- Kategori
- Öykü
Eski kafalı bir aşık
Arka koltukta ağlamaya başlayan ufaklığa, kağıttan hızlıca yaptığı turna kuşunu uzatırken her seferinde olduğu gibi, susmasını ümit ediyordu. Kuş işe yaradı. Çocukları seviyordu ve genelde bu yöntem hep işe yarardı. Sokakta pusetinde huysuzlanan bir bebek ya da parka ağlayan bir çocuk görse, ebeveynlerinin yüzlerinden S.O.S. sinyallerini hemen alırdı. Kağıttan ve haliyle dayanıksız bu geçici oyuncak anlık bir kurtarıcı oluyordu başta tüm ebeveynler için. Origami, yani kağıt katlama sanatını seviyordu. Neden sevdiğini de çocukların yüzündeki tebessümü gördüğünde hep daha iyi anlıyordu. Ortaokuldayken okul çıkışı bazı günler babasının çalıştığı yere giderdi. Dört kişilik geniş bir ofis ve kimin için olduğunu hiç öğrenemediği fazladan boş bir masa hep olurdu. İşte o masaya oturur, babasının, işlerini bitirmeye çalışırken uslu dursun ve oyalansın diye yaptıığı kağıttan kurbağa ile oynardı. Kurbağa arkasındaki kat yerine işaret parmağı ile bastırdığınızda zıplıyordu. Zamanla İhsan da kağıttan kurbağayı öğrendi ve işi kurbağa yarışına kadar ilerletti bile.
İhsan'ın babası İngilizce tercümanıydı. İşi gereği ülkemizi ve şirketlerini ziyarete gelen yabancı misafirlerin ağırlanması ondan sorulurdu. Anlaşılan kağıttan kurbağayı da japon bir misafirinden öğrenmişti. İş dışındaki zamanlarında bu yabancı misafirlere Giresun'un tarihi ve kültürel yerlerini gezdirir, onları Karadeniz mutfağının lezzetleriyle buluştururdu. Giresun Adası vardı örneğin. Kırk bin metrekare alana sahip ve efsanelere göre tarihi amazonlara kadar giden karadenizin tek adası olma özelliğiyle özellikle yaz ayları yerli ve yabancı turistlerin uğrak yerlerinin başında gelirdi. Giresun Kalesi de keza barındırdığı Roma Dönemi kalıntıların ve Kurtuluş Savaşı sırasında kahramanlık gösteren muhafız Topal Osman Ağa'nın mezarı da ilgi çeken yerlerdendi. Tüm bunları düşünürken hatırladığı son şey ağırlaşan göz kapaklarıma direnmekten vazgeçtiği oldu.
Otobüsün perona yanaşırken hissettirdiği salınma ile uyandı, İhsan. Derin bir "oh bee" diyerek indi ve kaldığı öğrenci yurdunun yolunu tuttu.
İhsan, üniversitede Sanat Tarihi okuyordu. Sanat Tarihi mi? O da ne? diyen o kadar kişiyle karşılaştı ki bunu lisans öğrenimi boyunca mezun olana kadar, hatta mezun olduktan sonra bile duyacaktı. Aslında biraz düşününce Türkiye'de sanat eserlerine verilen değeri göz önüne aldığınızda içerisinde "sanat" geçen bir branşa bu kadar yabancı kalınmasını pek de yargılamamayı öğrendi. Bu süre içerisinde içinde yer eden tabiri caizse “ona en çok koyan” ; her yıl onlarca üniversiteden onlarca mezun veren bir bölümün ilk ders günü ilk dersine giren ve ünvanıyla birlikte devletin ona bağladığı paranın karşılığı olan birincil misyonu "öğrencilerine ilham vermek" olan akademisyen şahsın "sanat tarihi okumaya geleceğinize, pazarda limon satın daha iyi" diyerek, çoğumuzun, ailerini memleketlerinde bırakıp dört sene sürecek bir eğitim serüvenine başladığı daha ilk günden tüm şevkini kırdığını, ilk günün şaşkınlığına vermek gerek, çok sonra anlayacak, belki de yıllar sonra bile bu akademisyen kırıntısına hakkını asla helal etmeyecekti.
