- Kategori
- Deneme
Öykülerle yolculuk (on yedinci bölüm)

Öykü demeti
Hastafendi bu düşüncelerle o Cuma günü arkadaşının verdiği telefon numarasından Yeni Moda Eczanesinin sahibi Melih Bey’i arayıp kendini tanıttı. Arkadaşının adını verdi. Ziyaret amacını kısaca anlattı. Melih bey telefonun öbür ucunda gayet nazik bir ifade ile ‘beklerim efendim’ dedi. Hafta sonuydu. Pazartesi saat iki için randevulaştılar. Hastafendi bunu kendine Melih beyi öneren arkadaşına mesajla anlattı, gösterdiği ilgi için teşekkür etti. O arkadaşı da mesajla o gün kendine uğrayıp kahve içmeyi teklif edince, Hastafendi onu da olurladı. Artık geriye sadece Yeni Moda eczanesine nasıl gidileceği konusu kalmıştı.
O sırada odada bulunan küçük kızına bunu sordu. Küçük kızı sevimli bir küstahlıkla ‘baba yazarım diye geçiniyorsun, internetten bir eczane adresini bakmayı beceremiyorsun’ deyince; Hastafendi dersini almış olarak ‘anlaşıldı küçük hanım bugünkü dersimizin konusu sanırım internet hizmetleri. Sayende anladım’ dedi.
Babasını kırdığını sanan küçük kızı koşup sarıldı, öperek ‘ay babacığım alındın mı yoksa? Ben onu şaka diye söyledim’ derken kızının bu yaklaşımından çok mutlu olan Hastafendi kızını öperek ‘canım benim, niye alınmayım? Arkadaşlar arasında böyle şakalar olmaz mı? derken ikisi de çok mutluydu. Hastafendi o mutlulukla internette Yeni Moda Eczanesinin adresini sorgulamak için gogula girdi.
Kızı haklıymış. Şıbbadak Yeni Moda Eczanesini buldu. Yeni Moda Eczanesi ‘lebi derya’. Sanki Kadıköy’ün tarihini içinde saklayan bir değer, bir merkez gibi. 1902 de önce Kızıltoprak’da açılmış. Sonra Moda’ya taşınmış. Şimdiki sahibi, daha doğrusu şimdiki sahibinin babası 1937 de bu eczaneyi satın almış. Aslen Urfalıymış. Daha önce Birecik’te Yeni Eczane isimli eczaneyi açmışmış. Sonra sanırım bir iki yıl Konya-Karaman’da 1935’de yine Yeni Eczane adıyla eczane açmış. Sonra 1937 da İstanbul’a göçüp bu eczaneyi devir alınca Birecik’teki ve Karaman’daki Yeni Eczanenin yenisiyle bu eczanenin Modasını birleştirince eczanenin adı Yeni Moda Eczanesi olmuş.
O yıldan bu yana Moda’da ilk yerinden hemen iki bina ilerisinde hala faaliyette. Kapı numarasına kadar bütün bilgiler internette var. İnternetten bu bilgileri de alınca artık Hastafendiye Moda’ya gitmek düştü. Artık Pazartesiyi beklemek gerekiyordu. Öyle de yaptı.
Pazartesiye kadar evde okuyarak, yazarak vakit geçirdi. Pazartesi sabahı kalkınca eşine ‘ben bugün Yeni Moda Eczanesine gideceğim’ deyince eşi aceleyle kahvaltısını hazırladı. Birlikte kahvaltı yaptılar. Eşi ‘tek başına nasıl gideceksin? Ben de geleyim’ dedi. Hastafendi ‘sağol Kadıköy’den taksi tutarım. Zaten yakınmış. Sen sıkılırsın orada’ deyince eşi Hastafendinin yalnız gitmeye kararlı olduğunu anlamıştı. Bu sırada kahvaltı da bitmişti.
Hastafendi giyindi ve elinde baston eşine ‘haydi hoşça kal’ dedi. Eşinin ‘aman kendine dikkat et’ şeklinde uyarılarına kafa sallayarak dolmuşların geçtiği yola doğru yürüdü.
Aklında hep İnternetteki Yeni Moda Eczanesiyle ilgili bilgiler vardı. Ve çok merak ediyordu. Kadıköy dolmuşuyla iskeleye inince dolmuş şoförüne ‘Moda’ya gitmek için nereden taksi bulurum’ dedi. Şoför ‘amca Moda yakın pek taksi bulamazsın, ama sen şu yolda bekle geriden gelen taksilere Moda’ya gideceğini söyle. Belki birisi götürür’ deyince Hastafendi biraz şaşırarak ‘neden Moda’ya gitmezler, mesafe yakın olduğu için mi?’ deyince şoför ‘yok amca ters yer orası. Dönüş zor onun için, ama mutlaka biri götürür’deyince Hastafendi ‘sağ ol’ deyip şoförün dediği yere yürüdü.
