- Kategori
- Kültür - Sanat
Fikriye

HALİL İBRAHİM ÖZCAN SÖYLEŞİ
Reklam has edebiyat için tehlikelidir
"Yüzü açılmamış bir ölüdür Fikriye Hanım."
“Fikriye” adlı son kitabını; “Sırlarında bırakılmış bütün kadınlara” adamış ve bu kitabı Tarlabaşı’nda, kentsel dönüşüm (rantsal dönüşüm) kapsamına alınan, terk edeceği evinde yazmış. Papermoon’a hiç gitmediği halde, kitabı en çok satanlar arasında Halil İbrahim Özcan’ın. Bazıları vardır ki; fırtınayı, rüzgarı başında ya da sırtında taşır daima. İşte, Halil İbo’da onlardan biri. Heyecanlı, yoğun bir hayat belki, ama şanssa eğer bunun kelime olarak karşılığı, O’nun hayatı şanssızlıklarla dolu. Halil İbo, hayatın kaybedenler tarafında olmuş hep, ama yine de her şeye rağmen, insan yaşamayı bu kadar mı benimser ve keyifli hale getirir demeden de edemiyorsunuz. Kıskandırıp, imrendiren bir hali var anlayacağınız. Yıllar önce Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde bir hasta yanıma yaklaşıp “sırtında taşıdığını kulunç yapacağına, içinde taşı gülünç ol, ” deyip gitmişti. Uzun yıllar cebelleşmiştim bu sözle ve bunu bir soru olarak Halil İbo’ya yönelttim. O, hep umut taşıyanmış ister kulunç ister gülünç… Yalnızca umut…
>>Şair hikayeci olarak biliyorken, bu kitap nereden çıktı. Nereden aklına geldi böyle kitabı yazmak?
Haklısın. Yazarların masaları boş olmaz hiçbir zaman. Yıllardır çalıştığım dosyalar vardı. Bu dosyalardan biri de beni yıllardır peşinden sürükleyen Fikriye Hanımın trajik sonuydu. Resmi tarihler dilsizdirler. Dilleri ancak kendilerini dillendirir. Ve o da hiçbir zaman tarihsel gerçekliklerin dili olmaz bu yüzden. Özgürlük alanlarının kırıldığı nokta dilde başlar bence. Fikriye Hanım’ın dosyasının öne geçme nedenlerinden ilki ve bence en önemlisi onu ezgin bir gül olarak görmemdi. İktidar ilişkileri içindeki kadının kıstırılmışlığı, aşkların doyasıya yaşayamaması ve sırlarıyla toprak altında kalışıydı. Oysa gök kubbe altında hiçbir sır sonsuza kadar kalamazdı.
>>Hazırlık aşaması nasıl oldu? Biraz bahseder misin?
Kitabı hazırlarken Fikriye hanımla birlikte sonsuz acılar çektim ve Mustafa Kemal’in yalnızlığına bin kez katıldım. Fikriye Hanım daha önce de yazılmıştı ama ben başka bir cümlenin peşindeydim. O yüzdendir ki, ezgin bir gül olan Fikriye Hanım, vefa duygusunu ben de yeniden çağrıştırarak yeniden yazmaya başlamamın sebebi oldu. Aslında, baştan sona beni içine çeken bir merakın peşinden gittim. Aşkın iktidar ilişkileri içinde yaşanılan kim olursa olsun, kirletilebilineceğini gördüm ve yok sayıldığın, itildiğini. Bu, Fikriye Hanımın şahsında bana bir yığın şeyi yeniden gözden geçirmeme neden oldu. Sonuçta insan nerede nasıl olursa olsun, yani konum olarak aynıdır. “İnsanda insanlığın her türlü hali vardır” öyle bir şey işte.
>>Peki ya Fikriye?
Yüzü açılmamış bir ölüdür Fikriye Hanım. Bahtsızlığı kendinden menkul değilken kabına sığmayan bir melek gibi kaybolmuştur. Aşkının tılsımını bozan ise gene bir başka kadındır. Kilidi sökülmüş bir kapıdaki anahtar gibi bırakılmıştır bir kenara onca yaşanılmışlıktan sonra.
>>Cezaevindeyken hazırlamış olduğunuz “Cezaevi Şairleri Antolojisi” aslında yarım kalmış bir çalışma oldu. Yani basılamadı, bunula ilgili çalışmalar var mı?
