- Kategori
- Öykü
Falcı
Fatoş’un başucundaki saat çalmaya başladığında Nedim çoktan uyanmıştı.
“Nedim, ne olursun bir kahve koy” dedi Fatoş yataktan kalkarken. “Hadi canım, ne olur. Benim hazırlanmam lazım, bugün erken çıkacağım.”
“Tamam, kalktım, kalktım.”
Mutfağa gitti, kahve makinesine kahveyi, suyu koydu, düğmesine basıp çalıştırdı. Dolaptan iki fincan alırken gözü duvardaki takvime takıldı. Bugün tam sekiz ay olmuştu; tam işlerinin yoluna girdiğini düşünürken, şirketini büyütme planları yaparken, nasıl da tepetaklak oluvermişti her şey birdenbire.
Çok güvendiği, büyük bir müşterisinden alacağını tahsil edemeyince Nedim’in kendi ödemeleri de aksamaya başlamıştı. Pek endişelenmemişti önceleri; sıkışıklığın geçici olduğuna öyle güzel inandırmışlardı ki onu, nasıl olsa hemen hallolacak diye gidip bir arkadaşından borç almıştı. Ama bir türlü tahsil edememişti alacağını. O da biriken borçlarını ödeyebilmek için babasından kalan arsayı teminat gösterip bankadan kredi kullanmıştı. Kredinin vadesi dolduğunda erteleme isteyecekti ama o sırada kriz patlamıştı. Banka erteleme talebini reddedince çorap söküğü gibi gelmişti arkası. Sekiz ay önce bugün banka arsaya el koymuş, birkaç gün sonra da alacaklıları deposundaki mallara haciz getirmişlerdi. Altı yıl boyunca gecesini gündüzünü verdiği şirket, iki hafta içinde bitmişti.
Nedim borçlarının çoğunu bir şekilde ödemişti ama yalvar yakar tahsil edebildiği ancak üç beş kuruştu. Sekiz aydır sadece Fatoş’un maaşıyla geçiniyorlardı. Fatoş iyi kazanıyordu kazanmasına, açta açıkta değillerdi ama her şeyin karısının omuzlarında olması kahrediyordu Nedim’i. İlişkileri de iyice gerilmişti; özellikle son zamanlarda, Nedim kolay kolay iş bulamayacağını anladıktan sonra.
Önce, yeni bir şeyler yapabilir miyim diye, arkadaşları, iş çevresinden tanıdıkları, hatta eski patronuyla bile konuşmuştu. Hepsi iyi niyetlilerdi konuştuklarının; hepsi Nedim’i seviyor, ona yardımcı olmak istiyorlardı. Ama piyasanın durumu ortadaydı işte, yaprak oynamıyordu; krizin ne zaman biteceği de belli değildi. Herkes kendi derdindeydi, kimsenin Nedim’i düşünecek hali yoktu,
Tabii, açık açık yüzüne söylemedikleri şeyler de vardı. İyi çocuktu Nedim; dürüsttü, çalışkandı, namusluydu da ama sanki biraz beceriksizdi. Tedbirsizdi de galiba biraz; insan öyle açığa mal verir miydi, böyle zamanda? İki kuruş koymaz mıydı bir tarafa bunca yıl? Bak, şirketi batıvermişti işte. Nedim hayal kırıklığına uğramıştı ama kızmamış, kırılmamıştı onlara. Öfke ve nefret sonradan gelmişti; yavaş, yavaş, kendisini gittikçe daha yalnız, daha çaresiz hissettikçe.
Yeni bir iş kuramayacağını anlayınca oturup özgeçmişini hazırladı, gazete ilanlarına, danışmanlık şirketlerine, aklına gelen her yere gönderdi. Ama otuz sekiz yaşında, uzun zamandır profesyonel olarak çalışmamış, müflis bir işadamının ne şansı vardı ki? Sadece iki defa aramışlardı onu altı ayda. İlk mülakata gittiği danışmanlık şirketindeki “uzman” kız, yirmi beş yaşlarında, çok şey bildiğini zanneden salağın tekiydi. Mülakatın, Nedim’in zar zor dayanabildiği “sizi biraz tanıyalım” bölümünü geçtikten sonra, yazı yazmayı yeni öğrenmiş çocuklar gibi kocaman harflerle defterine aldığı notlara bakıp, “Nedim Bey, orta ve uzun vadeli kariyer hedeflerinizden bahseder misiniz biraz? Beş yıl sonra kendinizi nerede görüyorsunuz mesela?” diye sorunca daha fazla dayanamamış, kalkıp çıkmıştı oradan. Çağrıldığı ikinci mülakatta daha aklı başında biriyle görüşmüştü – Ahmet’ti galiba adı. Ahmet Bey, özgeçmişine şöyle bir göz atıp, bunca yıl kendi işinin patronu olduktan sonra başka birinden emir almaya nasıl tahammül edebileceğini sormuştu. “Bilmiyorum” diye dürüstçe cevap vermişti Nedim. O ikisinden başka da arayan olmamıştı onu. “Acaba bunlar aralarında anlaşıp beni kara listeye mi aldılar” diye ara sıra aklına takılmıyor değildi.
Salona gidip kanepeye uzandı, televizyonu açtı. Kanallar arasında, amaçsız, dolaşmaya başladı. Haber kanallarına baktı önce, hiç biri ilgisini çekmedi; diğer kanallarda da saçma sapan bir sürü şey. Midesi bulanıyordu.
Kahve makinesinin sinyalini duydu. Kalkıp mutfağa gitti, Fatoş’un fincanına kahve koydu (şekersiz, sütsüz), içeri, yatak odasına götürdü. Giyinmiş, aynanın karşısında saçına fön çekiyordu Fatoş.
“Of, Nedim, süpersin, çok sağ ol.”
“Bir şey değil.”
Arkasından sarılıp, boynundan öpmek istedi, Fatoş onu itti.
“Dur Nedim, üstümü buruşturacaksın.”
Dönüp odadan çıkarken Fatoş seslendi arkasından.
“Nedim ben bugün eve erken geleceğim. Zeynep’le Esin de buraya gelecekler. Sen istersen dışarı çık.”
“Hayrola?”
“Yok bir şey. Öyle, kız kıza toplanacağız.”
“E, tamam, ben içerde otururum.”
“Nasıl istersen. Sıkılma diye söyledim. Ama salona girmek yok, tamam mı?”
“Neden?”
“İşte. Salona giremezsin.”
“Neden ama?”
“Canım, ne yapacaksın salona girip kadınların arasında?”
“Merhaba da mı demeyeyim?”
“Merhaba da deme. Salona hiç gelme.”
“Neden?”
Fatoş’un yüzünde bir bıkkınlık ifadesi belirdi.
“Ya, niye soruyorsun ki? Hem ne yapacaksın kadınların arasında?”
“E, Zeynep de geliyormuş.”
Fatoş çok sıkılmış gibi derin bir nefes alıp verdi.
“Aman Nedim…”
“Siz kesin bir şeyler karıştırıyorsunuz.”
“Of, sana ne ya? Kız kıza toplanıyoruz işte.”
“Canım, söylesen ne olur ki?”
“Dalga geçmeyeceksin ama.”
“Söz.”
“Esin bir arkadaşını getiriyor yanında. Süper fal bakıyormuş.”
“Fal mı baktıracaksınız yani?”
“Evet.”
