​ Fotograf müzesine giden yolda Türkiye / Fotoğraf / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

22 Kasım '11

 
Kategori
Fotoğraf
 

Fotograf müzesine giden yolda Türkiye

YAZI DİZİSİ:02

Türk insanı – Türk’ün san’at anlayışı – Türk fotograf tarihçesine özet bakış –  Türk’ün Dünya ülkeleri önünde medeniyet katına çıkamama sebepleri – San’at dünyasında acı rekabetin vurduğu piyasa ve iş adamları – Adı rekabet olan, aslı rezaleti aşamayan işler sonunda, bugün Türkiye’nin vardığı olumsuz  neticeler.

Dünyadaki en büyük rezalet: Cehaleti, ihaneti, dalâleti, marifet sanmaktır. Ve Türkiye gibi kasten geri bırakılmış ülkelerde, maalesef bu durum, her konuda çok yaşanır bir durumdur. Genellikle efendiliğinden ya da cehaletinden susmakta olan cemiyetin önüne biri çıkar. Cemiyetin sadece birine değil, birçoklarına ihtiyacı olduğu için, cemiyet o kişiyi, gözü kapalı bir hüsn-ü niyet ile ciddi biri zannederek kabul eder ve benimser. Ancak, bu tür kişiler çoğu zaman hiçbir şey olmayıp, sadece fırsatçı olduklarından; iş işten geçtiği zaman, ortada çıkmadık göz, yolunmadık kirpik, yürütülmedik rastık kalmamıştır. Ve artık yapılacak bir şey de olmadığı için, bu rezilliklerin her seferinde, faturasını vatandaş öder. Ancak bu paragraf, unutkan Türk milleti için, hiç gözden kaçmaması gereken bir paragraftır. Ve sıradan sözler olarak kayda alınmamalıdır. Her sefer fatura vatandaşa  ödettirilmekle bu işler geçiştirilir sanılmamalıdır. O faturaların toplamları, döner ve herkesi öyle bir teper ki; olan bütün bir istikbâle olur. Ve bu işe çok hazırlıksız yakalanmış olan istikbâl de, bu çiftenin altından kolay kolay kalkamaz. Bugün muhtemelen kimse farkında değildir ama, dün tepilen istikbâl, işte bugünkü bu haldir. Ve bugünkü halin ahvali de arkası toplanmaya çalışılan çok büyük bir rezalettir!.. 

Katiyen siyaset ya da politika yaptığım sanılmasın. Cumhuriyet süreci ilk On yılının dışında, Atatürk’ün amaçladığı hedeflere oturmamış, kasten oturtulmamıştır. Zîra, o dönem politikacılarının ana gayesi: Külliyen halkı kör cahil bırakmaktan ibaret bir politik gayedir. Bu politikanın siyaset ayağının neticelerini, şu anda aşikâr bir şekilde görüyoruz. Ve ciddi bir zümrenin, kör kör gözüm parmağına olan bu meseleleri dahî anlamadığını, anlamak istemediğini, hayretle izliyoruz. Bu politikaların kültür ve san’at ayağının neticeleri de, maalesef siyaset ayağındaki neticelerinden daha iyi değil; hatta daha müdahalesiz bir alanda kaldığı ve geliştiği için, daha da beter ve tehlikelidir. Amiyane tamirle: Yetmiş Seksen senelik bu süreçte, maalesef Türk milletinin her konuda olduğu gibi, san’at konusunda da tulumu çıkartılmıştır.

Kimin kim, neyin ne olduğunu ve neye, nelere göre olduğunu anlamak için, kısaca Türk milleti üzerinde, ne tür bir oyun oynanmıştır, buna iyi anlamak lâzımdır?!. Türk’ün istikbâlini şalvarlı, sopalı, falakalı, takunyalı hocadan, bir seferde kurtarmak için, ilk akla gelen iş yapılmış, yazı değiştirilmiştir. Ama yazı değiştirilirken, kütüphaneler dolusu el yazması kitapların da, yeni harflere çevrilmesi karar altına alınmıştır ki; Türk kendi muhteşem kültüründen kopmasın, soğan cücüğü gibi, bugün SeksenSekiz yıllık dünsüz ve kültürsüz bir bebe millet olmasın(!) Fikir ilk bakışta şahanedir ama, yeni yazıya çevrilen milyonlarca eser nerededir? Ya da böyle bir teşebbüs duyulmuş şey midir? Bu çok önemli karar, ehemmiyetle alındığı halde, tatbik edildiğini hiç kimse görmemiştir. Çünkü bu emri yerine getirmesi gerekenler, nedense bu mübrem uygulamadan vazgeçmişlerdir. Bu meselenin lâfını etmeleri, kendilerini millete ihbar etmek olur ki; bunu da zaten denememişlerdir. Onlar bu kadarla da kalmamıştır. Her onulmaz yükü, Atatürk’e yükleyerek, YüzYirmiBin kelimelik Türkçe’yi, sonunda YüzYirmi kelimeye kadar düşürüp, işi daha da kestirmeden bitirmişlerdir. Zîra kelime azaldıkça düşünce sistemi de sıfırı tüketecektir. İşte şimdi Türkiye’de bu elim manzara, aklı başında bir zümre arasında, artık güncel konulardan biri ve en elimi haline gelmiş, çare aranın bir haldedir. Allah’tan bu vahim durumun hükümet de farkındadır. Ve işi düzeltmeye,  öğretmenleri eğitmekten başlamıştır. Ancak bu düzelme çalışmalarının semeresini göstermeye başlamak, en azından YirmiBeş yıl kadar alır.

