- Kategori
- Deneme
Ertelenmiş ve emanet edilmiş bir hayat
Bir gün gelir ve sen karşısına geçersin hayatın, bir kaldırım taşına oturur, iki elin yanaklarında, çürümüş dirseklerin yorgun dizlerinin üstünde, yüzünde belli belirsiz buruk bir gülümseme, hani ne mutlu ne mutsuz denilebilecek o aptal ifade sadece izlersin kendini ve hayatı.
İçinden bir yerlerde biri sana seslenir: ”Ne duruyorsun be! Kalksana ayağa, bir kere geliyorsun yaşama. Yaşa doya doya! Acıysa acı neşeyse neşe neyse ne sen yaşamana baksana! ” Duyarsın onu, kalkmaya yeltenirsin ama dizlerinde derman yoktur. Kaldırım taşından yola bir adım dahi atamazsın ayağa kalksan da. Çünkü bazen hayat öyle bir yere getirir ki seni konuşsan olmaz sussan kimse seni anlamaz. Öyle bir yerindesindir ki hayatın artık hayallerinle olduğun yer birbirini tutmaz. Olmak istediğin yeri de unutursun bu yüzden. Oysa hayat karşında, işte bak akıp gidiyor her zamanki seyrinde. Ne yordu seni bu kadar, aynı seferler mi, dönüp dolaşıp aynı yerlere gelmek mi? Günlerce saatlerce elinden düşürmediğin o kalem neden yazmaz oldu artık? Neden lal oldu tüm sözcüklerin? Oysa koca bir sözlük yapmıştın kendine: ağır, kalın bir sözlük, her bir sözcüğe bin bir anlam yüklerdin zamanında. Ezer geçerdin kendini bile cümlelerinle. Şimdi dut yemiş bir bülbül misalisin başkalarının ve sana vaat edilmeyen gül bahçelerinde uçmaya mecali kalmamış. Kanatlarının rengi soluyor bak bir bir. Kuruyor yaprakların. Daha hazan gelmeden coğrafyana sen iklimini değiştirip döküyorsun yapraklarını bir bir…
Dedim ya bazen istemesen de sen ve bir gün senin başına geleceğine inanmasan da yıllarca yılların hesabını bile yapmayıp doyasıya yaşarken hayatını böylece işte sessizce bakar durursun bir kaldırım taşından tüm hızıyla akıp giden hayata.
Emanet bir hayatı yaşamaya başlarsın. Kendini kendi ellerinle başkasına teslim edip seyretmeye başlarsın. Bu yüzden ait hissedemezsin kendini hiçbir yere. Oysa senin bir şehrin vardı hatırlıyor musun hatırlamak şöyle durmalı aslında sen orayı deli gibi özlüyorsun.
Sahilleri vardı hani martıları... Konuşurdun onlarla saatlerce. Yağmur yağardı sen elinde bir fotoğraf makinesi karış karış gezerdin sokaklarını ve hep arka sokaklara düşerdi yolun. Bir türkü mırıldanırdın ne zaman gezsen ve sıcacık bir çayla ısınırdın üşürken yağmurun altında bedenin. Şimdi o kaldırım taşı nasıl oluyor da dar gelmiyor sana, nasıl oluyor da özlemeyi bu kadar benimseyebiliyorsun? Çok mu yordular seni? Peki neden izin verdin yormalarına ya da zannediyor musun ki o kaldırım taşı da seni yormayacak? “Yaşıyorsa eğer bir insan ve biraz da olsa düşünebiliyorsa insanca, yorulmaya mahkumdur.” bunu okuduğun binlerce kitap öğretmemiş miydi sana? Ve sen insanların karşısına geçip nutuklar atmaz mıydın yaşamak her şeye değer ve ertelemeye gelmez diye? Noldu da şimdi kendi hayatını erteler oldun sanki ertelenmiş ve emanet bir hayatı ne diye tercih ettin ki?..
Çok mu üstüne geldim. Aslında az bile. Çünkü bu sen değilsin görmüyor musun? Nasıl oluyor da farkına varamıyorsun? Aslında farkındasın her şeyin ve görüyorsun tüm olan biteni. Her şeyi öylece durup seyrederken sen dünyadaki bütün olup bitenden haberdarsın ve için sızlıyor hala bir çocuğun açlıktan öldüğünü duyduğunda. Utanıyorsun burun kıvırıp yemek istemediğin yemeklerden. Kahroluyorsun birileri birilerini bir hiç uğruna vururken. Ve ülkedeki tüm dengesizliklere karşı duyarlısın hala. Onlar dengesizleştikçe sen durduğun yerden dengelerine sahip çıkmaya çalışıyorsun hala. Yani durup kalsan da öylece bir köşede, lal olsa da sözcüklerin yaşamaya devam ediyorsun aslında…
Haklısın evet. Bazen bir an için durulmalı insan. Bir köşeye çekilmeli ve izlemeli, tüm olanla biteni ve bir karar vermeli ayağa kalktığında hangi yöne gideceğini ve gittiği yerlerde ne halt edeceğini. Ama bu süreç bu kadar uzun sürmemeli yine de. Yoksa bak işte ertelenmiş ve emanet edilmiş bir hayat oluyor seninki…