Bir yıl önce olsa Fatoş’la dalga geçerdi Nedim. Ama şimdi, içinde bulunduğu ruh haliyle, falcı fikrine eskisi gibi karşı olmadığını fark edip şaşırdı. “Demek umutsuzken böyle oluyor” diye düşündü kendi kendine; “falcılara bile inanmaya hazır oluyor insan.”
“Tamam, sorun değil. Ben içeride otururum. Sen de baktıracak mısın?”
Bu pek de önemli değilmiş gibi dudağını büktü Fatoş.
“E, ben de baktırırım herhalde. Eğlence işte.”
“Peki. Kaçta geleceksiniz?”
“Ben dört gibi evde olurum. Onlar da dört buçuk da gelecekler.”
“Okey. Ben belki çıkarım, çıkmazsam da içerde otururum.”
“Tamam. Nedim, lütfen etraf dağınık olmasın ne olur. Evi de biraz havalandır olur mu?”
“Olur, merak etme.”
***
Esin Fatoş’un ilkokuldan, sonra da liseden arkadaşıydı. Mezun olduktan sonra da hiç kopmamışlardı birbirlerinden; iyi, kötü hayatlarının her dönemini, birçok önemli olayını birlikte paylaşmışlardı. Esin, kardeşinden ileriydi Fatoş için.
Zeynep, Esin’in Bodrum’daki yazlıktan arkadaşıydı. Çok güzel bir kızdı Zeynep; kumral, uzun boyluydu; bakır rengi bir teni, hep hayal kuruyormuş gibi bakan iri, bal rengi gözleri vardı. Esin, on yıl önce onu Fatoş’ların Suadiye’deki evine ilk getirdiğinde, Fatoş hiç hoşlanmamıştı Zeynep’ten. Bir ara yalnız kaldıklarında sormuştu Esin’e.
“Allah aşkına nerden buldun bu soğuk nevaleyi?”
Esin’in yüzünde bilmiş, alaycı bir tebessüm belirmişti
“Evet, gerçekten çok güzel değil mi? İnsan tahammül edemiyor.”
“Ne alakası var canım?”
“Yok, canım benim, hiç bozulma sen. Bugüne kadar Zeynep’le tanışıp da ondan hoşlanan hiçbir arkadaşım olmadı – kızlardan yani. Tepkin çok normal.”
“Canım, hoş kız, ona bir şey demiyorum, ama buz gibi.”
“Hayır, Fatocuğum, buz gibi falan değil, sadece çok güzel. Bütün kızlar ilk tanıştıklarında Zeynep’e gıcık kaparlar. Sonra, onu tanıdıkça, severler çünkü gerçekten süper kızdır. Ben kendimden biliyorum, düşünsene onunla ilk tanıştığımda ben neler hissettim.”
Fatoş kendini tutamayıp gülmüştü. Fatoş onu kimselere değişmezdi ama Esin kısacık boylu, hayli de çirkindi.
“Bak nasıl gülüyorsun. Düşün yani, ben Zeynep’i bu halimle seviyorsam, ne iyi kız olduğunu sen hesap et .”
Gerçekten de tanıdıkça sevmişti Zeynep’i. Esin’le oldukları gibi olmamışlardı onunla; hatta çok samimi oldukları bile söylenemezdi ama geçen yıllar boyunca sık sık görüşmüşler, Esin’in deyimiyle, Fatoş Zeynep’in güzelliğine alışmıştı. Gene, Esin’in dediği gibi, “insanı daha da çıldırtacak” şeyler öğrenmişti Zeynep hakkında. Mesela, her türlü sporda çok başarılıydı Zeynep; çok iyi gitar ve piyano çalıyor, İngilizce, Fransızca ve İtalyancayı ana dili gibi konuşuyordu; ata biniyor, sörf yapıyor, resim çiziyor, heykelle uğraşıyordu. Çok da varlıklıydı üstelik. Toprak zengini, sonradan sanayici olmuş bir ailenin tek varisiydi. Babası, Zeynep’in bir gün holdingin başına geçeceği umuduyla, onu Amerika’daki en iyi okullardan birinde okutmuştu. Zeynep, Boston’da işletme yüksek lisans programını tamamlayıp, New York’ta bir finans şirketinde iki yıl çalıştıktan sonra, Türkiye’ye dönmüş, holding’in mali işleriyle ilgilenmeye başlamıştı. Herkes ona geleceğin patronu gözüyle bakıyordu.
Geçen yıl, babası aniden ölünce, kimsenin beklemediği bir şey yapmıştı Zeynep. Gurup şirketlerinin bir kısmını satmış, diğerlerini güvendiği profesyonellere emanet etmiş, şirketin günlük işlerinden elini ayağını çekmişti. Şirketlerin gidişatını yakından takip ediyor, yöneticileriyle ayda bir mutlaka görüşüyor ama holdingle ilgili başka hiç bir şeyle uğraşmıyordu. Zamanını, sanatla, sporla, seyahat ederek ve hayır işleriyle uğraşarak geçiriyordu; pek ortalarda görünmemeye, magazin haberlerine çıkmamaya çok özen gösteriyordu.
Ve hiç evlenmemişti Zeynep. Esin onunla dalga geçtikçe, Zeynep de kendisini makaraya alırdı.
“Korkutuyorsun kızım herifleri. Güzellik, para, her bok gani gani. Asılmaya cesaret edemiyor kimse.”
“Ya, adam gibi bir herif bulsam, evlenmez miyim hiç? Vallahi de billahi de bulamadım.”
“Bana bak, sen o biçim falan değilsin, değil mi? Öyleysen vallahi acayip bozulurum.”
“Yok be! Öyle olsam senin gibi paçozla işim ne?”
Esin’in üçüncü evliliğinden sonra daha da gırgıra alır olmuşlardı bu durumu.
“Allah seni kahretsin, gözün doysun, adam bırakmadın be.”
“Şekerim, onlar beni rahat bırakmıyor, görüyorsun işte.”
“Bastıbacağın da tekisin, nasıl buluyorsun böyle yakışıklı herifleri?”
Esin’le Zeynep yıllardır böyle takılırlardı birbirlerine, kırılmadan, alınmadan. Fatoş da onları seyreder, eğlenirdi.
***
Esin falın her türlüsüne meraklıydı. Sadece fala da değil, astroloji, reiki, bio-enerji, feng shui – “mantıkla, bilimle alakası olmayan her şeye bayılıyor bu kız” diye dalga geçerdi Nedim onunla.
Falcı Sevgi Esin’in yeni takıntısıydı.
“Tarot bakıyor” diye anlatmıştı Fatoş’a. “Fato, inanamazsın nasıl bildiğine. Vallahi dediği her şeyi kâğıda yazdım, hepsi çıktı. Ama ben daha fazla bir şey söylemeyeyim, sana da bir baksın, sonra konuşalım.”
Fatoş’un fala filan pek ilgisi yoktu ama gene de meraklanmıştı.
“E, al bir gün, bana gel” demişti Esin’e. O Salı için sözleşmişlerdi. Esin Zeynep’i de getirecekti.
Fatoş öğleden sonra üç gibi ofisten çıkmış, pastaneden bir şeyler alıp eve gelmişti. Nedim evdeydi. Fatoş’un tembih ettiği gibi salonu havalandırmış, ortalığı da dağıtmamıştı. Ama huyluydu Fatoş; Nedim’in orada oturmuş olduğunu bilmesi bile evin dağınık olduğu hissini uyandırıyordu içinde. Salona girdi, kanepenin üstündeki küçük minderleri kaldırıp tekrar yerleştirdi, perdeyi iki santim sağa, iki santim sola çekti, yemek masasının üstündeki vazoyu yerinden oynatıp aynı yere koydu, duvardaki resimleri hizaladı, koltukları düzeltti. Her şeyin düzgün olduğuna kanaat getirince Nedim’e içeri gitmesini söyledi.
