- Kategori
- Deneme
Esma'nın yüzüğü (Roman denemem) (ikinci bölüm)

grev
•Geçmişe dalıp gitti…
Kendinin sendikayla tanışmasını hatırladı.
74 affıyla dönüğü okuluna devam ederken 75 yılında çalışmak için bir işe başvurdu.
Çünkü öğrenimi geceydi. Çalışmak için gündüz çok zamanı vardı. Ayrıca babasına yük olmak istemiyordu artık.
Aslında okulu normal süresinde bitirememiş olmanın sıkıntısıydı bu.
Kısa bir araştırma sonucu bir fabrikanın proje bölümünde güzel bir iş bulmuş ve çalışmaya başlamıştı.
O sıra işyerinde sendika olmadığını fark etmişti. “Serde” devrimcilik var tabi. Bu inançla işyerinde sendikal çalışma yapmak istedi.
Bir tanıdığı kanalıyla Disk Bölge Temsilcisiyle tanıştı. Bölge Temsilcisi önce onu kuşkulu karşılamıştı. Biraz daha tanıyınca ‘sanırım’ güveni gelmiş ve “biz o işyerinde örgütlendik ve yetki aldık; ancak sen şimdi bir şey belli etme. Buraya gel git” demişti.
O bu cevap üzerine önce şaşırmış sonra sevinmişti. Ancak hiç haberi olmayışına çok şaşırmıştı.
Gerçi kısa sürede proje bölümünde ve imalatta çalışan işçilerle bir yakınlaşma olmuştu. Özellikle imalatta çalışan işçiler nedense ona çok yakın davranıyor, yanlarından geçerken “kolay gelsin” demesine ve selamına çok sıcak karşılık veriyorlardı. Ama yine de sendikal çalışmayı fark edememişti. Halbuki ‘sonradan öğrendiğine göre’ bu işyerinde sendikanın ikinci denemesiymiş. İlkinde sendika yetki almadan işveren fark edince epey işçi çıkarmış. İkinci denemede işi çok gizli yürüterek başarı sağlamışlar.
Bu bilgi onun ilk kazandığı deneyimdi. Yani bir iş yerinde örgütlenirken öyle aleni ‘devrimci tavırlarla’ örgütlenmeye kalktın mı? Baştan kaybediyorsun. Bir sendika işyerinde örgütlenecekse örgütlemeyi çok gizli yürütmek zorunda… Bunu öğrenmişti.
Bu kazandığı ilk deneyim veya öğrendiği ilk bilgi sonraki süreçte ona çok lazım olmuştu.
Gerçekten özellikle bazı işkollarında sendikal örgütlenme tıpkı Gazap Üzümlerindeki gibi hem çok tehlikeli, hem de çok gizli gerçekleşiyordu. Sendikal örgütlenme sürecinde bu öğrendiklerini yaşayarak bu günlere gelmişti.
Neyse Bölge Temsilcisi sendikaya üçüncü gidişinde “yarın akşam senin çalıştığın fabrikadaki işçiler toplantı yapacak; sen de katıl” demişti.
O sıra bir arkadaşla tanışmıştı. Kırgız tipinde bıyıkları olan kavruk zayıfça biri… Onunla aynı yaşta sayılırdı. En çok ona o kavruk arkadaş ilgi göstermeye başlamıştı. ‘Zaten bir süre sonra ev arkadaşı olmuştu’
Bölge Temsilcisinin dediği gün akşam işten çıkınca sendikaya gelmişti. O sıra işçiler bir salonda T.İ.S taslağı hazırlanmak için toplanmışlar.
O kavruk arkadaşla birlikte o salona girince gündüz iş yerinde gördüğü imalat işçileri önce çok şaşırmış, sonra da çok sevinmişlerdi.
Bunlar aklına geldi…
Bunları düşünürken vakit epey olmuştu. Saatine baktı, çıkıp dolaşacaktı. Ancak sabah uzun yoldan çok yorgun gelmişti.
Soyunmaya bile üşendi, öylece uyuya kaldı.