Yeniden herhangi bir girişimimiz ya da düzenlememiz olmadı. O kitap öylece toplatıldığı gibi o dönem de kaldı. Fakat o çalışmayı yapmamızın o döneme özgü özel bir durumu vardı. Özellikle 12 Eylül’ün gelişiyle bıçak gibi kesilen düşünme, konuşma payı, insanların kendi içine dönmesini sağlamıştı. Edebiyat çevresi de, o kesilmeyle birlikte içe çekilmişti. Bir parça dilsizleşildi aslında, cezaevlerine doldurulan yazarların, aydınların kendilerine dönük dilini bir arada tutabilmek, toparlayabilmek ve insanlara ulaştırabilmek için “Cezaevi Şairler Antolojisi” adı altında bir çalışma hazırlamıştık Fehmi Uzal ile birlikte. Şairlerin, yazarların, romancıların belgesel niteliğinde bir dökümünüydü bu. Biz de içerdeydik, paramız yoktu mektuplaşmaya ve pulları çeşitli işlemlerden geçirip yeniden kullanılabilir hale getirip mektuplaşabiliyorduk. Zor şartlarda hazırlamıştık. O dönemde Kürtçe yazan şairlerin şiirlerini kendi dillerinde basmıştık ve kitap yer alan Kürtçe şiirlerden dolayı, bölücülük gerekçesiyle toplatıldı. Bu bir öngörü veya bir popülerlik değildi o zamanlar da bizim için. Bir insanda olsa, kendisine ait bir dil kullanıyorsa, o dil korunmalı diye düşünüyorduk ki; hala da öyle düşünüyorum. Bugün dünyada kaybolan dillerin sayısına bakın şimdi çoğusunu koruma altına almaya çalışıyorlar, biz de kaybetmeye çalışıyoruz. Hatta bazı arkadaşlar çalışmamızı küçümsemiş şiir bile vermek istememişti.
>>Edebiyatın çeşitli günümüz argümanlarını kullanmasını nasıl karşılıyorsun? Popülerlik, reklam gibi…
Günümüzde edebiyat olarak kalacak iyi metinlerde popüler baskından etkileniyor ve etkilenecekler. Bazı arkadaşlar var ki; kitapları Türkçe de basılmadan İngilizce ya da başka bir dilde basılıyor ve popüler bir reklâmla iç piyasaya dönüyor işte buna günü en iyi şekilde kullanmak oluyor, kalıcı bir iş yapılmıyor. Edebiyat için tehlike arz eden bir durum söz konusu. Edebiyat ajansları önlerine gelenin edebi bir eser olmasından yana bir tavır sergilemiyor, kitabın nasıl satabilirliği üzerine reklâm kampanyaları düzenliyorlar. Doğal olarak, has edebiyat burada zarar görüyor. Yazarın yazdıklarından bahsedilmiyor da; kimle nerede, ne yaptığından bahsediliyor, işte o reklâm süreçleri günümüz okuruna bunu dayatıyor. Bütün bu baskıya rağmen yine de has edebiyat okuru, seçici bir şekilde kitap okumaya devam ediyor. Bu iyi edebiyatçılar adına sevindirici bir okur tavrıdır. Bu rüzgara okurlar yenilmezken, ne üzücüdür ki edebiyatçılar yeniliyor ve ilk kaygıları kitabım nasıl satar oluyor.
>>Eleştirmenler ne diyor bu duruma? Herhangi bir tepki gösteren yok mu?
Türk edebiyatında zaten sayıları çok az kalan eleştirmenlere yeni isimler eklenemediğinden bu yapı da hızla zayıflıyor. Belki eleştirmenliğin genç kuşaklar tarafından sahiplenilmemesinin nedeni teknoloji ve internet diyebiliriz. İnternette bakıyorsunuz, özellikle gençler kendi web sayfalarını, bloglarını kuruyorlar ve okuduklarını orada yazıp çevrelerine duyuruyorlar. Eskiden heyecanla beklenen dergiler günümüzde çok az, o zamanlar; bir şair, bir yazar bir dergiye yeni yazılarını verdiği zaman, derginin çıkacağı gün heyecanla beklenirdi. Günümüzde okuru peşinden sürükleyecek edebiyat dergilerinin ve eleştiri sayfalarının azalması bu boşluğa açılım sağlamış oldu. Okuru bu dijital ortamdan kurtarıp kendisini takip edebilir bir hale getirecek ciddi yazarlar ve dergiler olmalı yayın hayatında.