“Daha gelmediler ki” dedi Nedim.
“Yok, sen git. Bak topladım ortalığı, gene dağıtırsın.”
Nedim güldü. Kalktı, kitabını alıp içeri gitti, kapısını kapattı.
Esin’le Zeynep yarım saat sonra geldiler. Kahvelerini içerlerken,
“Nedim’i evden mi attın kız?” diye sordu Esin
“Denedim ama gitmedi” diye cevap verdi Fatoş gülerek. “İçerde oturuyor.”
“Aa, ayıp be, olur mu hiç öyle şey. Gelsin bizimle burada otursun, Sevgi gelince çıkar.”
“Canım ne gerek var, kadınların arasında. Bırak oturuyor işte içerde.”
“Zeynep, görüyorsun değil mi, nasıl cadı. Adamı tıkmış küçücük odaya, kendi bizimle lak lak yapıyor burada.”
“Gerçekten Fatoş, ayıp değil mi adama?”
“Yok canım, ne ayıbı. O gelmek istemez zaten.”
“Sen Zeynep’in de geleceğini söyledin mi ona?” diye güldü Esin.
“Aman be Esin, sen bilmez misin Nedim’i? Hiç o gözle baktığını gördün mü kimseye?”
“Doğru söylüyorsun vallahi. Gerçi bana göz süzmüyor değil ara sıra ama…”
“Kesin öyledir, canım. Sana hasta.”
“Herkes bana hasta kızım, elimi sallasam ellisi.”
O sırada kapı çaldı.
“Hah, Sevgi’dir bu” diye atıldı Esin. Fatoş güldü.
“Ay, Zeynep karıya bakar mısın? Karta kaçtı, falcı geldi diye on sekizlik taze gibi hevesli. İnanmıyorum.”
“Sensin kart! Kızım, ruhunuz ölmüş sizin” diye onlara laf yetiştirirken kapıyı açmaya gitti Esin.
Sevgi otuz yaşlarında, uzun boylu, hoş bir kadındı. Esin onu Fatoş ve Zeynep’le tanıştırdı, oturup biraz sohbet ettiler, sonra da Esin’le yemek masasına geçtiler. Sevgi Esin’in falına bakarken, Fatoş’la Zeynep, kanepede, Esin’in falını dinlememeye çalışarak, konuşmaya devam ettiler. Sevgi, Esin’den sonra Zeynep’in, en son da Fatoş’un falına baktı.
***
“Ee, nasıl geçti?” diye sordu Nedim, Zeynep’in salonu toplamasına yardım ederken.
“Canım, fal işte.”
“Ne dedi sana?”
“Yok, öyle önemli bir şey demedi.”
“Anlatsana.”
“Mutsuzsun, çünkü kocan mutsuz dedi. Kocanın işinde bir problemi olmuş, şimdi çalışmıyor, çok dert ediyor, seni de üzüyor dedi.”
“Esin’den öğrenmiştir.”
“Yok, Esin bizimle ilgili hiçbir şey söylememiş ona.”
“Başka ne dedi? İş bulacak mıymışım bari?”
“Rahata erecek ama önce daha kötüye gidecek, vakit alacak dedi.”
“Seninle ilgili bir şey söyledi mi?”
“İşimle ilgili iyi bir gelişme olacakmış. Beyaz saçlı bir adam bana bir haber getirecekmiş. Sonra ben bir yere gidecekmişim – sıcak, güneşli bir yermiş – ondan sonra da işimde yükselecekmişim.”
“E, çok güzel, hadi bakalım. En azından birimiz için iyi bir şeyler var ufukta.”
“Aman canım, uyduruyor işte, boş ver.”
***
İki gün sonra Nedim evde otururken Fatoş aradı.
“Nedim, biliyor musun ne oldu?”
“Ne?”
“Tim Harris’i hatırlıyorsun, benim New York’taki patronum, hani geçen sene gelmişti, birlikte kahvaltı etmiştik.”
“Evet, hatırlıyorum, tabii.”
“İşte, o aradı biraz önce. Perşembe günü İstanbul’a geliyormuş, benimle yüz yüze konuşması gereken önemli bir konu varmış. Cuma günü de birlikte Dubai’ye gitmemiz gerekiyormuş.”
“Ana! Falcı karının dedikleri çıkıyor mu yoksa?”
“Vallahi çıkıyor. Beyaz saçlı adam, seyahat – sıcak bir yere demişti, hatırlıyorsun değil mi?”
“Evet, hatırlıyorum, tabii.”
“Yani, bilmiyorum.”
“Dur bakalım. Hayırlısı inşallah.”
Tim Harris Perşembe günü geldi, Cuma sabaha karşı Fatoş’la birlikte Dubai’ye uçtular, Pazar sabah erkenden İstanbul’a döndüler. Tim aynı gün New York’a gitti.
Fatoş’un çalıştığı Amerikan bankası, körfez ülkelerinde yatırım bankacılığı yapan Dubai merkezli bir şirketi satın almaya karar vermişti. Banka, Dubai’deki yeni yatırımlarının başına Amerika’dan bir yönetici göndermek yerine, burayı İstanbul’da oluşturacağı yeni bir şirkete bağlamak, başına da Fatoş’u getirmek istiyordu. Fatoş’un sorumlulukları ve iş yükü artacaktı ama kendi şirketinin müdürü olacak ve doğrudan New York’taki merkeze bağlı çalışacaktı; üç haftada bir Dubai’ye, üç ayda bir de New York’a seyahat edecekti. Maaşına da çok iyi bir zam yapmışlardı.
Nedim’le Fatoş, uzun zamandan beri ilk defa, bir şeyi kutlamak için gece dışarı çıktılar.
***
Fatoş sonraki iki ay boyunca çok yoğun çalıştı. Yeni şirketin bankayla birleştirilmesi sürecinde birkaç kez Dubai’ye, bir kez de New York’a gitti. Başını kaşıyacak vakti olmamasına rağmen, İstanbul’da olduğu zamanlarda Esin ve Zeynep’le buluşup Sevgi’ye fal baktırmayı ihmal etmedi.
Sevgi’nin Fatoş’a söylediklerinin kelimesi kelimesine çıkmış olması Esin’i coşturmuştu. Nerdeyse evden çıkmıyordu artık Sevgi’yle konuşmadan. Fatoş İstanbul’da olduğunda da, fal baktırmak için onun evinde buluşmakta ısrarcıydı Esin.
“Bak şekerim, yer çok önemlidir fal olayında” diye aydınlatmıştı Fatoş’la Zeynep’i. “Yıldızların konumu falan kadar dünyadaki mekân da önemlidir. Kızın sana bu kadar isabetli fal bakmasında senin evinin yeri de çok önemli. Kusura bakma ama sen burada olduğun zamanlar Sevgi’ye senin evinde fal baktıracağız. Bana kalsa, sen olmadığın zamanlarda da buraya gelirdim ama Nedim ne der onu bilemem.”
Fatoş gülmüştü Esin’e.
“Herhalde ikinizi de alır balkondan aşağı atar.”
