Öykülerle yolculuk (on sekizinci bölüm) / Deneme / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

24 Temmuz '14

 
Kategori
Deneme
 

Öykülerle yolculuk (on sekizinci bölüm)

Öykülerle yolculuk  (on sekizinci bölüm)
 

Öykü demeti


Hastafendi ona isteğini tekrar etti. Geçmişte yaşadıklarıyla ilgili küçük anekdotları onunla paylaşırsa onlardan amacına uygun olarak yararlanacağını söyledi.

Sanırım Melih bey onun amacını anlamamıştı. Çünkü gibi boş gözlerle bakıyordu. Yani her ne kadar ‘sizi anladım’ dese de anlamamıştı.

Bunu fark eden Hastafendi tekrar hastanede tanıştığı, sonra vefat eden Temur Beyin ellili yıllarda İstanbul’a gelerek başlayan yaşam öyküsünü kurgulayabilmek için ellili yıllardaki İstanbul’u tanımak istediğini, bunun için kendilerinin o yıllardaki kimi yaşam anekdotlarının çok işine yarayacağını anlattı.

Sandalyeyi gösterdi. ‘Bu sandalye sanırım çok eski’ dedi. Melih bey gülümseyerek ‘ellilerden kalma’ deyince Hastafendi ‘tahmin etmiştim. Benim dedemin evinde de aynı sandalyelerden vardı. Sizin sandalyeyi görünce o yıllar aklıma geldi’ dedi, sonra ‘örneğin ben bu sandalyeden bir uzun öykü, hatta bir roman bile üretebilirim. Çünkü o sandalyeyi hatırlatan bir çok anekdot beynimde uçuşuyor. Sizden beklediğim de böyle bir şey. Yaşadığınız size ilginç gelen küçük küçük anlar.

Belki şimdi hemen aklınıza gelmeyebilir. Ben bir ses alım cihazı aldım. Onu size bırakayım. Bir hafta sonra tekrar uğrarım. O süre sarfında aklınıza gelenleri siz bu cihaza anlatın. Ben onları değerlendiririm’ dedi. Dedi, ama bu cihaz sözü Melih beyi sanki ürkütmüş gibiydi. Cihaza korkuyla bakıyordu veya bana öyle geldi. Ama Melih Bey haklıydı. Böyle cihazlarla az kişi suçlanmamış, az kişinin başı yanmamıştı.

Hastafendi Melih Beyin bu ürküntüsünü fark etmişti. ‘Yanlış anlamayın, bu cihazı size gelirken aldım. Hiç kullanılmadı’ dese de Melih Bey sanırım öyle düşünmüyordu.

O sıra Melih Beyin yaşlarında bir beyefendi geldi. Oldukça şık giyimli,  renkli gözlü tıknaz bir beydi. Kareli kahverengi ceketinin altında düz kahverengi pantolonu denk durmuştu. Ayakkabıları boyalıydı. Yeni traş olmuştu. Saçları subay traşı gibi kesilmiş, ince düzgün bıyığı vardı. Ceketinin içindeki yeşil bir tişörtle her şeyi denk ve yakıştırılmıştı. Sanırım Melih Beyin samimi arkadaşıydı. ‘Çalan Bahc’mı?’ dedi. Melih Bey ‘Bahc’ın keman konçertosu’ diye onayladı.

Melih bey sanki o bey gelince rahatlamıştı. Hastafendiye ‘işte bu arkadaş sizin sorunuza daha uygun cevap verebilir’ derken sanki üzerine yüklenen yükü bir başkasına devredebilecek olmanın rahatlığı içine girmişti.

Arkadaşı merakla bakınca Hastafendinin kendine söylediklerini harfiyen arkadaşına tekrar etti. Buradan da anlaşılıyordu ki; Hastafendinin ne istediğini gerçekten anlamıştı, ama işe ses cihazı girince korkmuştu. Yani görünenden böyle bir anlam çıkıyordu.

Arkadaşı bilgiç bir tavırla ‘bu konuda çok kitap yazıldı’ deyip Sait Faik’ten başlayıp bir dizi yazar ismi sayıp, Hastafendiye bunları okumasını öğütledi. ‘Sonra Suriçi hala bakir, oraya da el atabilirsin’ dedi.

