- Kategori
- Anılar
Eskidendi bayram gibi bayramlar

BAYRAMLAR BAYRAM GİBİYDİ...
Bayram gelmeden önceki günler bir tatlı telaşla geçerdi, bize hiç geçmiyor gibi gelse de. Annem terzi olduğu için elbiselerimizi kendisi dikerdi. Mutlaka kendisine de bir elbise dikerdi bayramlarda, bu gün hala dikiyor. O bayramlarda mutlaka yeni bir şeyler giymek gerektiğine inanır. Hepimizin elbisesinin kumaşı, rengi farklı olurdu .Ortak olan yön ise hepsinin cebinin olmasıydı, rızkımız bol olsun diye. O zamanlar kağıt mendil olmadığı için, k umaş mendillerimiz olurdu, annem onları artmış düz renkli kumaşlardan diker, kenarına iğne oyası, dantel ya da mekikle süs yapardı. Bayram elbiselerinin cebinde o mendillerden birer tane olurdu mutlaka. İç çamaşırlarımız düz renk patiskadan dikilirdi, nedense annem açık "kavuniçi" rengini tercih ederdi bizim iç çamşırlarında. Kendisine, siyah ya da beyaz jarseden kombinezonlar dikerdi, hazır dantel olmadığı için, kendisi "örümcek" modeli ince danteller örerdi eteklerine, yakasına.
Ayakkabılarımız çok önceden alınırdı, biz çocuklara plastik, rengarenk ayakkabılar, anneme ince topuklu siyah ayakkabı. Annemin ayakkabıları kolay kolay eskimediği, hep gezmelik olarak giyildiği için daha seyrek alınırdı. Hepimizin terlikleri olurdu gündelik giymek için. Ben 6-7 yaşlarındayken, Diba terlikler modaydı, o yıllarda Prenses Sürayya'nın çocuğu olmadığı için, Şah Rıza Pehlevi Prenses Süreyya'yı boşamış, Farah Diba ile evlenmişti. Annemleri çok üzen bir olaydı "mahzun" prenses Süreyya olayı. Günlerce Şah'ın vefasızlığından, acımasızlığından söz edip durmuşlardı. Bizim Türkan abla en çok üzülenlerdendi, çünkü onun da çocuğu olmazdı, her Hıdırellezde bahçesindeki gülün dalına bir küçük salıncak kurar, içine bir bez bebek yapar koyardı, ama o dileği asla gerçekleşmedi.
Bayram yaklaştıkça gerçekten "çocuklar gibi" gibi heyecanlanır, sevinçle beklerdik bayramı. Giysilerimiz ayakkabılarımız hazırlanmış olurdu, son kontroller yapılırdı dikkatle, eksik bir şey var mı diye. Herkesin bir bohçası olurdu evin tek ve kat kat raflı kapalı dolabında, herkesin tüm giysileri, iç çamaşırları da dahil olamak üzere o bohçaya sığardı. Annem sonbaharda bohçaların yanına birer ayva koyardı, çamaşırlar güzel koksun diye.
Onun için temizlik ve güzel koku vazgeçilmezdi. Çamaşır günleri vardı. Bahçeye kazan kurar, elinde sabunla yıkardı çamaşırlarımızı. Gecden ocaktan aldığı külü büyük bir tenekeye ıslar, sabah çamaşır yıkarken dibe çökmüş külün üstünde kalan sudan karıştırıdı çamaşır suyuna, küllü su daha güzel köpürtürdü sabunu. Bu küllü su aynı zamanda simit hamuruna da koyulurdu, güzel kabarması için. Çamaşırlar bahçeye ağaçların arasına gerilmiş iplere serilir, tahta mandallarla tutturulurdu. Kuruyan çamaşırları yere oturup katlardı annem. Hepsini çok düzgün, eliyle ütüler gibi bastıra bastıra katlardı annem. Ütü kömürle ısıtıldığı için çok lüzumlu , yeni dikilmiş giysiler haricinde hiç bir şey ütülenmezdi. Ama annem katladığı çamaşırlarıın üstüne başını koyar, hem yeni yıkanmış çamaşırların kokusunu içine çeker, dinlenir, bu şekilde ütülemiş olurdu çamaşırları. Sonra kesinlikle ; "Temizliğin gözünü seveyim" derdi.
Annem bayram için fiyonk şeklinde simitler yapardı, bir de "oklava çekmesi" tatlısı. Tatlının başşehrinde yaşıyorum şimdi, ama o cevizli, tarçınlı, bol kıvamlı kepekli unla yapılmış "oklava çekmesi" nin tadını, lezzetini asla bulamıyorum. Bu tatlıyla ilgili bir de küçük anım var; annem bir yaz, yine ben küçükken, yaylada bu tatlıdan yaptı, ocakta kömürün üstüne koydu tepsiyi, üstüne de sacı ters çevirip içine kömür doldurdu, böylece bir fırın elde edip tatlıyı pişirdi, kıvamını döktü, üstünü kapatıp, ablalarımla beraber dantellerini alıp komşuya oturmaya gittiler, ben ve de kaldım. Biraz sonra tatlının başına geçtim, biraz, biraz daha derken tepsinin yarısını yemişim. Annemler gelince büyük bir şaşkınlıkla inanamadılar, komşu çocuklarına yedirdim sanıp kızdılar, ama sonunda inandırdım onları.