Eski yazı kalkınca, birilerine göre hat san’atına da gerek kalmadığı için, Akademiden yavaşça ya da Halim Hoca gibi vefat eden muhteşem hocaların yerlerine, hoca bulamamakla ya da atamamakla, bu işin de üstü kapatılmıştır. Oysa, o yazı san’atı, Dünya yazı san’atı ve Dünya grafik kurallarına taban teşkil etmiş olan, muhteşem bir san’attır dalıdır. Hat san’atının ortadan kalkması ile bu san’at dalı ile birlikte yürüyen, diğer İki san’at dalı da, ebru ve tezhip san’atları da Prof.Süheyl Ünver Hocanın özel çabalarına rağmen, giderek ortadan kalkmıştır. Atatürk’ün Sarayburnu civarlarında mevcut olan bir gazinoda, cazbant eşliğinde bir ecnebî şarkıcı hanımı dinledikten sonra, irad ettiği konuşma, çevresi tarafından her nasıl anlaşılmışsa; yukarıda saydığım türden, bir milletin kültürü, san’atı için akıl almaz işler oluşturulurken, o zamanlarda tek radyo istasyonu olarak çalışan İstanbul Radyosu’nda da OnBeş sene civarı Türk Musikisinin hiçbir türü icra olunmamış, konservatuarda Türkçe melodi mırıldanan talebenin branşına bakılmadan, talebe konservatuardan atılmıştır. Zelzeleye dayanıklı olması için hep ahşap kâşaneler,  köşkler, yalılar ve evler ile bezeli İstanbul’un, bu ahşap mimarisi sürekli yandıkça, onların yerini hiçbir akademik millî ve mimarî değeri olmayan, ucube ve çoğu yığma binalar almaya başlamış, bu keşmekeş de günümüze kadar ve adeta Mimar Sinan’a küfür edercesine, devam etmiş, ettirilmiştir. O Sinan ve Osmanlı dönemi mimarlarıdır ki; zelzele karşısında selâtin camilerin minareleri yıkılmasın diye, icat ettikleri sistem sayesinde, bugün Japon gökdelenlerinin bile, bu ana düsturla ayakta durmasını sağlamışlardır. Bizim binalarımız ise, ufak bir zelzelede, peynir gibi dağılıp, bastırma gibi insanı telef etmekteyse; acep suçu ya da kusuru kimde ve nerede aramak gerekir?

Yeni yetişenler, her konuda olduğu gibi, önce eğitilmediğinden, okutulmadığından ve de öğretilmediğinden dolayı, bunu da bilmezler ama, san’at ve san’atkâr: Müzik, Şiir Edebiyat, Resim, Heykel, Mimarî sıralamasına göre dikkate alınır. Öz müziğini yıllarca dinleyememiş, şiiri edebiyatı kitaplarda gömülü kalmış, resim kendisine uzak kılınsa da; bu boşluğu hat ebru ve tezhip san’atları ile doldurmaya çalışırken bu imkânı da elinden alınmış, heykel ile pek ilgisi olmasa da; cami çeşme sebil mezar gibi yerlerde mermeri ebedîleştirmeyi başarmış ve Notre Dame gibi YüzSeksenAltı senede ancak biten, çok sütun üstü dik damlı bir esere rağmen, 6m. genişliğindeki kemerlerle birbirine bağlanan 8 büyük paye üzerine oturtulmuş olan, Ayasofya’dan daha büyük kubbesi ile Altı senede Selimiye gibi bir camiyi bitirmiş olan o Sinan’ın, bu mimar torunları, acep neden bu akıl, bu ahlâk, bu basiret, bu şahsiyet ve bu haldedirler?!. Mimarlar sapır sapır dökülüyor da; müzisyenler, şairler, edipler, ressamlar, heykeltıraşlar pek mi iyiler sanki? Ya da bu ana san’at dallarının altında yoluna devam edenler? Yani fotografçılar, seramikçiler vbg. işlerle uğraşanlar. Acaba Onlar ne mertebe bir durumdalar? Onların da yaptıkları, bu milletin üzerine derme çatma malzemelerden bile çalınmışlarla imar edilen binalar gibi yıkılmıyor mu sanki?! Ya da yapılanlar ile yaşananlar arasında ciddi bir doku uyuşmazlığı ve bu uyuşmazlık sebebi ile cemiyetin yaralanması, zehirlenmesi, yönünü kayıp etmesi, söz konusu olmuyor mu acaba? Acaba yapılanlar çağdaş mı? Köyden kente, kentten ülkeye, ülkeden kıtaya, kıtadan Dünya’ya yayılır nitelikte mi? Yoksa köy ile kasaba arasında gidip gelmekte mi? Bu yazı dizisinde, bunlara değineceğiz elbette.