Nedim’in iş durumunda bir değişiklik yoktu. Çoğunlukla evdeydi; kitap okuyarak, televizyon seyrederek ve delirmemeye çalışarak geçiriyordu günlerini. Esin’le, Zeynep Fatoş’a geldiklerinde Nedim de bazen onlarla birlikte oturuyor, havadan sudan laflıyorlardı. Nedim fal baktırmıyordu – Sevgi’yle tanışmamıştı bile. Aslında fala mala inanmaz, baktıranlarla da dalga geçerdi ama Fatoş’un falının aynen çıkmasından sonra çenesini tutuyordu.
O iki aylık dönemde Fatoş’a pek bir şey söylememişti Sevgi.
“Fatoşçuğum, iyi kötü değecek bir şey görsem vallahi söylerim. Ama falını çok net görmediğim zaman hiçbir şey söylememeyi tercih ediyorum. Öyle bulanık fallar kararsızdır, ne tarafa gidecekleri belli olmaz. Ben sana söylemeye değer bir şey görmüyorum dediğimde sen de beni ‘illa söyle’ diye sıkıştırmayacaksın, tamam mı?”
“Tamam” demişti Fatoş mecburen.
Bir gün, gene Fatoş’un evinde toplandıkları bir Cumartesi sabahı, Sevgi kartlarını açar açmaz yüzü asıldı.
“Kötü bir şey gördün” diye atıldı Fatoş.
Sevgi cevap vermedi, bir süre daha dikkatle inceledi kartları. Sonra kafasını kaldırıp rahatlamış gibi Fatoş’a baktı.
“Evet, önce çok kötü bir şey gördüm gibi geldi ama o kadar kötü değil aslında.”
“Ne gördün, söylesene.”
“Nedim’in işiyle ilgili kötü bir haber alacaksınız. Bir terslik var.”
“Adamın işi mişi kalmadı, daha ne terslik olabilir ki?”
“Bilmiyorum. Ama beklemediği bir haber alacak birinden ve kötü bir haber.”
“Allah Allah. Bu muydu gördüğün?”
“Hayır. Kartlara ilk baktığımda Nedim’le ayrıldığınızı gördüm.”
Fatoş ne diyeceğini bilemedi bir an.
“Ama sonra ne senin ne de onun fazla üzülmediğinizi gördüm. Canın sıkılmıştı ama öyle perişan falan değildin. Onun da canı sıkkındı ama o kadar.”
“Yani ayrıldık ama üzülmedik mi?”
“Onun gibi bir şey. Bir ayrılık var ama ikiniz de çok üzülmemişsiniz. Anlaşmış da ayrılmışsınız gibi. Zaten gene berabersiniz.”
Fatoş’un kaşları kalktı, Sevgi’nin anlattıklarına pek inanmıyormuş gibi bir ifade geçti yüzünden.
“Ben sadece gördüğümü söylüyorum Fatoş” dedi kadın. Biraz bozulmuştu sanki.
Fatoş kendini açıklamak zorunda hissetti.
“Sevgiciğim, lütfen alınma. Kendini benim yerime koysana: Nedim iflas etti, şirketini kapattı, başına daha ne gelecek adamcağızın? Ayrılma meselesine gelince, bana o kadar uzak bir düşünce ki Nedim’den ayrılmak. Öyle pat diye söyleyince, bir an inanamadım.”
“Anlıyorum Fatoş. Ama dediğim gibi, ben kartlarda gördüğümü söylüyorum. Çıkar, çıkmaz onu bilemem; sen inanırsın, inanmazsın, ona da karışamam. Hayırlısı neyse o olsun inşallah.”
“Evet, hayırlısı neyse. Çok teşekkür ederim Sevgi, ağzına sağlık.”
Sevgi kartlarını toplamaya başladı.
“Dur, Zeynep’i çağırayım, onun falına da bakıver” dedi Fatoş masadan kalkarken.
“Yok, o fal baktırmıyor bana.”
“Aaa? Neden ki?”
“Sadece o ilk geldiğimiz gün baktım. Ondan sonra hiç bakmadım. Galiba o gün söylediklerim hoşuna gitmedi.”
Fatoş şöyle bir düşününce bunun doğru olduğunu fark etti; Zeynep hiç fal baktırmıyordu Sevgi’ye. Dayanamayıp sordu.
“Ne söyledin ki?”
Sevgi gülümsedi.
“Biliyorsun bunu sana söyleyemem Fatoş.”
“Ay, biliyorum, boş bulundum, kusura bakma. Gene de merak ettim ama” dedi Fatoş, son bir umutla.
“O zaman ona soracaksın. İsterse söyler sana.”
“Tamam, tamam, kızma sen” dedi Fatoş gülerek. “Bir çay iç de öyle git.”
***
Bu faldan üç gün sonra, akşam eve geldiğinde, Nedim ‘de bir gariplik sezdi Fatoş. Salondaki koltuklardan birinde, elinde bir kadeh beyaz şarapla oturuyordu; tek başınayken hiç içki içmezdi Nedim, üstelik beyaz şarap da sevmezdi. Belli ki bir şeye canı sıkılmıştı. Fatoş üstüne eski bir eşofman geçirdi, salona gelip televizyonun karşısındaki kanepeye uzandı. Nedim ona da bir kadeh beyaz şarap verdi.
“Hayrola Nedim?”
“Canım bir şeyler içmek istedi. Dışarı çıkmaya üşendim. Evde de tek bu vardı, ” dedi Nedim.
“Neden içmek istedi canın? Bir terslik mi var?”
Nedim’in suratı asıldı.
“Acaba gene evliliğimizden, benim ne kadar değiştiğimden, sosyal hayatımızın yokluğundan, seks hayatımızın bokluğundan mı konuşacağız?” diye korktu Fatoş. Nedim son zamanlarda çok kafaya takıyordu böyle şeyleri ve Fatoş da fena halde sıkılıyordu bunları konuşmaktan. O da biliyordu hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığını, Nedim’in mutsuz olduğunu, evliliklerinin tökezlemeye başladığını.
“Muzaffer aradı bugün” dedi Nedim.
“Hangi Muzaffer?”
Sorduğu anda da anladı Nedim’in kimden bahsettiğini.
“Vardı ya şirketin mali müşaviri Muzaffer Bey.”
“Ee, ne diye aramış?”
<ı>Nedim’in işiyle ilgili kötü bir haber alacaksınız. Bir terslik var.ı>
“Muzaffer şirketin tasfiye işlerini takip ediyordu. Vergi dairesinde sorun çıkmış.”
“E, şirket zaten kapanmadı mı?”
“Hukuki prosedür henüz bitmedi. Bugün vergi dairesinden aramışlar Muzaffer’i. Şirketle ilgili daha önceden başlatılmış bir vergi soruşturması varmış, o devam ettiği için tasfiye işlemlerini durdurmuşlar.”
Fatoş anlamıştı durumu.
“Yani şirketin vergi borcu çıkabilir, öyle mi?”
“Evet, öyle.”
“E, Muzaffer Bey’in haberi yok muymuş bu soruşturmadan?”
“Hayır, o da bilmiyormuş.”
“Ne biçim mali müşavirmiş o da! Zaten hiç gözüm tutmamıştı o adamı.”
“Canım, adam nereden bilsin vergi soruşturması olduğunu?”