İlk iki takside müşteri vardı, geçip gitti. Arkadan boş gelen taksiye el etti. Durunca ‘Moda’ya gideceğim’ dedi. Şoför önce olmazlandı sonra ‘gel bakalım amca’ deyince hastafendi taksiye bindi.
Şoför gençten sevimli biriydi. Hastafendi Moda’da bir eczaneye gideceğini, elinde sadece kapı numarası olduğunu söyledi ve şoföre ‘bu adresi bulabilirim değil mi?’ dedi. Şoför gülerek ‘tabi bulursun amca. Sen Denizlili misin?’ dedi. Hastafendi şoföre şöyle bir baktı. ‘Evet Burdurluyum, ama Denizlili de sayılırım. Çünkü ömrüm orada geçti. Nasıl anladın?’ deyince şoför ‘amca ben de Çallıyım, şivenden anladım’ dedi.
Bu şekilde aralarında bir samimiyet oluşmuştu. Hastafendi şoföre o eczaneye niye gittiğini anlatıyordu, taksi durdu. Şoför ‘amca Moda burası… Söylediğin adrese göre eczane burada bir yerde olmalı. Caddeye gireyim mi?’ deyince Hastafendi ‘sağol hemşerim ben kapı numaralarına bakarak bulurum’ dedi. Taksi ücreti beş lira tutmuş veya şoför hemşeri tarifesi uygulamıştı; kim bilir? Şoföre beş lirayı uzatıp vedalaştı, taksiden indi.
Şaşırmış neye yöne gideceğine karar veremiyordu. Şaşkınlığı etrafındaki görüntüdendi. Dar sayılabilecek bir cadde, cadde kenarlarına serpilmiş kafeterya benzeri şeyler ve şakır şakır birbiriyle samimi konuşan insan kalabalıkları. ‘Nereye geldim ben?’ diye şaşkın etrafına bakınıyordu.
İstanbul’un birçok semtini biliyordu, geçtiğimiz yıl kızlarının kaldığı Ortaköyü’de tanımıştı. Şişli, Osmanbey, Taksim hep kalabalıktı; ama burası farklıydı. Türk filmlerinde gördüğü sahneler fırlayıp önüne çıkmıştı sanki. Etrafında o filmlerdeki eski İstanbul’u anlatan sahnelere benzer dekoratif bir görüntü vardı. İnsanlar birbiriyle çok samimi bir iletişim halindeydi. Sanki herkes herkesi tanıyor gibiydi.
Hastafendi bu görüntülere şaşkın şaşkın bakındı bir süre. Sanki nefes problemi bitmişti; çünkü normal nefes almaya başlamıştı. Bu görüntü çok hoşuna gitmişti. Bastona dayandı kapı numaralarına baktı. Rakamlar yüksekti… Kapı numaralarının sol tarafta ileriye doğru düştüğünü gördü, karşı kaldırıma geçti. Karşıdan kapı numaralarını daha iyi takip edebiliyordu. Oradan etrafın hoşluğu içinde kapı numaralarına bakarak yürüdü. Kaldırıma yayılmış bir iki pastanenin önünden daha doğrusu masaların arasından geçiyor kimse onunla ilgilenmiyordu. Sanki o da kırk yıllık Kadıköylü gibi kabul görmüştü.
Hastafendi öyle düşünüp keyiflendi. Yürürken Ziraat Bankasının önüne geldi. Bankada işi vardı, ama randevu saati yaklaşmıştı. Hiç kimseyi bekletmeyi sevmez, kendi de bekletilmeyi hiç sevmezdi. ‘Banka işini sonra yaparım’ dedi. Zaten aradığı kapı numarası yaklaşmıştı, ama ortada eczaneye benzer bir vitrin gözükmüyordu.
Birden karşısında Yeni Eczane yazan tabela görünce durdu. Ancak tabelada eczane yazıyordu, ama asılı olduğu yerde eczaneye benzer bir görüntü yoktu. Yani vitrinde mama, çocuk bezi reklamları, değişik ilaç vb. tanıtımların yazılı olduğu bir görüntü yoktu. Şaşkın oraya doğru yürüdü. Tabelanın asılı oluğu kapıdan bir mabede, müzeye benzer yere giriliyordu.
Hastafendi ürkerek kapıdan içeri girince onu derinlerden gelen bir klasik müzik sesi karşıladı. İçeride kimse gözükmüyordu. Her iki tarafta raflarda kavanoza benzer şeylerin arasında düzgünce yerleştirilmiş ilaçlar duruyordu. Ama başta da yazdığım gibi giriş insana bir müzeye veya mabede giriyormuş gibi bir irkiltiyle karışık hoşluk veriyordu. Çalınan müzik de bu görüntüyü daha bir gizemli hale getiriyordu.
