunun bu kadar zeytin sevmesine hayret ederler. Ben hayret etmem. Denizde artık , bu balıkları besleyecek kadar balık kalmamıştır ki… Şimdi onlar ne bulursa yerler. Ne de olsa Erdek kuşu bunlar. Burada da zeytin gani..
Zeytin bittikten sonra da sahneye Pezos çıkar… Zeytin’in geldiğini gören Pezos denize inen merdivenleri birer birer iner… Ve Zeytin’e karşı konuşmaya başlar (hem de ciddi ciddi..Tabii kedice ama , gayet kibarca)
“Hoş geldin Zeytin kardeş, nasılsın?” Mırnav mırnav…
Zeytin de hiç söz yok… Merdivene yaklaşsa, Pezos’la konuşmaya çalışsa, başına ne geleceğini bilir. Onun için onu uzaktan seyreder. Sadece biraz gülümser…
Pezos da kuşu bir kez daha kandıramadığını anlayarak; büyük bir düş kırıklığı içinde yeniden masaları dolaşmaya ve yalakalık yapmaya, döner…
Ben mi, ben de ahlayıp, puflayarak Orhan Pamuk okumaya… Bana göre “elinizi korkak alıştırmayın…” Bir gün başlayın, nasılsa bir gün bitecek. Ben başladım ve bitirdim.
Allah size de sabırlar versin. Ama Pamuk’un her kitabı aynı değil. Onu da söyleyeyim.