Ezcümle: Atatürk’ün vefatından sonra 2002 yılına kadar geçen yaklaşık bütün süreçlerde, esasen tarihler ve saatler: 10.Kasın.1938 Perşembe günü saat: 09.05’i  geçe şeklinde durmuşsa; bunun sorumluları kimlerdir acaba? Diyaneti olan, okullarında din ilmi değil de; din dersleri okutulan, bizim verdiğimiz vergiler ile Sünni din adamlarına aylık dağıtılırken, bizim vatandaşlarımız olan ve vergi de verenlerin papazlarına, hahamlarına, Alevî dedelerine zırnık dahî koklatılmayan, ama sokaklarında “-Türkiye lâiktir lâik kalacaktır.” diye tempolar tutulan Türkiye, ne kadar lâikse, diğer tüm konularda da, Türk milletine o kadar lâyık görülmüş çok dar, hatta düdük gibi bir elbise biçilmiş olduğu da kesindir. Ve ne hazindir ki; bu düdük gibi elbisenin içindeki dar gömleğin yakası hakim yaka olmakla birlikte, o yakaya, yağlı irmik gibi, din papyonu bağlanmış, her tarafı ucube olan o elbise cazip olarak tanımlanırken; o papyon da ısrarla antipatik kılınmış, tabiî içindeyken tipi tam anlaşılamayan bu elbiseye, ayakkabı olarak da postal tercih edilmiştir. Bu süreç zarfında, basın fotografçısı Ara Güler’in de tanınmasına sebep olan: 6-7 Eylül olayları yaşanmış, bazılarının mozaik dediği, benim ebru olarak kabul ettiğim, ekalliyet Türkiye’yi süratle terk ettiği için, kültür daha da büyük bir darbe almış, Türk’e hiç yakışmaz bir şekilde, bu insanların vakıfları devlet tarafından gasp edilmiş, Bu gürültüde, çıkartılan başka olaylarla da, Yetmiş senede Elli-AltmışBin kişinin ölmesi ile neticeye varmış olan ve birileri için bu “ıvır zıvır işlere” fazla takılmadan, bu güne kadar da gelinmiştir. Tabiî bu durum müthiş bir vurdum duymazlıktır. Facianın daniskasıdır. Sadece beden değil; aynı zamanda da beyinlerin gönüllerin ruhların katliamıdır. Nesillerin hiçliğe esir edilmesidir. Bu sebeple de şimdi ana sual şudur. Dün istikbâl olan genç, bugün hâl ise; bu insanların tanımlanabilecek şahsî kimlikleri nedir ve acaba ne ahvâldedir?

Dün ile dil ile din ile ilim ile kültür ile alâkası kalmamış, rabıtası kopartılmış bir insanın tanımını yapmak çok zordur. O insanı siyasî bir kimlikle tanımlarsan, Türkiye için ortaya çıkacak manzara, 2002 öncesinden çok daha beter bir manzara olur. O insanı ticarî bir kimlikle tanımlarsan, Onun durumu ciddi bir anafordur. O insanı sanayiî bir kimlikle tanımlarsan, dışa bağımlı sayesinde ülkesindeki bir konuktur. O insanı fikrî bir kimlikle tanımlarsan, muhataplarının işi gerçekten çok zordur. O insanı ruhî bir kimlikle tanımlarsan, O şahsın kendi başına işi herkesten daha zordur. O insanı san’at ve san’atkâr kimliği ile tanımlayacak olursan, bu nüfusa oranla, neredeyse Türkiye’de o şerefe lâyık pek fazla insan da yoktur. O insanı var olması adına tanımlamaya kalkarsan, Onun var olması için, muhatabı mutlak yoktur. O zaman necip Türk milletinin tek ümidi, futbol ve futbolcudur, demek dahî artık çok zordur. Ezcümle maya fena bozulmuştur!..

Haydar Volkan

Çiftehavızlar: 22.11.2011 

Bu yazı dizisi, başlığındaki konularla ilgili olarak, devam edecektir. Lûtfen takip ediniz. Ki; bilmediğiniz çok enteresan konulara vakıf olunuz. Hem kendinizi hem de çevrenizi tanıyınız.

 
Toplam blog
: 148
: 492
Kayıt tarihi
: 04.02.09
 
 

Haydar Volkan: 21.05.944 Rebabi bestekar Sabahaddin Volkan ve Piyanist Mukadder Volkanın oğlu olar..