- Kategori
- Öykü
Erdem'in tencereleri

ERDEMİN TENCERELERİ
Bazen annesi kolundan çekiştirmek zorundan kalmasına rağmen Erdem, oyuncakçı dükkânlarının vitrinlerine bakmaktan ala koyamıyordu kendini. İçinden az sonra zücaciye dükkânının vitrininde yine bekleriz, soluklanırım diye geçiyordu. Evet, beklenen oluyor işte; vitrin önündeler. Annesi hayran gözlerle vitrindeki yeni teflon tencerelere bakıyor.
-Üstelik kırmızı, Erdem görüyor musun? Üstelik kırmızı.
Sevda hanım tam bir kırmızı hastasıydı, hele bakışları çeken Çingene kırmızısı hastasıydı. Eşiyle hayallerindeki otomobil bile Çingene kırmızısıydı. Murat 124 olsun ama mutlaka Çingene kırmızısı olsundu. Ama tencerede bile Çingene kırmızısı istemek Erdem’e pek mantıklı gelmiyordu.
-Bak görüyor musun Erdem, tam altı tane. Boy-boy valla, aynı apartmanlar gibi. Aman evim olmasın şu teflon tencereler benim olsun oğlum.
Yolda yürürken düşünmeye başladı Erdem, bir anne kırmızı bir tencere setini bir evden daha öncelikli nasıl isteyebilirdi ki. Bazen annesini anlamakta zorlanıyordu aynı babasının dediği gibi. Kadın milleti işte ne olacaktı ya, anlamak zor bunları. Öyle miydi? Hayır dedi içinden, benim annem dünyanın en güzel, en tatlı annesi. Bazen kendisine sarıldığında, annesinin gözyaşı düşerdi omzuna. Sıcacıktı annesinin gözyaşı, hep sıcacıktı annesi. Dudaklarındaki öpücük sıcacık, kendisine bakışları sıcacık hatta gülerken yüzü bile ne kadar sıcacıktı. Yürürken başını kaldırdı annesine baktı, ne kadar güzeldi. Hele seyrettikleri Türk filmlerindeki Türkan Şoray’dan bile güzeldi ve ne güzel yakışmıştı çiçekli yazması başına. Basitçe bağlayıverirdi yazmasını başına, bir ilmek tamam hadi sokağa.
Yatağa yattığında akşam annesinin babasına yalvarmaları aklına geldi, nasılda yalvarıyordu babasına. Babası hayır çok pahalı, 450 lirayı nasıl veririz bir tencere setine diyordu. İçi sıkılıyordu Erdemin, gözüne uyku girmiyordu. Birden yataktan doğruldu, olabilir miydi; olabilir dedi kendine. Okullar yakında başlıyor, günde 2 lira dolmuş parası ve 1 lira harçlık; oldu mu sana 3 lira. Beş gün okul parası, bir haftada 15 lira; ayda yaptı mı sana 60 lira. Okullar bitmeden tencere setini alma şansı vardı işte. Yüzüne yerleşen gülümseme sabaha kadar yüzünden eksilmedi.
Okullar başladı, Erdem altı ev ilerideki durağa erken gidiyordu. Biraz bekliyordu, annesinin eve girdiğinden emin olduktan sonra başlıyordu koşmaya. Her gün tam altı kilometre koşuyordu okula gidiş ve dönüş için. Önceleri koymuyordu koşmak, kış gelince başladı zorluklar. Okula geldiğinde terliyordu, soluk soluğa kalıyordu. Öğretmeni Zehra hanımın gözünden kaçmadı onun bu halleri. Okul çıkışı Erdemi kenara çekti, oğlum ne bu hallerin diye sordu. Erdem anlattı durumunu, annesini sevindirmeyi o kadar çok istiyordu ki. Zehra hanımın onunla işbirliği yapmaktan başka çaresi de yoktu zaten. On yaşındaki bir çocukla böyle bir işbirliği içine girmek gizliden hoşuna da gitmişti. Bazen okul çıkışı otomobiliyle onu mahallerinin başına kadar getirmeye başladı. Ve kışın gelirken çantana mutlaka yedek bir atlet koymayı unutma çocuk dedi. Sabah geldiğinde Zehra öğretmen ıslak atletini radyatör peteğinin üzerine asıyor akşama kadar kuruyordu.
Sömestr tatili geldiğinde para stoku yerinde saymaya başlamıştı. Hoş bir durum değildi elbette Erdem için ama sabretmeyi öğrenmişti annesi için. Ne kadar sevinecekti annesi, sevindikçe ne kadar güzel olurdu annesi. Ama sömestr tatili bitince hayalleri bulanıklaşmaya başladı. Mart ayında kar yağıyordu işte, kaldırımlar bazen buz oluyordu. Üstelik Zehra öğretmen bazen otomobiliyle denk gelmiyordu ne yazık ki.