Okumaya gayret ediyordu. Babası da sanat tarihi okumasından memnundu. çünkü kendisi de mesleği gereği çoğunlukla İstanbulun tarihi eserlerine merak salmıştı . Vapura bindiklerinde Ortaköy Camii, Dolmabahçe Sarayı ve boğazın nice harikalarını oğluna göstermeye bayılırdı. Çoğunu ziyaret etmişlerdi de zaten. Bu günleri hatırladığında “Ahh babam! Bana bildiğin her şeyi öğretmek için gösterdiğin çabaları görebiliyorum. Ömrün uzun olsaydı da sana daha uzun ve daha çok sarılsaydım.” Dedi. Her defasında olduğu gibi gözleri dolu dolu oldu.
İhsan’ın hayatı hep bir umut hikayesi şeklinde ilerliyordu. Sonu nasıl biter O da hikaye sona erince anlayacaktı. Ki şu an tek hissettiği hiç bu kadar mutlu olmadığıydı. Ne olur her şey güzel olsun temennisine sarılmadan edemiyordu. Son bir aydır her sabah uyandığında bu duayı ediyordu istemsizce. Her sabah gözlerini bu sözcüklerle açıyordu . Ne olur her şey güzel olsun. Dünkü gibi.
Dün harika bir gün geçirmişti. O şok edici ilk dersin ardından çıktıkları okul bahçesinde çocukluk aşkının elini ömrünün sonuna kadar bırakmayacakmışcasına sıkı tutuyordu.
“Hazır mısın , çekiyorum. Gülümse hadi. Tamamdır. Çok güzel çıkmışız değil mi?”
“Bence de gerçekten çok güzel. Bunu çerçeveletmeliyiz ve evimizin en güzel yerine asmalıyız. Bize kutu gibi bir ev yeter. Büyük bir televizyon, sade bir ünite ve tabi dev bir kitaplık.”
“Geçen hafta gördüğümüz L koltuğu da mutlaka alalım.”
“Canım benim, biz evlenene kadar kalırsa alırız tabi dedi” ve alnından öptü. Beş dakika boyunca sarıldılar.
“Biliyor musun canım, sarılmak o kadar kudretli bir şey ki, uzmanlar mutlu çiftlerin hiç konuşmadan bir süreliğine sadece sarılarak bile ilişkilerini kuvvetlendirdiğini söylüyorlar.”
“Desene biz hep daha da mutlu olacağız.”
“Ben de öyle düşünüyorum balım ve Seni çok seviyorum.”
“Ben de seni.” dedi, Sahra.
İhsan, Sahra’yı ilk olarak yedi yaşında gördü. Ailesi ile Antalya’ya tatile giderken otobüsün camından yolu izliyordu ve yanlarından geçen otomobilin içindeki Sahra ile bir süre bakıştılar. Ardından annesiyle göz göze geldiler ve karşılıklı gülümsediler. Bugün oğlunun Sahra ile arkadaş olduğunu bilen annesi Müzeyyen hanım, bu anıyı zaman zaman hatırlatmayı da çok seviyordu. Müzeyyen hanım devlet memuruydu ve çalıştığı kurumun Akdeniz bölgesinde bulunan tatil kamplarından ailecek faydalanabiliyorlardı. İhsan’ın çocukluğu da bu sayede yaz aylarında tatilsiz geçmez oldu. Küçüklük fotoğraflarına bakıldığında Efes Antik kentindeki o ufaklığın neden büyüyünce sanata karşı çok ilgili olduğunu daha iyi anlaşılıyordu. Şimdi üniversitede birlikte okuyan İhsan ve Sahra’nın yolları ortaokulda kesişti. O ilk ders gününün ilk tenefüsünde aynı sırada oturduğu kız defterini yanına almayı unutmuş, sınıfta kara kara düşünürken İhsan da yanına gelerek kendinde fazladan bir adet olduğunu söylemişti. Bu şekilde başlayan arkadaşlıkları her geçen gün daha iyiye gidiyordu. Zaten içine kapanık ve pek de sosyal olmayan İhsan okul bahçesindeki futbol maçları biter bitmez Sahra ile vakit geçirmek için can atıyordu.