Hastafendi içinden ‘La hevla’ çekerek en baştan o beye de ne istediğini anlattı. O yazarları okuduğunu söyledi. Suriçi gibi yerlerin de kuşkusuz çok ilginçlikleri olduğunu, ama amacının İstanbul’un tarihini yazmak veya o yazarlarla kakışmak olmadığını, hastanede tanıdığı ve orada vefat eden kendine de ilginç gelen bir beyin yaşamının izini sürüp, o izlerde o beyin yaşam öyküsünü aramak olduğunu söyledi. Amatör bir öykü yazarı olduğunu, bazı denemeleri olduğunu bu çalışmanın da amatörce bir çalışma olduğunu, arkadaşının önerisi üzerine Melih Beye gelip kendisinden ellili yılların Kadıköyüne ait anekdotlar istediğini, bu şekilde o yıllarda ‘taşı toprağı altın’ diye Anadolu’dan göç edenleri, bu arada hastanedeki dostunu aramaya çalışacağını söyledi.

Hastafendinin bu uzun açıklamasını ilgiyle dinleyen Melih Beyin arkadaşı Hastafendi ‘amatör öykü yazarıyım’ deyince küçümser gibi dudak büküp ‘basılmış kitabınız var mı?’ diye sordu. O beyi anlayan Hastafendi ‘evet tanıtım amacıyla basılmış yedi kitabım var. Onları kimini yayın evlerine ve yarışmalara gönderiyorum. İyi bir yazar olduğumu düşünüyorum’ diye yarı yalan, yarı doğru cevaplar verdi.

Melih Bey ve arkadaşıyla konuşmaları bir süre daha devam etti. Hastafendi en sonunda ‘Melih Bey ben bu cihazı size bırakayım. Aklınıza bir şey gelirse lütfen kaydedin’ dedi. Çünkü sohbetin gidişinden rahatsız olmuştu. Melih Bey de kibarca cihazı aldı. Nasıl çalıştığını sordu. Sonra ‘inşallah size yardımcı olabilirim’ dedi.

Hastafendi oturmaya devam etmenin anlamsızlığını düşünüp, izin isteyip kalktı. Gözü hala o iki sandalyede ve etraftaki raflardaydı. Dışarı çıkınca alabildiğince derin bir nefes aldı. Rahatlamıştı…

Aklına Ziraat Bankası'nın matiğindeki işi geldi. Gerçi aşağıda da banka yanında matikler vardı; ama oralar kalabalık olur diye, eczaneye gelirken gördüğü hemen yakındaki bankaya yönelip orada işini gördü.

Ona Melih Bey’i öneren ve ‘gel birlikte bir kahve içelim’ diyen arkadaşı aradı. O da özür dileyerek, oğlunun nikahını unutup randevu verdiğini söyleyip gelecek hafta için tekrar randevu verdi.

Hastafendi'nin Moda macerası şimdilik sona ermişti. Düşündüğü konuyla ilgili buradan bir sonuç alamayacağını düşündü. İnsanlar nedense yaşanmış bir öyküsünü, bir anekdotunu anlatmaktan çekiniyor, belki o sıra duyduğu heyecandan her şeyi unutuyordu.

Ben bunu insanların, daha doğrusu bizim gibi toplumların içine kapanık olmasına, sosyal aktivitelerden uzak olmasına bağlıyordum.

Gerçekten etrafınıza bakın tek tek veya gurup olarak gezmeler yeni yeni gündeme gelmeye başladı. O geziler de genelde bilinçsiz, gezilecek yer konusunda bilgisiz çok ürkek oluyordu.

Yani yaşadığımız yerlerin toplum olarak farkına varmaya yeni yeni başladık. En bilinçlimizden en cahilimize kadar durum pek değişmiyor.

Bilinçli olarak gördüğünü düşündüğümüz birine o bildikleri konusunda kalabalık bir kitleye veya çok daha dar dostlar arasında görüşünü anlatması istenince o kişinin ne komik durumlara düştüğünü bunları yaşayan herkes çok iyi bilir.

Nereden nereye. Melih Beyle görüşme bunları düşündürmüştü. Hastafendi orada gördüğü efendiden birine ‘Kadıköy iskelesine nasıl gidileceğini?’ sordu. O beyefendiden kişi ‘caddeyi takip edin. Oradan sola aşağı doğru caddede yürüyün. O yol sizi Kadıköy iskelesine götürür’ deyince Hastafendi sanki çok kolay bir şeyi bilememenin utangaçlığıyla ‘afedersiniz’ deyip yürüdü.

Biraz ilerleyince durup derin derin nefes alarak nefesini ayarladı. Parmağına taktığı kandaki oksijeni ölçer doksan gösteriyordu. İçinden ‘bu nefesle iskeleyi bulurum’ deyip yavaş yavaş etrafını izleyerek yürüdü. Zaten hızlı yürümesine olanak yoktu ki. Ama o bunu bilerek, etrafı izlemek istiyormuş gibi bir poz takınıp aşağı doğru inen dar sokak benzeri caddede yürümeye başladı.