Bir gün hastalandı Erdem, üşütmüştü. Doktor bir hafta evlerinde dinlemesi gerektiğini ve ilaçlarını mutlaka alması gerektiğini söylemişti. Zehra Hanım ziyaretine gelmiş, aradaki farkı vermeyi istemişti ama Erdem istemedi. Bir hafta sonra okula başladığında çok mutluydu Erdem, üstelik öğretmeninin onu bu kadar çok sevmesi derslerinde başarısının en önemli etkeniydi. Mayıs ayının ortalarında az bir para eksiği kalmıştı. Okula severek koşuyordu, okulumu seviyorum diye nara atıyordu üstelik koşarken. Bir hafta sonu zücaciye dükkânının vitrininde annesinin çok istediği tencere setini göremedi Erdem. Telaşla içeri girdi, kırmızı tencere seti nerde diye bağırmaya başladı. Satıcı kadın masadan kalkıp yanına geldi.
-Ne oldu oğlum, ne tencere seti?
-Burada vardı, burada duruyordu hep. Sattınız mı yoksa ha sattınız mı?
-Yok, oğlum; içeride de var dediğinden. Kırmızı olan değil mi?
-Evet, kırmızı; hani beyaz çiçeklerle dolu olan tencere seti.
-İşte burada, bak içeride.
Rafların birinde duruyordu tencere seti. Derin bir nefes aldı Erdem.
-Bana bunu ayırır mısınız, az kaldı alacağım bu tencere setini. Ne olur benim için ayırın bunu. Hâlâ 450 lira değil mi?
-Aslında 500 lira oldu ama sana 450 lira tamam mı? Ne zaman alacaksın?
-Şey, sanırım 10 güne kadar tamamlarım 450 lirayı. O zaman beyaz bir paket yaparsınız bana değil mi? Üzerine anneme yazarız olur mu?
-Olur, çocuk; dediğin gibi yaparız.
10 gün geçti, Erdem öğretmeni Zehra hanımla birlikte tencere setini alıp öğretmenin otomobiliyle mahallenin başına kadar geldi. Öğretmenine,
-Teşekkür ederim öğretmenim, sizi çok seviyorum.
Öğretmeni başını okşadı, yanağını okşadı.
-Haydi, koş, ne duruyorsun. Anneni sevindir bakalım.
Her şeyi unutmuştu Erdem, sevinçten duramıyordu yerinde. Üstelik yaramaz bir gülümseme gelmişti yüzüne. Sırt çantası ve paketin ağırlığına aldırmadan evin yolunu tuttu. Düğün masalarında neşeli insanlar vardı, tam da hediye verilecek gündü işte. Oyun havaları eşliğinde kapıda annesine verecekti hediyesini. Ve sıcacık, sımsıkı kucaklayacaktı annesi onu. Paketin üzerine yazdığı kocaman harflerle yazdığı ‘’CANIM ANNEME’’ yazısına baktı, gülümsemesi arttı. Kapının eşiğine geldi, kapıya vurdu küçücük yumruğuyla. Geliyorum Erdem diye sesi geldi içeriden annesinin.
…
Her tarafı polis arabalarının tavan ışıkları sarı ve mavi ışıkları ile aydınlatıyordu. Polis serseri kurşunun sahibini bulmuş, olayın nasıl oluştuğunu sorguluyordu. Sevda hanım hâlâ kapının eşiğinde Erdem’e sarılıyor bırakmıyordu oğlunu. Beyaz elbisesinin kırmızı güllerinin üzerine oğlunun kanının kırmızısı karışmıştı. Babası geldi zor ayırdılar Erdem’in küçücük bedenini annesinden. Uzattılar Erdem’in sıska ve çelimsiz bedenini kapının önüne. Neden sonra hediyeyi merak ettiler. Açtıklarında kırmızı teflon tencere setini gördü annesi. Önceleri hıçkırıkları doldu mahalle arasına sonra durmaksızın aynı cümleyi söyleyen kahkahaları…
‘’KIRMIZI, KIRMIZI TENCERE, KAN KIRMIZISI HEMDE’’
Ülkemizde yaklaşık 10 milyon kişide ruhsatlı ve ruhsatsız silâh olduğunu unutmayın. Ne kadar güvendeyiz ya da güvendesiniz bazen sorgulayın. Tepkisiz bir toplumuz, bazen tepki göstermeyi aklınızın bir köşesinde tutun ne olur.
Mehmet ÖZCAN