>>Edebiyat çevreleri hızla gelişen teknolojiyi iyi kullanamadılar mı sence? Bu gelişimde edebiyatın yeri oluşturulamadı mı?
Çok doğru, o konuda bir şaşkınlık var ve hala devam ediyor. Şaşkınlığı şu anlamda söylüyorum; teknolojinin edebiyatçılar üzerindeki olumsuz etkisini anlatabilmek için kullanıyorum. Hiç kimse internete müdahale ederek, bu kötüdür ya da bu ürünleri burada paylaşmayın diyemez. Ha! Ne olurdu; bence iyi edebiyat siteleri kurularak ve desteklenerek, iyi edebiyatçıların denetiminde yürütülmüş olsaydı, o sanal ortama girip kitaptan uzaklaşan okur kaybedilmemiş olurdu. Maalesef bu yapılmadı, herkes birbirini suçladı ve şimdi de fatura okura kesiliyor.
>>Edebiyat dergilerinin çeşitli nedenlerle açılıp kapanmaları kendi istikrarsızlıklarını okura yansırmış olmuyor mu?
Yazarlar edebiyat dergilerindeki heyecanlarını kaybettiler. Bunun da nedenleri var; edebiyat dergiciliği tarihimize baktığınızda, iyi dergilerin iyi edebiyatçılar tarafından çıkartılmış olduğunu görürsünüz. Gerçek edebiyatçılar, şimdiki gibi eş dost sohbetlerini sayfalarına taşımadan, gece gündüz emek vererek yayına hazırlarlardı. O dergilerin, yayın kurulunda bulunan isimlerin bile çoğu zaman yazıları basılamayabiliyordu. Kıran kırana bir eleştiri ve edebiyat ortamı yaşanmıştır dergicilik geçmişimizde. Şimdi ki dergilerin, hazırlık aşamasından tutunda, sayfalarında yer alan öykü, şiir vs. çalışmalar, bırakın eleştiri ortamını, yayın kurulu nedir onu bile görmeden basılıyorlar. Doğal olarak da, dergilerin düşen kalitesiyle birlikte okur sayısı da azalıyor ve kapanmak zorunda kalıyorlar. Haliyle bir edebiyatçı olarak üzülüyorum bu duruma. Türk edebiyatında, bahsettiğim dergi geleneği bugün bir iki dergi sayesinde devam etmektedir. Varlık, Virgül gibi dergilerde olmasaydı tamamen edebiyat dergiciliği bitmiş olurdu.
>>Yakın da okurla buluşturmayı planladığın yeni çalışmalar var mı?
Şimdilerde üstünde çalıştığım dosyalardan biri “Haçin” adını verdiğim ve 1915-1919 yılları arasına ait bir dönem kitabı var. Yıllardır üstünde çalıştığım bir dosyadır. Bittiğini düşündüğüm, ancak üstünde hala çalıştığım bir hikaye dosyası, bir de Filistin’de kaldığım döneme ait gözlemlerimden oluşan, orada gerilla olarak yaşayanların hayatlarından belgesel niteliğinde bir kitap hazırlığındayım ve üzerinde çalışıyorum.
Halil İbrahim Özcan Kimdir?
Kayseri-Talas doğumlu yazar, Kayseri Eğitim Enstitüsü mezunudur. Giresun ve Kayseri’de üç yıl öğretmenlik yapmıştır. 12 Eylül 1980 askeri darbesi ardından Suriye ve Lübnan’da bir yıl sürgün hayatı yaşadı. Ülkeye döndüğünde tutuklandı ve 1981-1991 yılları arasında cezaevlerinde kaldı. 1980-1990 yılları arasında “Cezaevi Şiir Antolojisini” hazırladı, fakat kitap matbaadayken toplatıldı. Kitapları: Randevu Hazırlığı (Öykü, Metis yay.), Kırık Zar, Yüzünü Temiz Tut Ecel Her An Gelebilir, Kavgalı Küçük Fener (Şiir, Nokta Kitap), Ejderha Yılları (Roman, Gendaş yay.)