Hastafendi hangi müzik kime ait gibi konularda cahil olsa da klasik müziğe, batı veya Türk klasik müziğine hayrandı ve iyi bir dinleyiciydi. Sonradan Bach’a ait olduğunu öğrendiği senfoni kulaklarını doldururken; karşıda sanki sinema gişesi deliği gibi bir delik olan ahşap perdelemenin arkasında beyaz bir yüz, hafif renkli gözler ve kırlaşmış saçlarıyla efendi görünüşüyle bir beyefendi göründü. Çok samimi bakışlı bir İstanbul beyefendisiydi; ‘buyrun’ dedi. Hastafendi görüşeceği kişinin bu bey olduğunu tahmin ederek kendini tanıttı. O bey gerçekten o eczanenin sahibi Melih beymiş.
Orada eskiden kalmış iki sandalye vardı. O sandalyeler Hastafendiye çok tanıdık geldi.
Dedesinin evinde de aynı sandalyelerden vardı. O yıllar koltuk ve divanın henüz yaygınlaşmadığı yıllardı. Evlerde ‘maket’ denen ince uzun genelde ahşaptan yapılmış oturma gereçleri vardı. Üzeri kilim benzeri şeylerle veya bir kumaşla örtülü, arkasında uzun dayanma yastıkları olurdu. Varlıklı evlerde de o maketlerin arkasında kadife yastıklar, Hastafendinin gördüğü türden arkası yuvarlak gelen oturma yeri kontraplak olan biçimli sandalyelerden olurdu. Üzerine kadife minderler konurdu.
Hastafendi bunları onları görünce yazdıklarımı hatırladı. Hastafendinin dedesi varlıklı değildi. Daha doğrusu bir zamanlar çok varlıklı ve kendine ağa dedirten yaşamı olsa da, ama sonu Züğürt Ağa gibi bitmiş; yani mal varlığını önemli ölçüde kaybetmiş, ama çevrede itibarını hiç kaybetmemişti. Hep sevilen sayılan biri olarak tanınmıştı.
Hastafendinin aklında kalan görüntüler bu sandalye ile belirgin hale gelmiş, beyazlaşmış saçları, gür ak kaşları ve o kaşların gerisinden sımsıcak bakışıyla beyfendiyi kendine yakın, tanıdık gibi görmüştü.
Birlikte karşılıklı o sandalyelere oturdular. Hastafendinin şaşkınlığı geçmemişti. Etrafına bakınırken Melih bey’e ‘burası bana çok ilginç geldi. Tarih kokuyor’ dedi. Melih bey gülerek ‘doğru bildiniz, eczanemiz gerçekten içinde bir tarih barındırır’ dedi ve internette de yazılı olan bilgileri doğrulayarak eczanenin tarihini anlattı.
Hastafendi ziyaret sebebini tekrar etti. İstanbul’a gezmek, yetmiş yıllarda kaldığı yerleri, varsa; daha doğrusu yaşıyorlarsa eski arkadaşları dostları ziyaret, ayrıca bu gezintide gördüklerini yaşadıklarını yazmak amacıyla geldiğini, ama hastalanınca bu amacını gerçekleştirmenin zorlaştığını anlattı.
Süreyya paşa hastanesinde tedavi gördüğü sırada yaşadıklarını, Temur efendiyi kısaca anlatıp ‘ben Temur efendinin izini sürmeye karar verdim. Yani ‘taşı toprağı altın’ diye İstanbul’a göçün başladığı elli yılları, o sıradaki İstanbul’u öğrenmek istiyorum. Sizden istediğim ki; siz eski İstanbullusunuz, sizin yaşamınızdan kimi anekdotları öğrenip, onlardan o yılların yaşanmışlığını yakalamak, o şekilde Temur efendinin İstanbul’a ilk gelişte yaşadıklarına ulaşmak istiyorum. Kısacası ben öykücüyüm. Küçük bir anekdot bana koca bir dünyanın kapısını aralayabilir. Size bunun için geldim’ dedi.
Aslında Hastafendi nefes problemi yaşadığı için konuşması pek anlaşılmazdı. Bunun farkında olan Hastafendi Melih bey’e bunları tane tane anlaşılır şekilde anlatmaya çalışınca oldukça da yorulmuştu.
Sözü bitince geriye yaslandı bir süre nefesini normalleştirmeye, daha doğrusu kandaki oksijeni yükseltmeye çalıştı. Parmağında oksijen ölçer o bununla uğraşırken Melih Bey sanırım ‘bu ne biçim insan?’ der gibi Hastafendiye şaşkınlıkla bakıyordu. Hastafendi nefesini ayarlayıp bunu da parmağında takılı oksijen ölçerde fark edince Melih Bey’e ‘sizi dinliyorum’ der gibi baktı.
Melih bey sanki onun sözlerinden bir şey anlamamış gibi bakınıyordu. Sözlerinin anlaşılır olması için o kadar gayret gösteren, bu sırada koşmuş gibi yorulan Hastafendi Melih bey kendini anlamamış sanıp yeniden isteğini anlatmaya başlayınca Melih bey büyük bir kibarlıkla ‘hayır sizi anladım. Size nasıl yardımcı olabilirim diye düşünüyordum’ dedi. (devam edecek)