“Olur mu, Nedim? Hiç mi yazı gelmemiş şirkete? Hadi size gelmese, müşterilerinize, tedarikçilerinize gelirdi, ‘nedir bu şirketle ilişkiniz’ falan diye, onlar da haber verirlerdi. Resmen uyumuş senin Muzaffer. Ya da önemsemedi, takip etmedi.”
“Bilmiyorum artık, ne olduysa…”
“Ne demek ne olduysa Nedim? Sen bütün para işlerini bu adama emanet etmiştin, ya başka bir şey çıkarsa iki gün sonra?”
“Fatoş…”
“Nedim, kusura bakma, şirketin muhasebesiyle hiç doğru dürüst ilgilenmedin. Her şeyi Muzaffer denen o adama bıraktın, sonucunu görüyorsun.”
Bunu söylerken aslında Nedim’e de, Muzaffer Bey’e de haksızlık ettiğinin farkındaydı Fatoş ama kendini tutamıyordu.
“Allah bilir, daha neler yaptı...”
“Fatoş, saçmalamaya başladın” diye sözünü kesti Nedim. Daha da sinirlenip bağırdı Fatoş.
“Nedim, sen de biliyorsun haklı olduğumu.”
“Allah aşkına Fatoş, ne söylememi istiyorsun?”
Nedim de sesini yükseltmeye başlamıştı.
Fatoş, ciddi bir kavganın eşiğinde olduklarını hissediyordu. Elindeki kadehten büyük bir yudum şarap aldı, bir sigara yaktı, sakinleşmeye çalıştı. Nedim de konuşmuyordu. Onun ne yapacağını bekliyor gibiydi. Nedim’in yüzünden canının ne kadar sıkıldığını, ne çok üzüldüğünü görebiliyordu Fatoş.
“Ne kadarlık bir ceza çıkarırlarmış, söylemişler mi Muzaffer Bey’e?” diye sordu, sakin olmaya çalışarak.
Nedim rakamı söyleyince kan beynine sıçradı ama nasıl becerdiyse kendini tuttu.
“Ne yapacağız peki?”
Nedim de biraz sakinleşmişti.
“Birincisi, vergi dairesi sadece soruşturma yapıyor. Şirketin her işinin kanuna uygun olması için çok gayret ettik ve Muzaffer Bey hiçbir açığımız olmadığına emin.”
“Peki, inşallah bir şey çıkmaz ama biz gene de en kötüsünü düşünelim.”
“Cezayı ödemeyeceğim için mal varlığıma bakacaklar, hiçbir şeyim olmadığını görecekler. Bu durumda yapabilecekleri pek bir şey yok. Herhalde beni müflis tüccar ilan ederler, ticaret yapmakla, şirket kurmakla ilgili haklarımı kısıtlarlar, bir yerde işe girersem maaşımın bir kısmına rehin koyarlar, böyle şeyler.”
Fatoş, Nedim’in kendisine her şeyi söylemediğini hissediyordu ama üstüne gitmedi.
“E, bu iyi bir şey mi Nedim? Yarın öbür gün tutup bir şirket kurmak istersen…”
Bunun bir önemi yokmuş gibi elini salladı Nedim.
“Onu dert etmiyorum ben. Vergi dairesine dava açacağım, dosya mahkemeye gidecek, büyük ihtimalle de aklanacağım. Beni düşündüren başka şey.”
“Neymiş o?” diye sordu Fatoş, korkarak; bir taraftan da kendi kendine sakin olması gerektiğini söylüyordu içinden.
Nedim, boğazını temizledi.
“Biraz paranoyakça gelebilir ama bende bir şey bulamayınca vergi dairesi senin peşine düşer mi diye endişeleniyorum.”
Oturdukları ev, banka hesapları, sahip oldukları her şey Fatoş’un üzerineydi. Üstelik düzenli bir geliri olan da oydu.
“Gecikme faizi, şu, bu, üstüne eklerlerse rakam büyür. O zaman sana yurtdışına çıkış yasağı getirebilirler.”
“Nedim, ne diyorsun sen?”
Nedim Fatoş’un tekrar sinirlenmeye başladığını hissetti.
“Fatoşçuğum, bunların olacağını sanmıyorum. Dedim ya, vergi dairesinin bir şey bulacağını bile düşünmüyorum. Ama en kötüsü olursa diye…”
“Ne zaman belli olur bu soruşturmanın sonucu?”
“Muzaffer Bey’e bir ay demişler.”
“Ben Mine’yi arayacağım.”
Mine, Fatoş’un eski çalıştığı şirketten arkadaşıydı. Avukattı, Mine; iki sene önce profesyonel çalışmayı bırakmış, kendi hukuk bürosunu kurmuştu. Ticaret hukukunu çok iyi bilirdi. Nedim’in şirketinin de hukuk danışmanıydı.
“Ben Mine’yle konuştum” dedi Nedim.
“Ne dedi ?”
“Mine’yi bilirsin, çok tedbirlidir, her şeye hazırlıklı olmak ister.”
“Evet, biliyorum. Öyle olmak lazım zaten.”
Nedim dikkatle Fatoş’un yüzüne bakıp başka bir anlam aradı bu cümlenin arkasında.
“Mine ne dedi Nedim, söylesene.”
“Böyle konularda çok dikkatli ve tedbirli olmak lazım dedi. Bildiğin Mine yani.”
“Peki, ne yapmamızı öneriyor?”
Nedim nasıl söyleyeceğini bilemiyormuş gibiydi.
“Söylesene, Nedim.”
“Mine boşanmamız gerektiğini düşünüyor. Her ihtimale karşı.”
***
On gün sonra boşandılar. İkisi de bunun pek bir önemi yokmuş gibi davranıyorlardı ama bir şeyler değişmişti sanki. Fatoş, kendisini her zaman gelenekleri pek takmayan, modern bir kadın olarak düşünse de, bu onun evlilik kurumuna önem vermediği anlamına gelmiyordu. Nedim’e aşkından ölüp bittiği, onun evinde birlikte yaşadıkları o kısa dönemde bile, bir gün ya evleneceklerini ya da ilişkilerinin biteceğini açık açık söylemişti ona. Yaşadıkları bütün sorunlara rağmen Nedim’le evli olmak önemliydi Fatoş için. Böyle boşanmak zorunda kalmaları, daha da önemlisi, Nedim’in takındığı aldırmaz tavır onu kırmıştı biraz.
Boşandıklarından çok az kişinin haberi vardı. Mine, tabii ki Esin ve Zeynep. Nedim kendi arkadaşlarından kimseye bir şey söylememişti.
Bir de Sevgi biliyordu boşandıklarını. Fatoş ona söylerken gülmekten alamamıştı kendini.
“Sen biliyordun Sevgiciğim, ama ben bilmiyordum.”
“Üzüldüm” demişti Sevgi Fatoş’un gözlerinin içine bakarak.
“Aman canım, formalite işte, boş ver.”
Ama Sevgi’nin gerçekten üzüldüğünü hissetmişti Fatoş ve duygulanmıştı. “Galiba sadece o anlıyor içimden geçenleri ” diye düşünmüştü o gün.
***
Tim İstanbul’a gelip ona terfiini açıkladığında, Sevgi’nin gerçekten de bir yeteneği olabileceğini düşünmüştü Fatoş ama şu boşanma işinden sonra onu artık farklı bir yere koyuyordu. Esin’le on günde bir toplanıp Sevgi’ye düzenli fal baktırıyorlardı. Esin kadına adeta bir azizeymiş gibi davranıyordu; Fatoş’la Zeynep Esin’in iki günde bir Sevgi’yle buluştuğuna, Sevgi’ye sormadan adım bile atmadığına inanıyor, sürekli dalga geçiyorlardı onunla.
