​ Felsefenin “ne’lik”ine dair.. / Felsefe / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

22 Haziran '07

     
    Kategori
    Felsefe
     

    Felsefenin “ne’lik”ine dair..

    Felsefenin “ne’lik”ine dair..
     

    Kozmolojilerden önce süregelmiş “kozmogonia”lar; çocuksu, naif ama kendi içinde tutarlı evren çözümlemeleri dikkate alındığında, kişiye “felsefenin neliğiyle ilgili” daha elverişli bir bakış açısı ve daha sembolik, kolay bir anlatım kazandırırlar. “Buna göre; tüm şiirselliğiyle: Doğa, bereketli tohumlarını insan aklında döller, ve bir “doğurgan kadın” tüm evreni kaplamış “anaç”lığıyla, insanın, o önüne geçilemez merakına yeni fikirler doğurur. Doğan her fikir yeniden evrene karışır ve evren; “doğa, insan, doğurgan kadın” üçlemesi beraberinde, her saniye “birilerince” daha farklı ve başka anlamlar kazanır. Bir şeyin, farklı anlamlar kazanabildiği platformlardan biri olma özelliğiyle felsefe, bir aşk ürünü olduğu da göz önüne alındığında –insan varoluşunun hammaddesine şifrelenen ‘bilme aşkı’ – haylaz ama mutluluk vericidir. Tıpkı, direkt algılamalarla ‘olağan’ kabul edilen dış dünyanın gerçekliğiyle –ya da salt duyular yoluyla bildiklerimizle- yetinmeyip, “daha başka, peki nasıl?” sorusunun cevabını arayan insanın, haklı “yeniden yaratma” çabası gibi (fantastik kurgu, gerçeküstü resim vb.) felsefe de; bir yeniden yaratma, anlamlandırma çabasıdır. Fakat bu kendince anlamlandırma aşamasında sorulan sorular “nasıl?”lardan ziyade “nedir? ve neden?”lerde toplanır.

    Vaktiyle efsanelerden ibaret olan evreni anlamlandırıp açıklama çabaları, bir kısım eleştirici, sorgulayıcı zihniyetin kendisini göstermesi ile beraber yerini yeni yeni “bilimsel” anlayış hamuru taşıyan doğa çözümlemelerine bırakır. İnsan, gökyüzünde çakan şimşeği bir tanrı gazabı, laneti olarak değil bir doğa olayı olarak görmeye başlar ve işte bu bakış açısı, diğer elverişli koşulların da etkisiyle felsefi düşünüşün kapısını aralar. Bu nedenle denilebilir ki felsefe, yıkıp yeniden yapılandırma meraklısı haylaz bir mizaçtadır. O, doğası gereği böyledir. Öyleyse felsefi düşünüşün temellerini kim, nasıl atmıştır? Bilinir ki, insan; midesini dolduracak aştan yoksunsa eğer, felsefi irdelemelere girmemeyi yeğler. Onun böyle bir durumda irdeleyeceği tek şeyin, “kaç gün daha aç kalırsa öleceği” sorunu olması beklenebilir. Ya da en kısa ve kolay yoldan karnını nasıl doyuracağı düşüncesi kafasını öyle meşgul eder ki, bu durumda evrenin ana maddesinin su mu yoksa ateş mi olduğu sorusu onu pek de ırgalamaz. Sadece fizyolojik ihtiyaçların giderilememiş olması değil; sosyal ve psikolojik “hazırolmuşluk” düzeyine ulaşılamamış olunması da, bir toplulukta felsefi düşünüşün hayat bulmasını neredeyse olanaksız hâle getirir.

    Topluluklarda fikir çeşitliliğinin var olabilmesi, –ki felsefenin temelinde yatan unsurlardan biri budur.- ancak ve ancak, bir diğer düşüncenin özgürce dile getirilmesine müsamaha göstermek ve başkalarınca eleştirilmeye göğüs gerebilmektir. Hemen Ortaçağ Skolastiğinden hareketle örneklendirmek gerekir ki; demokratik olmaktan uzak olumsuz koşullar ve eleştiriye kapalı dogmatik tutum; çoğu zaman bir fikir, anlayış çöküşünün resmini ortaya koyabiliyorken, çok parlak, “aydınlık” dönemlerin de habercisi olabilmektedir. “Rennaissance” timsalinde olduğu gibi. O halde felsefenin toplumları yönlendirdiği, yapılandırdığı da bir gerçektir. Çünkü akıl ve mantığın eleştiri okları; yanlış bir fikirsel tutumu ve hatta dönemi sona erdirme sürecinde, engizisyon mahkemelerinde uygulana gelmiş işkence yöntemlerinden çok daha tesirlidir. Felsefenin; insan yaşamına “pratik yarar sağlamadığı”, bu nedenle de; hayatı idame ettirmede belli zorlukların çekildiği günümüzde, bir de amaçlar gündelik faydaya dayandırılmışken, “çok fazla önemsenmediği” gerçeğine karşılık denebilir ki; ölçüler, değerlendirmeler “bana ne faydası olacak?” sorusuna tatmin edici cevaplar bulma amacıyla “var” olacaksa, orada bir düşünsel etkinlik zenginliğinden söz etmek de zaten “delilik” olacaktır. Bu, genel kanının böyle olduğu bir durumda söz konusudur. Yoksa, felsefenin pratik faydaya hizmet edip etmediği, etmek durumunda olup olmadığı ya da nasıl faydaya dönüştürülebileceği ile ilgili yorum ve görüşler insanlık tarihi süresince nasıl işlendiyse, bugün de filozoflarca ele alınmaya ve işlenmeye devam edecektir. Bununla beraber, bu soruya kim ne cevap verirse versin, felsefenin yani “çok yönlü düşünme” sanatının; arkhe filozofu Thales’e, hiç kimsenin beklemediği bir şekilde önemli bir “pratik fayda” sağladığı da felsefe tarihi sayfalarında aşikardır. Thales, filozof kişiliğinin perçinlediği bilim adamı kimliğiyle; gerçekleştirdiği ince gökyüzü hesaplamaları sayesinde, yağmurların ne zaman geleceğini önceden kestirebilmiş ve herkesin şaşkın gözleri önünde aldığı kilolarca zeytin tohumunu tarlasına ekmek suretiyle, elde ettiği zeytin fidanlığından zengin olmasını bilmiştir. Açıkça ifade etmek gerekir ki; felsefenin insana sağladığı yarar pratik ya da teorik -salt bilme hazzı- olabilmektedir.

     
    Toplam blog
    : 1
    : 695
    Kayıt tarihi
    : 22.06.07
     
     

    Nisan 1979 Rize/İkizdere doğumluyum. İlk-Orta ve Lise öğrenimimi İstanbul Bakırköy'de tamamladım. Ün..