Gece yarısı hava serinleyince üşüdüğünü fark edip uyandı. Üzerine bir şey örttü. Uzunca süre gözleri tavanda aklı gezdiği bölgelerdeki ilişkilerde takılı kaldı. Yine uyumuştu.
Sabah uyandığında camdan giren ışıklardan güneşin çoktan doğduğunu fark etti. Saate uzanıp baktı onu çeyrek geçiyordu.
Aklına Remzi Hocayla görüşeceği gelince çabuk kalktı. Pantolon zaten ayağındaydı. Kot olduğu için buruşuk olmasının önemi yoktu. Gömlek çok buruşmuştu. Önce yüzünü acele yıkadı, sonra yeni bir gömlek giyip çantasını alıp çıktı.
Çantasını eline alınca gülümsedi. Epeydir arkadaşları ona “başkan çanta sendikalcığını da sen icat ettin. Her şey çantada… İyi beceriyorsun bu işi’ diye takılırlar o da “ee ne yapalım sınıf savaşımı öyle çok mazaret kabul etmiyor” der geçerdi.
Bu aklına gelmişti. Çantaya bir dost gibi daha sıkı tutup dolmuş durağına gitti. Az sonra sendikanın merdivenlerini tırmanıyordu.
Sekiz kat çıkacaktı; ama bu merdivenler işlek bir cadde kadar hareketli olduğu için insan her basamakta bir tanıdığıyla karşılaşınca sekiz kat çıktığını en sonuncu katta soluk soluğa kalınca fark ediyordu.
Aslında binanın bir asansörü vardı; ama ne hikmetse hep bozuktu.
Çıkarken bir yandan basmaklarda karşılaştığı tanıdıklara selam verirken, bir yandan asansörün bozukluğuna kafayı takmış merdivenleri tırmanırken sonra kendi katlarına geldiğini fark etti. Bu sırada durup derin derin soluyordu. Odasına yöneldi.
Sendikanın bulunduğu kat birkaç dernek ve bir sendikayla ortak kullanıldığı için giriş salonunda öbek öbek toplanmış kızlı erkekli gençler kendi aralarında tartışmalara dalmıştı.
Onların arasından geçip odaya girdi. Çantayı koydu. Hiç oturmadan bir üst kata öğretmenler derneğine Remzi hocaya bakmak için çıktı.
Derneğin salonuna yeni girmişti; onu gören dernek çaycısı çay bardağını doldurup geldi. O sıra dernek epey kalabalıktı.
Şekersiz çaydan bir yudum alırken kalabalıkta Remzi hocayı arıyordu. Bu sırada omzuna bir el dokununca geri döndü. Remzi hoca karşısındaydı.
Gülerek “abe nerde kaldın ‘h’ alaoğlu. Sabahtan beri seni beklerim bea” deyince başkan gülümseyerek “acalan ne bea dayığolu geldık ya işde” diye cevap verdi. O sıra onların tanıyan bir öğretmen ‘bunlara ne oluyor böyle?’ şaşkınlıyla bakışırken ikisi balkona çıktı, birer sandalye çekip balkon duvarının yanına oturdular.
Onlara şaşıran öteki öğretmen arkalarından şaşkın ‘bakakalmıştı’.
Orada bir süre sohbet ettiler.
Remzi Hoca “önümüz bayram ben ‘h’alaya gideceğim. İstersen sen de gel misafirim ol. O sıra mahalleyi, işçileri tanır ne yapacağına karar verirsin” dedi.
Başkan “iyi fikir, benim için de iyi olur. Dediğin gibi o sıra etrafı tanıyıp işe nereden başlayacağıma karar veririm. Gel aşağı inelim. Orada biraz daha detaylandıralım bunu.” Dedi.
Birlikte aşağı sendikaya geldiler.
Başkan orada yönetimden Kemal’in geldiğini gördü. Remzi hocaya “aa bak Kemal’de gelmiş onun da fikrini alalım” dedi.