Zeynep de hep onlarla beraberdi ama fal baktırmıyordu. Fatoş bir gün dayanamayıp sormuştu ona.
“Fatoşçuğum, herhalde bu kadınla senin aranda farklı bir bağ falan var. Ama o ilk gün bana o kadar abuk sabuk şeyler söyledi, öyle bir saçmaladı ki, kendi kendime söz verdim, hayatta bu karıya fal mal baktırmam diye.”
“Zeynep, çok merak ettim, ne dedi?” diye sordu Fatoş.
Zeynep hafifçe kızardı.
“Üff, bir sürü zırva. Hayatta söylemem, salak salak şeyler. ”
Fatoş ısrar etmedi.
Şüpheci Nedim bile kabul etmişti Sevgi’nin özel bir kadın olduğunu. Fatoş, Sevgi’nin falda gördüklerini ona anlatırken ağzı açık kalmıştı Nedim’in. Fatoş’un biraz abarttığını düşünmüştü önce ama yemin billâh etmişti kız. Sevgi’nin o gün söylediklerini yazdığı kâğıdı bile göstermişti Nedim’e.
Nedim’le şimdi daha iyilerdi. Durumunu kabullenmiş gibiydi Nedim ve moralini bozmamaya çalışıyordu. İş bakmaya devam ediyordu ama umutlu değildi; her geçen gün iş hayatından biraz daha uzaklaşıyormuş gibi hissediyordu kendini. Bazen morali çok bozuk oluyor, Fatoş’la konuşmuyor, çalışma odasına kapanıp kendini her şeyden soyutluyordu. Ama gittikçe azalıyordu böyle günler. Zeynep’in önerisiyle ve Fatoş’un da bastırmasıyla bir spor salonuna üye olmuştu. Her gün iki saat spor yapıyor, kitap okuyor, evin ufak tefek işlerini hallediyor, kendince Fatoş’un hayatını kolaylaştırmaya çalışıyordu. Esin’le Zeynep geldiklerinde onlarla oturuyor, ara sıra birlikte dışarı çıktıkları, bir yere yemeğe ya da sinemaya gittikleri bile oluyordu.
Eskiden olsa fal meraklarına demediğini bırakmazdı ama şimdi çok daha yumuşaktı bu konuda. Gene de, Fatoş bir gün ona da fal baktırmasını önerdiğinde, tavrını net ortaya koymuştu.
“Beni biliyorsun Fatoş, öyle şeylere hiç inanmam. Evet, Sevgi’de bir şeyler olabilir ama kendimi onun karşısında oturmuş, acaba ne söyleyecek diye ağzının içine bakarken düşünemiyorum” demişti. Onun böyle şeylere karşı ne kadar katı olduğunu bilen Fatoş bir daha ısrar etmemişti. Bu bile büyük aşamaydı Nedim için.
Yağmurlu, soğuk bir Cumartesi öğleden sonrasında Fatoş için kartları açtığında pek bir şey göremediğini söyledi Sevgi. Son birkaç haftadır böyleydi aslında. Gerçi, Fatoş da aldırmıyor, normal karşılıyordu bu durumu. Hayatında fazla bir şey olmuyordu bu aralar. İşleri yolundaydı; yeni pozisyonuna iyice ısınmış, başına geçtiği şirket yavaş yavaş büyümeye başlamıştı. Nedim’le de araları fena değildi. Ara sıra tartıştıkları oluyordu ama eskiden yaptığı gibi Fatoş’un üstüne gelmiyor, kendi kabuğuna çekiliyordu Nedim. Böyle zamanlarda eskisi gibi üzülmüyordu Fatoş; yorulmuştu artık Nedim’le dalaşmaktan. Şimdi, karı kocadan çok aynı evi paylaşan iki arkadaş gibiydiler ve bu Nedim’i rahatsız etse de o da konuyu açmıyordu. Muhtemelen içinde oldukları durumdan kendisini sorumlu tutuyordu; belki o da Fatoş gibi sadece huzur istiyordu.
“Kusura bakma Fatoşçuğum, hiçbir şey görmüyorum.”
Sevgi’nin sesiyle daldığı düşüncelerden sıyrıldı.
“Önemli değil, Sevgi, boş ver” dedi gülümseyerek. Sonra, birden aklına gelmiş gibi,
“Nedim için kart açayım, olur mu?” diye sordu.
“Olur, tabii. Ne soracaksın Nedim’le ilgili?”
“Genel, işte. İş durumu, para durumu ne olacak, borçları falan.”
“Dört tane kart açıyorum” dedi Sevgi ve kartları masanın üstüne sıraladı. Yüzünde ciddi bir ifadeyle, konuşmadan kartları inceledi bir süre.
“Nedim’in bütün dertleri bitecek” dedi.
Fatoş doğru duyduğuna emin olamadı.
“Nasıl? Dertleri bitiyor mu?”
“Evet, çok yakında sıkıntılarından kurtuluyor; üstelik zengin olacak. Bir sürü insan görüyorum Nedim’le beraber, ya yanında çalışıyorlar ya da onunla birlikte.”
“E, bu çok iyi, değil mi?”
“Evet, iyi tabii. Nedim rahatlayacak, bütün sorunlarını geride bırakacak.”
“Hay ağzına sağlık Sevgi, ben de öyle rahatladım ki şimdi.”
Fatoş Sevgi’nin gördüklerini daha sonra Nedim’e anlattığında o da şaşırdı.
“Allah Allah, demek öyle dedi.”
“Evet şekerim, aynen öyle dedi. Her şey yoluna giriyormuş.”
Nedim aklına bir şey takılmış gibi konuşmadı bir süre. Sonra Fatoş’a sordu.
“Fatoş, Sevgi bir daha ne zaman gelecek bize?”
“Cumartesi gelecek. Öğleden sonra.”
“Senden bir ricam var. Biraz erken gelmesini rica etsen? Zeynep’le Esin gelmeden falıma baktırmak istiyorum.”
Fatoş kendini tutamadı, bir kahkaha patlattı. Nedim’in kıpkırmızı olduğunu görünce kendini toparlamaya çalıştı.
“Nedim, ne olur kusura bakma. Öyle birden söyleyince… hem de senden hiç beklemezdim, yani…”
Nedim bozulmuştu.
“Tamam Fatoş, boş ver, aptalca bir şeydi zaten” dedi söylediğine pişman olmuş gibi.
“Yok canım, olur mu? Ayarlarım ben Sevgiyi, bir saat erken gelir Cumartesi.”
“Hayır, Fatoş, gerek yok, gerçekten…”
“Hayır, hayır. Gelsin, senin de falına baksın. Zaten bana baktığında kendimden çok seninle ilgili şeyler soruyorum.”
“Yani… Merak ediyorum ne diyeceğini.”
“Tamam, canım. Ben konuşur ayarlarım Sevgi’yi.”
“Yalnız, gidip Esin’e, Zeynep’e anlatmaz değil mi?”
“Deli misin, bana bile söylemez. O konuda çok katıdır.”
“İyi, o zaman. ”
Fatoş gülmemek için hâlâ kendini tutmaya çalışıyordu. Bir taraftan da içi acımıştı Nedim’in o haline.