İhsan’ın sanata olan yeteneği ilkokul çağlarında kendini göstermiş ve bu ikinci sınıfta, yaşadığı il geneli yapılan resim yarışmasında derece almasını sağlamış, peşini hiç bırakmamıştı. İlerleyen sınıflarda resim derslerinden birçok arkadaşı onun sayesinde tam not almıştı. Ayrıca satranca da yeteneği vardı. Okulu temsilen bir yıl boyunca turnuvalara katılmış, okulunu gururla temsil etmişse de hiç kafam basmıyor dediği matematik’in kıymetini büyüdüğünde iş işten geçtikten sonra anlayacaktı. Sayısaldan anlamıyordu. Özel dersler almasına rağmen formüllere ısınamıyor ve aklında bir türlü tutamıyordu. O, sözcükleri seviyordu. Kelimelerle oynamaya bayılıyor ve bunu yirmi yaşında kaybettiği babasının dilbilimci olmasına bağlıyordu. Özellikle üniversitedeki derslerin aşılamış olduğu farkındalık hissi ile neredeyse önüne değil, havaya bakarak yürüyordu. Yani binaları incelemekten büyük bir keyif alıyordu. Hatta bir keresinde aynı şekilde Eski Türk Evlerinin olduğu bir yerleşim yerinde cumbaları gözlemlerken, bir metre çapında bir foseptik çukuruna düşmüş son anda şans eseri ayağının altına denk gelen sert bir cisime basarak kendini yukarı çekebilmişti. Çıktığında berbat kokuyor ve tam bir kanalizasyon canavarı gibi görünüyordu. Aklına geldikçe kokan bu anı onun otantik evlere olan ilgisini azaltmamıştı tabi. Anadolu Türk kültürünü çok iyi yansıtan değerlerimizden Eski Anadolu Evleri’ni görmek ve bu tip yerleşim yerlerinin sokakları arasında dolaşmak İhsan için çok etkileyici ve keyifliydi. Anı dondurma ve ne zaman isterse yine orada olma düşüncesi ile “Zaman Makinesi” adını verdiği bir fotoğraf makinesi vardı. Birçok şehirde keşfedilmeyi bekleyen büyüklü küçüklü pek çok eski sokağın oluşturduğu doğal kent müzelerinin birçoğunu fotoğraflamıştı. En bilinen örneği Safranbolu’ydu. Ayrıca akıllıca düşünülmüş işlevsel köşe pahlarının yanı sıra cumbaları altında yer alan zarif bezemeleriyle Antalya Kaleiçi' nin yeri de ayrıydı. Eskiden faytonların buradaki dar sokaklarda evlere zarar vermemesi ve rahat yol alabilmeleri için açılan köşe pahları müdendislik fikrinden farksızdı. Hristiyan kiliseleri ile yerli ve özellikle yabancı pek çok turistin de ilgisini çekiyordu Antalya Kaleiçi. İhsan’ın gezdiği bu örneklere İzmit Kapanca Sokak’ı ve Amasya’dakileri de ekleyebiliriz elbette. O yaşlı konutların tuğlaları, hatılları, saçağı altından hayata açılan pencerelerindeki ve muazzam tavan göbekleri altındaki hikayeleri duyabiliyordu. Dar sokaklarda cumbadan cumbaya neredeyse bir kol mesafesinde yaşayan insanların dostluklarını görebiliyor, sohbetlerini duyabiliyordu.
Anlaşıldığı üzere İhsan, bir salgın hastalık gibi tüm yeşil doğayı kaplayan beton yığınlarını sevmiyordu. Gelişen teknolojiler, küreselleşen dünya, ortak kültür ve dünyanın bir ucunun bir tık mesafesinde olduğu günlerde yaşadığı düşünülürse kendisinin eski kafalı biri olduğuna inanıyordu. Her şeye neden bu kadar kafaya takıyordu ki. Galiba hep eski kafalı kalacaktı ve bu durum ilişkilerinde, belki evliliğinde de kendini gösterecekti. Kim bilebilirdi ki?