Bayramdan bir kaç gün önce annem, çok kısıtlı gelirinden ayırıp, kendisinden daha yoksul olanlara fitrelerimizi verirdi , bazılarına da gaz, yağ, şeker götürürdü, akşam karanlığında kimse görmeden. Özür diler gibi verirdi onları, utanarak, sıkılarak, teselli sözcükleri, sevgi sözcükleri söyleyerek.
Sonra ablalarımın hiç memnun olmadığı büyük "temizlik harekatı" başlardı. Camlar silinir, tahtalar ovulur, köşkler (balkon) yıkanırdı. Artık bayram hazırlıkları bitmiş olur, son geceye gelirdik. Belki abartıyorum sanır bunları yaşamayanlar, ama gerçekten uyku tutmazdı o gece bizi, heyecandan. Sabahı iple çekerdik.
Nihayet sabah olurdu!
Davulcunun sesiyle uyanırdık her bayram, ramazan boyunca uykusuz kalıp çaldığı davulu bu kez bayram neşesini, coşkusunu çoğaltmak ve bahşişlerini toplamak için çalardı.
Hemen elimizi yüzümüzü yıkar, tepeden tırnağa, ucuz basit ama yeni iç çamaşırlarımızı, giysilerimizi giyer, hepimizin uzun olan saçlarımızı annemiz, ablalarımız tarar, örer bizi hazırlarlardı. Annemizden başlamak üzere, büyüklerimizin elini öper bayramlaşırdık.
Anneciğim o gün her zaman olduğu gibi, yüzümüzün gülmesi, mutlu olmamız için elinden geleni yapmış olurdu ve bizler de gülerdik. İçten, pürüzsüz, hüznü, acıyı tatmamış çocukların gülüşüyle gülerdik... "Ağlarım hatıra geldikçe gülüştüklerimiz"
Aceleyle kahvaltımızı yapar, telaşla sokağa fırlardık, tüm çocuklar sokakta olurdu, herkesin durumuna göre bir bayramlığı, en azından temiz giysileri olurdu. Kapı kapı dolaşmaya başlardık, kimin ne vereceğini az çok bilirdik, bir dayım para verirdi, bir de Fatma teyzeler .En çok onların kapısının önü kalabalık olurdu bu yüzden. Önceden bozdurdukları paraları kese kağıdına doldurmuş olurlardı, 5-10-25 kuruşluklar... Dayım 25 er kuruş verirdi bize, bazen kahvede oturuken okula gittiğimizi görür, yanına çağırır o zaman da 25 kuruş verirdi ablamla bana. 25 kuruşa birer cebimizi leblebi ile doldurabilirdik. Ya da bir boğum şeker kamışı alıp, önce çiğner sonra şekerli suyunu emerdik.
Para o kadar da önemli değildi o zaman, çünkü parayla alınabilecek çok cazip şeyler yoktu bizim köyde. Kuruyemişimiz annelerimiz evde yapardı, melengiç, buğday, yer fıstığı, mısır, buğday evde kavrulurdu. Çikolata, bisküvi, çiklet satılmadığı için ne olduğunu bilmezdik. Canımız tatlı isteyince annemiz un helvası yapardı, hoşaf yapardı ya da ev ekmeğini doğrar, üstüne zeytinyağı gezdirir, toz şeker serperdi, bayıla bayıla yerdik. Kuru üzüm, pekmez en sevdiğimiz tatlı yiyeceklerdi.
Bayram, annemle birlikte gittiğimiz gezmelerle, bize gelenlerle çok güzel bir şekilde güle oynaya geçer giderdi. Gelenlere cam bardakta reçel ikram edilirmiş eskiden, annem çocukken, bir cam bardağa da su koyulurmuş, reçeli yiyen kaşığı suya koyarmış yıkansın diye. Ben çocukken kağıtlı şeker ikram edilirdi, ayrıca büyüklere kahve yapılırdı bizim evde, annemin kavurup küçük kahve değirmeninde çektiği taze kahve.
Onlar, bayram gibi bayramlarıydı ömrümün.Çocukluğumun o sorunsuz, sorumsuz, tasasız, özgür, şen günlerinde... Henüz kimsenin ölmediği, kimsenin kimseyi kırmadığı, hasreti, ayrılığı tatmadığımız şen günlerimizde... Eskidendi...