- Kategori
- Dil Eğitimi
Eti senin kemiği benim…

40 yıl öncesinde, İngilizce öğretmeni olarak Burdur Lisesinde ilk göreve başladığımda, kayıt esnasında bir öğrenci velisinin oğlu için söylediği – daha sonraları da velilerden ara sıra duyduğum- klişeleşmiş bir cümleyle yazıma başlamak istiyorum. “Eti senin, kemiği benim.” “Al, oğlumu nasıl istersen öyle yetiştir. Adam olsun. Öğretmen daha iyi bilir. Ama sorumluluk da ikimizin olsun.” anlayışı vardı bu sözlerinde. Günümüzde ise , sorumluluğun tamamını okula ve öğretmenlere atan “eti senin kemiği de senin” anlayışının yaygınlaştığını düşünüyorum. Çünkü, eğitimci olarak suçlamak istemiyorum ama velilerin çoğu kayıt yaptırdıktan sonra, ancak bir disiplin olayı olursa okula gelmektedir. Bunun dışında yönetim ve öğretmenlerle iletişim kurmamaktadırlar. Bir çoğunun “oğlu ya da kızının hangi sınıfta okuduğunu, şubesini, okul numarasının kaç olduğunu” dahi bilmediklerini düşünüyorum. Ne dersiniz?
Çoğu zaman öğrenciler, öğretmenlerinin velilerine iletmelerini istedikleri “okula davet”i, “öğretmen –veli görüşmeleri”ni kendi ders durumlarına göre ayarlamaktadırlar(!) Bu nedenle, öncelikle öğretmen–öğrenci iletişiminin sağlanması gerekir. Bu da öğretmenlere düşen bir görevdir. Kısacası “kendilerini ve dersini öğrencilerine sevdirmekle” işe başlamaları yerinde olur.
Çocukluğumuzda Aydın “Zafer İlkokulu” bahçesinde ders zili çalmadan önce, okulun giriş kapısının iki yanında tek sıra olurduk. Öğretmenlerimiz geldiğinde onları “Günaydın Öğretmenim” diyerek selamlamak ve sevgisini kazanmak için… Bizi buna iten güç neydi? Onları hâla anımsadığıma göre, öğretmenlerimizin kendilerini bizlere sevdirmiş olmalarıydı, diye düşünüyorum.
Bugün okullarımızda böyle bir manzara ile karşılaşacağımızı sanmıyorum. 60 daireli bir apartmanda oturanların birbirlerini tanımadıkları gibi, okullarımızda da durum aynı. Özellikle liselerde, öğrenciler arasında, “o öğretmen bizim dersimize girmiyor, boş ver.” düşüncesi yaygın durumda. Öğretmenler de, öğrencilerinin –gördükleri-hatalı bir davranışını düzeltmek için yeterince çaba sarfetmekten kaçınıyorlar. Çünkü, öğrenci ve velisinin tepkisiyle karşılaşmak istemiyorlar. Eskiden öğrenci okula kayıt edilirken, velisi tarafından söylendiği düşünülen, tamamen de doğru da olmayan, ancak, öğretmeni destekleyen “eti senin, kemiği benim” anlayışı artık söylenmiyor. Örneğin; sigara içen bir öğrenci uyarıldığında, velisi öğretmene “parasını ben veriyorum, size ne?” diyebilmek cesaretini göstermektedir.
Oysa, işlenmesi için okullarımızda öğretmenlerimize emanet edilen ve “ham madde” olarak düşündüğümüz öğrencilerin yetişmelerinde, “yönetim-öğretmen ve veliler”in birlikteliği şarttır. Okullarımızda yılda iki kere yapılan “geleneksel veli toplantıları”nda, sadece öğrencilerin ders notlarının ve devamsızlıklarının öğrenildiği ve –varsa- okulun ihtiyaçlarının velilere iletildiği bir gerçektir.
“Psikololojik Danışman” veya “Rehber” öğretmenlerimizin sınıf veya ders öğretmenlerinin isteği üzerine, başarısız ve sorunlu öğrenciler için, öğrenci ve velileriyle anketler ve görüşmeler yaparak sorunlara çözüm önerileri getirmeye çalışmaları da, çoğu zaman yetersiz kalmaktadır. Burada önemli olan sorunların üzerine gidilmesi ve kontrolün sürekliliğidir. Sorunların iki anketle çözümlenmeyeceği bir gerçektir.
“Ortaokul” ve “lise” çağlarımızda, sokakta gördüğümüz öğretmenlerimizin yanından saygıyla selamlayarak geçerken, kendimize çeki-düzen verir, ceketimizin düğmelerini iliklerdik. Bilirdik ki, okulda ve sokakta öğretmenlerimizin devamlı kontrolündeydik. Oysa şimdi, bırakın ceketin iliklenmesini, sallanan kravatları, yarısı dışarıda gömlekleriyle, ellerindeki sigarayı dahi söndürmeyen öğrenciler görmek beni çok üzüyor. Öğrencilerin okul kapısından çıktıktan sonraki davranışlarından sadece “anne ve babaları-velileri” mi sorumlu ? Hayır. Geleceğimizden hepimiz sorumluyuz. Kapısı dururken okulun duvarından sokağa atlayan bir öğrenciye, gülümseyerek, yaptığının yanlış olduğunu –uygun dille, onu kırmadan - söylemeniz zor olmasa gerek.
Yönetici, öğretmen, öğrenci, veli ya da sade vatandaş olalım; karşılıklı ilişkilerimizin daha güzel olması, anlayış ve hoşgörü ile çözümlenmesini istiyorsak; aşağıdaki “Günün Yemeğini” birlikte yemeliyiz diye düşünüyorum.
GÜNÜN MENÜSÜ
Bir ölçek “GÜNAYDIN”
Gönül teknenizde yavaşça karıştırın.
İçine “DUYGU ŞERBETİ” ekleyin
ve yine karıştırın.
Sadece kendiniz yemeyin,
Yemeğin Adı : “İNSANLIK”
Sevgiyle kalmanız dileğiyle, saygılarımı sunarım…
Ali İhsan ÖZÇAKIR
MEB. Bakanlık Başmüfettişi (E)
e-mail: aliihsanozcakir@hotmail.com
Web.sitesi: aliihsanozcakir.googlepages.com
İki ölçek “İYİ GÜNLER”
Birazcık “İLGİ”
Bir tutam “ANLAYIŞ”
Normal ölçüde “NEZAKET”
Bir tatlı kaşığı “TOLERANS”
Malzemeyi iç dünyanızdan alın,
Yıkamanıza gerek yok tertemizdir.
Kokusu her yanınıza sinince
Karışımı, “HAYAT” tabağına yavaşça boşaltın,
üzerini “SEVGİ MALZEMESİ” ile süsleyin,
Bir parça da gökkuşağının renginden serpiştirin...
”GÜN” boyunca afiyetle YİYİN !!
”HERKESE” verin.