“Hey gidi koca Nedim, ” diye düşündü, “çocuk gibi, utana sıkıla fal baktırmak istiyorsun ha? Sen bu hallere düşecek adam mıydın?”
Fatoş Sevgi’yi arayıp Cumartesi biraz erken gelmesini rica etti. Sevgi tahmin etmişti Fatoş’un onu bir başkasının falına bakması için çağırdığını ama Nedim olduğunu öğrenince şaşırdı.
“Onun böyle şeylere inanmadığını sanıyordum” dedi biraz soğuk bir tavırla. Fatoş alttan aldı.
“Canım, son bana baktığında onunla ilgili güzel şeyler söylemiştin ya, o da merak etti işte. Adamcağız iyi şeyler duymaya o kadar hasret ki. Haydi, kırma beni, ona da bir bakıver.”
Sevgi, “Olur bakarım” dedi isteksizce. “Ama biliyorsun Fatoş, onun falında gördüğümü sana söyleyemem. Öğrenmek istiyorsan ona sormak zorundasın.”
“Tamam, tamam. Sıkıştırmam seni, söz.”
“Peki, anlaştık o zaman.”
Fatoş içeriden Nedim’i çağırdı, Sevgi’yle ikisini tanıştırdı, salondan çıktı.
O gün kendisi için fal baktırmadı Fatoş. Akşamüstü, Esin’le Zeynep gittikten sonra, Nedim’e Sevgi’nin neler söylediğini sordu.
“Aşağı yukarı sana söylediklerinin aynısı. ‘Yakında beklediğin bir haber alacaksın ve sevineceksin’ dedi. Ondan sonra da tüm sıkıntılarımdan kurtulacakmışım.”
“Zengin fabrikatör olacak mıymışsın? Hani emrinde sürüyle insanın çalıştığı?” diye sordu Fatoş gülerek.
Nedim de güldü.
“Ha, evet, öyle bir şeyler de söyledi.”
“Başka?”
“Başka bir şey yok, hep benzer şeyler. Sorunların bitecek, eline çok para geçecek falan filan.”
“Hayırlısı bakalım, Nedim Bey. İnşallah çıkar falın.”
“İnşallah.”
Salı günü mali müşavir Muzaffer Bey aradı Nedim’i. Vergi dairesinin şirket hakkında yürüttüğü soruşturma sonuçlanmış, hiçbir uygunsuzluk çıkmamıştı.
“Bak, ” dedi Fatoş haberi duyunca, “Sevgi söylemişti sana yakında bir haber alacaksın ve sevineceksin diye.”
“Doğru söylüyorsun, vallahi aynen öyle demişti.”
“Diyorum sana, var bu kızda bir şey. Şimdi sıra zengin olmanda.”
“Dalga geçme Fatoş.”
“Yok, dalga falan geçmiyorum. Ben çok inanıyorum Sevgi’ye. Görürsün, bu da çıkacak.”
“Bakalım…”
“Niye bakalım diyorsun Nedim? İnşallah desene.”
“Peki, Fatoş” dedi Nedim, ” inşallah”.
***
On gün sonra Fatoş dönem sonu raporlarını sunmak için New York’a uçtu. Programının yoğunluğu ve saat farkından dolayı Nedim’le bütün hafta boyunca doğru dürüst konuşamadılar ama sık sık Sevgi’nin söylediklerini düşündü. Nedim’in nasıl zengin olacağını pek kestiremiyordu ama Sevgi bir şeyler görmüş olmalıydı. Bir şekilde, yakında bütün sıkıntılarının biteceğine inanıyordu Fatoş. Gerçi Nedim pek öyle sevinmiş görünmüyordu ama Fatoş normal karşılıyordu bunu: ortada hiçbir şey yokken, sadece Sevgi söyledi diye, zengin olacağına inanmasını bekleyemezdi Nedim’in. Bir yandan da “Acaba ben mi kendimi fazla kaptırıyorum?” diye sormadan edemiyordu. Sevgi iyi kötü biliyordu durumlarını; “çok emin olmasa hayatta söylemezdi” diyordu kendi kendine Fatoş; “o kadar da eşek olamaz herhalde.”
Aptalcaydı belki ama Nedim zengin olunca neler yapacaklarını bile düşünmeye başlamıştı. Önce, borçlarını ödeyebilmek için Nedim’in satmak zorunda kaldığı cipin son modelini alacaklardı. Araba umurunda değildi ama bunun sembolik önemi vardı Fatoş için. Zorlukları geride bıraktıklarının, iyi günlerin başladığının müjdecisi olacaktı o jip. Nedim’in bankaya kaptırdığı arsayı da geri alabilirlerdi belki; ya da onun yerine başka bir yerde yeni bir arazi ya da yazlık alırlardı. Nedim’in babasının arsası büyüktü ama kuş uçmaz, kervan geçmez bir yerdeydi, geri alsalar bile işlerine yaramayacaktı. Sonra, Nedim’in sözü vardı kendisine. Aylar önce, Nişantaş’ta görüp çok beğendiği o tek taşı almak istediğinde, Nedim,
“Çok para be Fatoşçuğum” diye durdurmuştu onu. “Durumumuzu biliyorsun. Düzeldiğinde, söz, ben alacağım sana o yüzüğü.”
Nedim’in haklıydı tabii. Gene de, yüzüğü alamadığı için canı yanmıştı Fatoş’un. Ve o zaman fark etmişti, aslında Nedim’e ne kadar kızgın olduğunu. Gece gündüz çalışıyor, iyi para kazanıyordu, istediği şeyleri almak hakkıydı; onun suçu değildi içinde bulundukları durum ama cezasını Nedim’le beraber o da çekiyordu işte. Sonradan kendinden utanmıştı böyle hissettiği için.
Nerdeyse bir yıl önceydi bu. Acaba Nedim verdiği sözü hatırlıyor muydu? Fatoş kendi kendine gülümsedi; hatırlamıyorsa da, hatırlatacaktı ona. Yapılacaklar listesinde tek taşı cipin de önüne koydu.
Tabii ilk iş, tekrar evleneceklerdi. Vergi meselesi hallolduğuna göre Nedim’in zengin olmasını beklemeye gerek yoktu bunun için. İstanbul’a döner dönmez Mine’yi arayacaktı, her yerde tanıdıkları vardı Mine’nin. Onları bir haftada boşayabiliyorsa, bir hafta da evlendirebilirdi Mine Hanım.
Fatoş’un New York’ta işleri iyi gitti. Üst yönetim yeni şirkete büyük önem veriyordu ve onun performansından çok memnunlardı. Fatoş’un mali sonuçları zaten iyiydi; yaptığı sunum da çok beğenildi. Konuştuğu herkes ona Türkiye’de ne kadar harika bir iş çıkarttığını söylüyordu. Şirketin CEO’su bile adını öğrenmiş, toplantıların sonunda verilen büyük yemekte onu kendi masasında ağırlamıştı. Fatoş için mükemmel bir haftaydı.
***
Bir şeylerin yolunda olmadığı duygusunu, ilk olarak New York’ta, havaalanında beklerken hissetti. Nedim’le üç gündür konuşmamışlardı ve şimdi telefonu kapalı veriyordu. Nedim onu birkaç kez aramıştı ama hep yanında birileri vardı Fatoş’un. Meşgul olduğunu söyleyip kapatmak zorunda kalmış, sonra da atlamış, geri aramamıştı. “Acaba tavır mı koyuyor?” diye düşündü ama öyle olmadığına karar verdi; Nedim yapmazdı öyle şey. Ne kadar meşgul olduğunu biliyordu.