Kemal’e durumu anlatıp onun da fikrini sordular. Sonunda başkanın Remzi hocanın Halime halasının epeydir görmediği yeğeni İsmail olmasına karar verdiler. Remzi burada “başkan senin adın İsmail deyil Ismayıl. Bizim oralılar İsmail’i Ismayıl diye ses verir. Unutma bunu” dedi.
Başkan gülerek “abe kuzen sen beni ‘h’epten guş akıllı sanmışın. O kadarcık akıl var bizde elbet” diye karşılık getirince Kemal ve Remzi hoca buna kahkahayla karşılık verdi.
Artık yapılacak iş belli olmuştu. Akşama başkan ve Remzi hoca otobüsle Halime halanın kaldığı şehre gidecekti. Akşam saat altıda garajda buluşmaya karar verdiler.
Remzi hoca izin isteyip yukarı çıktı.
Başkan ve Kemal sonradan gelen yönetimden Mustafa kendi aralarında genel bir değerlendirme yaptılar. İşyerleri hakkında birbirini bilgilendirdiler.
Sendikanın diğer sendika ve demokratik kuruluşlarla ilişkilerinden sorumlu olan Kemal bu konularda bilgi verdi. Tariş’te Gıda-İş’e karşı işverenin saldırı başlattığını, işçilerin çok huzursuz olduğunu yakında orada büyük olaylar olabileceğini söyledi.
Diğer konularda bilgiler verdi. Bu konuda karşılıklı bilgi alışverişinde bulunuldu. Sendikanın gücü oranında Tariş işçilerine destek kararı alındı. Kendilerinin bölgede sorunu olan işyerlerini değerlendirdiler. Remzi hocanın halasının oradaki fabrikada üç yüze yakın işçi çalışıyordu. Oranın örgütlemesi başarılı olursa yakın çevresinde başka sendikaların örgütlü olduğu işyerlerine girmenin kolay olacağını düşündüler.
Kemal “başkan sakın ha başımıza yeni bir grev derdi çıkarmayalım. Valla yeni bir grevi zor götürürüz” dedi.
Gerçekten kurulalı üç dört yıl olan bir sendikaydı; ama bir yer hariç örgütlendikleri her yerde direniş ve grevlerle boğuşmak zorunda kalmışlardı.
Gerçi bu direniş ve grevler onların sinirlerini çelik gibi yapmış, büyük deneyim kazanmışlardı, ama imanları da gevremişti.
Başkan Kemal’in bu kaygılı uyarışını gülerek karşıladı. “O dediğini hep istedik; ama olmadı. İlla kapışmak zorunda kaldık. Bu işyerinde de gülüm balım bir örgütlenme olacağını zannetmeyelim. İşveren çok azgınmış. Yani dize getirmek zor olacak” dedikten sonra Kemal’e gülümseyerek “sıkma canını be arkadaşım. Öyle olursa sen dayanışma mayanışma işi halledersin” dedi.
Kemal “o iş zor. Sen benim uyarımı anladın. Ama ne olursa olsun sonuna kadar gideriz” diye başkana moral ve destek verdi.
Vakit öğleyi geçiyordu. Başkan eve gidip ‘bir iki kıyafet’ alıp hazırlanmak için arkadaşlarından izin istedi. Kemal’in ‘yeterli paran var mı?’ diye sorması üzerine durakladı. Üzerindeki parayı çıkardı. Saydı. “bu yeter. Zaten en fazla bir hafta kalacağım” dedi ve elinde çantası “hoşça kalın” deyip çıktı.
Arkasından bakan Kemal Mustafa’ya “Abbas yolcu… Başkan iyi alıştı bu gidip gelmelere, maşallah iyi dayanıyor” dedi. Mustafa gülerek “o kavgayı çok sever. Nerde heyecan var, atar kendini oraya. Bak göreceksin bu macerası da çok hareketli geçecek” dedi.
Onlar bu değerlendirmelerle işlerine döndüğü sırada başkan evine gideceği dolmuşun yanına varmıştı. (devam edecek)