Etrafındaki evlere, işyerlerine, oralarda kırk yıllık tanış gibi fıkır fıkır kaynayan insanlara bakarken bir yandan da ellilerden iz bulmaya çalışıyordu. İçinde ‘bu evlerin en eskisi en fazla kırk elli yıllık, yani ellilerde yoktur’ diye geçiriyor, gördüğü insanların içinde de o yıllardan kalan insanlar olmadığını görüp ‘zor bir işe soyundum’ diye düşünüyordu.

Öyle ya karanlıkta iğne arar gibi bir şey. Çünkü biz geçmişimize çok değer veren, geçmişle ilgili bir kayıt düşmeye meraklı, ilgili bir toplum değiliz.

Ellilerden ulaşımla ilgili bilgi ararım diye başvurduğu Nakliyatçılar Derneği'ndeki bayan bile ona internete başvurmasını söylemişti. Sanki internet bilgileri vahiyle oluşuyormuş gibi… Yazılı bir kayıt yoksa internete o bilgi nasıl girer ki?

Hastafendi bu düşüncelerle yürürken yorulduğunu fark etti. Hemen önünde deri giyim eşyası satan dükkanın önünde bir tabure gördü. Yanında gençten biri dikiliyordu. Sanırım dükkanın sahibi veya tezgahtarıydı. Hastafendi ona tabureyi işaret edip ‘oturabilir miyim?’ Yoruldum da’ dedi. Zaten bu kadar sözü söylerken nefes nefese kalmıştı. Delikanlı izin vermese de oturacaktı, yoksa düşüp bayılacaktı. Delikanlı ‘tabi amca buyur otur’ derken Hastafendi çoktan oturmuştu. Bu sırada burnundan derin derin nefes alıp oksijen durumunu dengelemeye çalışıyordu.  Epey bir süre sonra cebinden oksijen ölçerini çıkardı. Oksijen 87 gösteriyordu. Biraz rahatlamıştı.

Etrafına bakınmaya başladı. Aklında hep ellili yıllar vardı. Sokağa bakarken o yılları gözünde canladırmaya çalıştı.

O sıra bu dükkanlar yoktu tabi. Belki şu karşı birahanenin olduğu yerde geniş kapıları, önünde avlusu olan, avludaki ağaçların dallarının sokağa sarktığı bir ev vardı. Hemen yanı boşluktu. O boşlukta mahallenin çocukları oynuyordu. O geniş kapılı evin ötesinde ve karşısında tek ve ayrık bahçeli evler sıralanmıştı. Belki evlerin cumbası bile vardı.

Yukarıda Moda caddesinde de benzer evler sıralanmıştı.

Motorlu vasıta yok gibi bir şeydi. Ulaşım payton ve at arabalarıyla sağlanıyordu. Bu sokaklarda at arabalarının ve insanların, tabi genelde erkeklerin dolaştığını düşünüp, gözünde canlandırdı. Kuşkusuz insan kıyafetleri de çok farklıydı. Şu karşıdaki birahanede olduğu gibi kadın erkek bir arada kahkaha atan insan manzaralarına rastlanmazdı tabi. Zaten sokak içinde birahane ve içkili yer de yoktu muhakkak.

Hastafendi'nin bunlar aklından geçerken ‘taşı toprağı altın’ deyip Anadolu’dan İstanbul’a hücum eden, genelde trenle ilk olarak Haydarpaşa’ya gelen insanların buralara kadar çıkmadığını düşündü.

Ama adı gibi biliyordu ki o insanlar ilk önce mutlaka Kadıköy’de bir yerlere geliyor sonra oralarda gidecekleri, iş bulacakları yerler için adres arıyor veya kendinden önce gelen veya bir şekilde tanışı olup İstanbul’da oturanlarla buluşuyordu.

İşte o yer, o yerler neresiydi. Hastafendi o yerleri bir bulabilse oradan sonrası sanki ona kolay gibi geliyordu.


Bunları düşünürken kafasına ağrılar girmişti. Biraz daha oturdu. Kalktı, aşağı sahile doğru inişe devam etti. Zaten karşıdan Sahildeki meydanın ucu ve deniz gözükmüştü. (devam edecek)
 

 

 
Toplam blog
: 182
: 232
Kayıt tarihi
: 12.02.13
 
 

Sanat Enstitüsü yapı bölümünden 1967 yılında Denizli'den mezun oldum. Buca Mimar Mühendislik Özel..