Birkaç kez daha deneyip Nedim’e ulaşamadıktan sonra Esin’i aradı.
“Ben bulurum onu, sen merak etme” dedi Esin.
“Başına bir şey geldi diye korkuyorum.”
“Canım, ne gelecek başına? Unutmuştur telefonunu bir yerde. Bu kadar panik olmana gerek yok ki.”
“Hayır, panik falan olmadım da merak ettim. Bir terslik varmış gibi hissettim. ”
“Fatoşçuğum, için rahat olsun, ben ne yapar eder bulurum onu.”
“İyi, tamam” dedi Fatoş keyifsiz keyifsiz.
“Tamam, canım. Haydi sana iyi yolculuklar.”
“Sağ ol, Esin. Daha bir saat binmiyorum uçağa, Nedim’den haber alırsan beni mutlaka ara.”
“Tamam, ararım. Hadi, kapatıyorum artık.”
Fatoş uçağa binmeden önce bir kez daha aradı Nedim’i ama telefonu hâlâ kapalıydı. Esin’i tekrar aramayı düşündü ama vazgeçti; bir haber alsa mutlaka arardı Esin onu.
Uçuş boyunca, uyudu, film seyretti, bir şeyler yedi, havaalanından aldığı dergileri karıştırdı, bulmaca çözdü, kitap okudu, sonra gene uyudu, gene film seyretti – ne yaparsa yapsın, New York’tan beri kendisini rahatsız eden o kötü his bir türlü kaybolmadı. Uçaktan indikten sonra pasaporta gelene kadar iki defa daha çevirdi Nedim’i; bavulunu beklerken evi, cebini, tekrar tekrar aradı. Onu yolcu karşılama salonunda da göremeyince huzursuzluğu paniğe dönüşmeye başladı.
Hızlı adımlarla, bir an önce eve gitmek için çıkış kapısına doğru yürüyordu ki biri kolundan yakaladı. Esin’i görünce suratı allak bullak oldu Fatoş’un.
“Esin, senin ne işin var burada? Nedim’e bir şey mi oldu?”
“Fatoş, lütfen sakin ol.”
“Söylesene Esin! Delirtme beni! Nedim nerede? Ne oldu ona?”
Bir taraftan da Esin’i omuzlarından kavramış sarsıyordu. Esin onun bileklerini tuttu, sert bir ses tonuyla,
“Fatoş, dur! Domuz gibi Nedim, bir şeyi yok, merak etme” diye azarladı.
Fatoş onu karşısında görünce Nedim’in başına kötü bir şey geldiğini düşünmüştü ama hiç de öyle davranmıyordu Esin.
“Gel, şurada oturup konuşalım biraz.”
Fatoş’u kolundan tutup bekleme salonundaki kafelerden birine sürükledi. Dipte bir masaya oturdular, Esin birer kahve söyledi.
“Fatocuğum, Nedim evden ayrıldı” dedi Esin, lafı evirip çevirmeden.
“Ne demek evden ayrıldı?”
“Şu demek: eşyalarını topladı, gitti. Geri de gelmeyecek.”
Fatoş bir şey söylemeye çalıştı ama sesi çıkmadı. Ağzının içi kupkuru olmuştu, diline yapışıyordu sanki kelimeler. Kahvesinden bir yudum aldı, fısıldar gibi sordu.
“Nedim’le mi konuştun?”
“Hayır, Nedim’e ulaşamadım. Eve de gittim ama yoktu.”
“Peki, evden ayrıldığını nerden biliyorsun?”
Esin’in yüzünde sıkıntılı bir ifade belirdi.
“Önemli mi nerden bildiğim? Biliyorum işte.”
“Söylesene Esin, nerden, kimden duydun?” Fatoş sesini yükseltmişti, sinirleniyordu.
“Sevgi’ye kart açtırdım Nedim için.”
Fatoş önce ne diyeceğini bilemedi; sonra, yavaş yavaş, büyük bir öfkenin kabarmaya başladığını hissetti içinde. Kulakları zonkluyordu. Tekrar konuştuğunda sesi titriyordu.
“Sevgiye kart mı açtırdın? O mu söyledi Nedim’in evden gittiğini?”
“Evet.”
Fatoş, daha fazla kendini tutamadı, avaz avaz bağırmaya başladı.
“Esin, sen manyak mısın? Dalga mı geçiyorsun benimle? Geri zekâlı mısın sen, ya? Böyle şey yapılır mı insana?”
Esin, kıpırdamadan, konuşmadan Fatoş’un sakinleşmesini bekledi. Çevrelerinde oturan insanlar şaşkınlıkla onları izliyorlardı.
“Fatoş, keser misin artık? Lütfen kendine gel, sakin ol.”
Fatoş’un içinden Esin’in suratına bir tokat patlatmak geliyordu ama yapmadı. Derin bir nefes aldı ve karşısındakinin en eski, en iyi arkadaşı olduğunu, biraz çatlak olsa da onu çok sevdiğini birkaç kez kendi kendine tekrarladı. Konuştuğunda, öfkesi biraz yatışmış, sesi normale dönmüştü.
“Esin, kafayı mı yedin sen? Ben kaç saattir kıvranıyorum Nedim’e bir şey mi oldu diye, sen gelmişsin, ‘Sevgi’ye sordum, evi terk etmiş’ diyorsun. Olacak iş mi senin yaptığın? Akıl var, mantık var ya!”
Esin, kendinden çok emin, meydan okudu Fatoş’a.
“Fato, Sevgi ne dedi de yanlış çıktı bugüne kadar, söyle.”
“Esin, delirtme beni! Falcıya böyle şey sorulur mu?”
“Başka şeyler de var” dedi Esin, yüzünde inatçı bir ifadeyle.
“Ne varmış başka?”
“Sevgiyi iyice sıkıştırdım. Nedim’in falında ne gördüğünü de öğrendim.”
Fatoş’un içinden gene bir tokat yapıştırmak geçti Esin’in suratına ama meraklandı da.
“Ben de biliyorum ne gördüğünü. Çok zengin olacakmış, emrinde bir sürü insan çalışacakmış, falan filan.”
“E, hiç sormadın mı nasıl olacakmış bütün bunlar?”
“Nesini sorayım, Esin, fal işte.”
“Başka şeyler de görmüş Sevgi. Nedim sana söylememiş.”
“Ay, ne görmüş Sevgi, ne olur söyle?” dedi Fatoş yapmacıktan yalvarır gibi.
“Nedim evleniyor.”
Fatoş midesine bir yumruk yemiş gibi hissetti kendini, bir şey söyleyemedi.
“Çok zengin bir kadın” diye devam etti Esin, Fatoş’un gözlerinin içine bakarak.
“Ve çok, çok güzel bir kadın.”
Fatoş’un sanki kalbi durdu. Etrafındaki sesler bir uğultuya dönüştü; Esin’i görüyordu karşısında ama görmüyordu da. Nefes alamıyor gibiydi, boğazı kurumuştu. Esin’in söylediklerini düşündü bir kez daha. Konuşmalar hatırlıyor, görüntüler geçiyordu şimdi gözlerinin önünden.
“O ilk fal…” diye mırıldandı kendi kendine ama Esin onu duymuş ve anlamıştı neden bahsettiğini.
“Evet.”
Fatoş yanaklarından süzülen yaşları Esin’in uzattığı mendili alırken fark etti.