- Kategori
- Gündelik Yaşam
Et ve Tırnak

Nasıl ve ne zaman başladığını hatırlamıyorum bile. Hatırladığım tek şey, bir inat uğruna birbirinizin canını çok ama çok yakmış olmanız. Kimsenin kimseye üstünlük kuramadığı ama saçma bir inat uğruna acıtmaktan da çekinmediği uzun ve sancılı bir süreç.
Bazı zamanlarda yardımcı olmak adına bulunduğum girişimler, canınızı daha çok yakıp acınızı arttırmaktan başka bir şeye yaramadı ne yazık ki. Ve bende son anlarını yaşayıp can çekişen bu birlikteliği, uzaktan içim acıyarak seyretmek zorunda kaldım sadece.
Artık vakit geldi demek ki...Yolun sonuna geldik. Oysa kim derdi ki etle tırnak birbirinden ayrılır diye. Ama gözümün önündesiniz işte. Ve ayrılıyorsunuz. Aylardır süregelen savaşınız, nihayet bir tarafın savaş alanını terk etmeye karar vermesiyle sona ermiş gözüküyor. Savaş alanı sizden arta kalanlarla sessiz bir yıkıntı halinde.
Evet artık bitti, diyorum anneme telefonda, bir gözüm ayak parmağıma takılı. Israrla doktora gitmem gerektiği konusu kapanıyor ister istemez. Parmağım daha iyi. Artık tırnağım batmıyor. Ve dediğim gibi az kaldı. Et tırnağı atıyor. Canım yanmıyor eskisi gibi. Telefonu kapatıyoruz.
Ne kadar can acıtsa da, etle tırnak birbirinden ayrılıyormuş işte, diyorum ayağıma bakarak. Ve aylardır çektiğim işkencenin bitmiş olmasının o anlatılamaz huzuruyla, inat etmenin bir alemi yokmuş aslında, diye düşünüyorum. Ait olmadığın yerde kalmakta ısrar etmenin. Gitmen gerektiğini bildiğin halde kalmak istemenin. Bu kadar acı çekmenin ve çektirmenin.
Yaşamın içersinde de böyle değil midir zaten. Nefes aldığın her yerde yaşarsın elbette. Ama asıl hayat, ait olduğunu hissettiğin yerdedir. Ait olmadığın yerde aldığın her nefesin içinde, kopkoyu bir huzursuzluk gizlidir. İçine her çekişinde, seni ve çevrendekileri rahatsız eden kısa ve tok bir öksürük sesi gibi...
*Resim: Salvador Dali
**Anadolu'da bir kızım var, öğretmen olacak" projesi için;
http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=45243