- Kategori
- Futbol
Fenerbahçe'ye ne oldu?

Bizler, bulundukları her toplulukta Fenerbahçeli çoğunluk oluşturmuş bir nesiliz. Şimdi karşımıza gelen taraftar istatistiklerini o yüzden bir türlü hazım ve kabul etmeyiz kolay kolay.
Mithatpaşa stadının büyütülmeden önce 40 – 42 bin seyirci aldığı günlerde (şimdi büyütüldükten sonra 30 bin seyirci alıyor!!!) stada girmek, maçı seyretmenin garantisi değildi.
Parasını ödeyip bilet alarak girdiğiniz maçta ikinci ayağı basmaya yer bulamadığınız için bir ayağımızın ucuyla tribüne sağlam basıp, bir elle arka duvardan destek alıp önündeki kafaların arasından sahayı tek gözle görünce mutlu olduğumuz günlerdi.
En ateşli taraftarlar, yeni açık tribünün numaralı ile bitişik tarafına birikirdi. Çünkü orası karşıdan güneş almazdı ve oldukça çok sayıda taraftarı barındırabilecek büyüklükte bir tribündü.
Galatasaray ev sahibi olduğu maçlarda en ateşli desteği bu tribünden alırdı..
Beşiktaş maçları hariç. Beşiktaşlılar kendi tribünü olarak bellediği bu tribünü kimseye bırakmazdı..
Fenerbahçe maçları hariç. Maç nerede olursa olsun, Fenerbahçeliler kahir çoğunluğuyla istedikleri tribüne yerleşir, maçı oradan seyrederlerdi.
Bizim kibirimiz şu yüzdendir ki; her zaman üste çıkacak ve son sözü söyleyebilmek için üstünlüklerimiz vardı. Taraftar sayısı, şampiyonluk sayısı, karşı karşıya maçlarda en fazla yenmişlik, her yıl en iyi veya fazla transfer. Hatta, bunların hepsi bir arada doğru olunca; bunlar dışında da ayağı yere basan, takımların birbirine üstünlük sağlayıcı kriter kalmayınca diğer takım taraftarları için uyuz olunası bir takım profili zaten çıkıyor ortaya.
Futbolcu transferleri duyardık; “Bize yaramaz ama neme lazım Galatasaray almasın” diye yapılmış. Bunu böbürlenme aracı olarak görmesek de arsızca bir kara mizah unsuru yapar, rakipleri ti’ye alırdık.
Rakiplere ise moral motivasyonu olarak sadece “en son biz …. yendik” teranesi kalırdı zaman zaman. Bir de Metin Oktay’ın ağları yırtan golü (onlar da nasıl ağmışsa!).
Galatasaray camiasının, tarihî ve prestijli mekteb-i sultanîsinden gelen elit imajı onlarda diğer camialara karşı bir “yukarıdan bakma” havası yaratırdı ama bu hava Galatasaray’a sempati açısından faydadan çok zarar vermiştir diyebilirim.
Beşiktaş’ın ise diğer büyüklere “direnen” bir özelliği vardı. Her büyük diğer büyüklere direnir ama Beşiktaş’ın duruşunda bir “itiraz” ve “başkaldırma” kokusu olurdu. Neye itiraz derseniz bunu Beşiktaşlı dostları darıltmadan şöyle ifade edeyim; Fenerbahçe ve Galatasaray’ın “düopol”üne itiraz.. biraz delikanlılık ve yiğitlikle bezenmiş bir duruş. Söz, yüzde yüz oturmamakla birlikte sanki bir çeşit “haksızlığa” itiraz.
Bu duruş ile Beşiktaş zaman zaman futbolumuza hükmetti. Bizim şahit olduğumuz çağlarda ise başarısının yanında mütevazı ve ağırbaşlı duruşuyla Süleyman Seba’nın Beşiktaş’ına karşı Beşiktaş’ı yenme isteği dışında olumsuz bir duygu beslemek mümkün değildi.
Fenerbahçe bu anlamda her zaman tipik, ortalama ve merkez Türk vatandaşının cazibe merkezi idi, halen de öyle.
Fakat “Fenerbahçe Cumhuriyeti” söylemlerini “uyuz olunan takım” argümanlarına eklemek haksızlık olur. O yakıştırma bize ait bir yakıştırma değil, Galatasaraylı Yalçın Doğan’ın kitabının adı. Bilen bilir de bilmeyen birilerinin bu nedenle Fenerbahçelileri bölücülükle suçlaması cehalettendir.
Zaten kitap, Fenerbahçe Kulübünün Türkiye Cumhuriyetinden bağımsızlığını değil, aksine, nasıl onunla iç içe olduğunu ve kuruluş öncesinden başlayarak tüm kritik safhalarda nasıl onunla özdeşleştiğini anlatır.
Hal böyleyken 1980’lerde Jupp Derwall’den başlayan, Mustafa Denizli ile devam eden dönemde Galatasaray ilk defa bir kulvarda Fenerbahçe’yi geride bıraktı: Avrupa kupaları.
Öylesine ki, bizim için Avrupa’da maç oynamak bir kabustu. Diğer takımların da aynı derecede kötü olduğu yıllarda bu çok hissedilmezdi ama Galatasaray bir şeyleri farklı yapmaya başlamıştı ve onlar artık Avrupa’da teslim olmuyorlardı.
2001’de UEFA kupası ve süper kupanın kazanılmasına kadar geçen dönem Türkiye’de özel televizyonların çıkıp yayıldığı dönemdir. Daha doğrusu TV alanında da vahşi rekabetin ve rating savaşlarının başladığı dönem.
Daha önce yaşanmamış futbol zaferlerinin daha önce yaşanmadık şekilde ballandırıla ballandırıla, döne döne bayıltana kadar tekrarlandığı, hit şarkıların sözlerinin Galatasaray’a uyarlandığı, ama ne yalan söylemeli Galatasaray’ın da bunların hakkını verdiği ve sonuçta yetişen neslin Galatasaray’lı olduğu dönem.
Bu dönemde Galatasaray, “aralarındaki maçlar hariç” Fenerbahçe’nin tüm üstünlüklerini yerle yeksan etti.
Derken UEFA ve Süper kupanın ardından Galatasaray’ın rehaveti, Fenerbahçe’nin ise Aziz Yıldırım ile doğru hamlelerini üst üste yapması. Önce tesis, sonra istikrar hamleleri, nokta transferleri ve iç başarı.
Ama her nasılsa bir türlü aşılamayan Avrupa hedefleri, bir var bir yok parlamalar, direnilen ama kaybedilen maçlar, sıfır çekilen turnuvalar.
Hani öylesine ki Galatasaray’lıların böbürlenmekte kullandığı “tılsımın iyi hocada, iyi futbolcuda, iyi tesiste değil, formada, renklerde” olduğu metafizik masalına bazı Fenerliler dahi inandı. Fenerbahçe sanki lanetli idi.
Ama Fenerbahçe’de doğru hamlelerde israr hatta inat. Öyle bir inat ki, herkesin kafasında “acaba bu yıl mı?” sorusu, … sevenlerinin umutla sorduğu, sevmeyenlerinin ise endişeyle.
Avrupa maçlarının hiç gelmemesi için dua edilen günlerden, dokuz maçlık yenilmezlik serilerine.
Ne dersiniz, beklenen günler geldi mi?