- Kategori
- Kültür - Sanat
Müze kurmadan önce San'atkar kadrini bilmek ne büyük erdemdir.
YAZI DİZİSİ:03
Türk insanı – Türk’ün san’at anlayışı – Türk fotograf tarihçesine özet bakış – Türk’ün Dünya ülkeleri önünde medeniyet katına çıkamama sebepleri – San’at dünyasında acı rekabetin vurduğu piyasa ve iş adamları – Adı rekabet olan, aslı rezaleti aşamayan işler sonunda, bugün Türkiye’nin vardığı olumsuz neticeler.
Bozuk mayadan ekmek yapmak, hiç akıl kârı iş değildir ama, mecburiyet bazen o mayadan pandispanya da, pasta da yaptırır insanlara. Ekmek bile oluşturamayan bir mayadan yapılan her şey, insanları sonradan mayasıl da yapsa, o insanların açlık sebebi ile bu zora katlana katlana, her türlü hayırsıza yelken aça aça, bazen de doğruya varmaları mümkün olabilir. İş ki; o insanlar, zekâ yelkenine akıl dümenini takabilsinler. Bunu da bir ülkede yapabilecek kültürde çok az insan varsa, o milletin ciddi sıkıntısı var demektir. Evet, konumuz “Fotograf Müzesi” ama, o konunun içini içeriğini herkesin anlayabilmesi, özellikle de gençlerin, konuya gereği veçhile nüfuz edebilmesi için, Onlara bu devlet bütçesinden maaş alan hocalarının anlatmadığı bazı gerçekleri, özet olarak bizlerin anlatması gereği vardır. Ayrıca O gençler için yapacağım açıklamaları, bu işlerin içinde olan, kerli ferli çoğu insanların da, yanlış bildiği konusunda, hiçbir kuşkum yoktur. Bazı konularda doğruyu bildiğini iddia eden ve de ön almak için, o işlerde görev alanların, bu müze işinde de yaptığı fahiş hata, san’at ve san’atkâr konusunda en ufak bir bilgisi ve behresi ve terbiyesi olan kişilerin, kasten ya da yanlışlık ile yapacağı, yapabileceği bir hata da değildir. Çünkü bu hatanın esas muhatabı: Müzenin daimi teşhirde tutacak olduğu, duayen eserleri mevcudu içine, yanlışlıkla ya da kasten alınmış ya da alınmamış kişiler olmaktan ziyade, doğrudan doğruya Türk Milletine mâl olacak bir müze üzerinde, oynanmak istenen oyunlar dolayısı ile muhatabın Türk Milleti oluşudur. Bu ve benzeri bütün işlerde, asıl insanın kanını donduran, işte bu ağır kusurdur. Bu kusurun da ana sebebi: Milletimizin mes’ul mevkilerde bulunan bazı kişilerinde, henüz yerleşmemiş olan, millî kolektif şuurun gelişmemiş olmasıdır.
Meselâ “Louvre Müzesi” dendiği zaman, herkesin aklına Mona Lisa gelir. Ancak, o müzede binlerce eser olduğu da yadsınamaz bir gerçektir. Müzecilikte her halde asıl amaç: Her müze için, o müzenin Mona Lisa’sını yaratabilmek olmalıdır. Bu imkân da çok zor bir ihtimâlle bile olsa; ancak o müzede, tüm duayenlerin eserlerini teşhire koymakla mümkün olabilir. Nitekim, Dünya’da başka eserlerin de meşhur ettiği müzeler yok değildir. Şayet ciddi bir müzeci isen; Öncelikle o yelpazeye, elindeki tüm renkleri koyarsın. Sonra da Dünya milletleri karşısında, soğan cücüğü gibi kalıp, kepaze olmazsın. Şair “-Taçlar bile eğilen başlarındır.” diyor. Bir düşünür de “- Taç giyen baş, düşünmekle yükümlüdür.” diyor. Şayet maddî ya da manevî taç giymek istiyorsan, önce kendi vasatındakilere hatta Onları dahî altındakilere baş eğeceksin. Aklın da varsa, tacı giymeden iyi düşüneceksin. Çünkü tarih sayfaları, taçlı başların da uçurulmuş olmaları ile doludur.
Biz silsile takip eden hatalardan ve tacı ile kopan başlardan önce, doğruları kavramaya çalışalım. Zirâ, zanaat, zanaatkâr, san’at san’atkâr eser, virtüöz, yorumcu, icraatkâr, artist, yıldız gibi sözlerin ne anlam taşıdığını, Onlara ve de durumlarına uygun birer misâl ile anlamaya çalışırsak iyi olacaktır. Bu sözlerin esas manalarını nedense bilmediğimiz ve de öğrenmediğimiz için, sürekli olarak olmadık kişilere, olmadık ün ve unvanları yakıştırıp, milletin önünde ve hatta TV ekranlarında, sıkça bir şekilde, yakışıksız işler yapıp duruyoruz. Bu durum da cemiyeti haddinden fazla yaralıyor.
Zanaat:1. İnsanların araç gereç gibi maddeye dayanan gereksinimlerini karşılamak için yapılan, öğrenimle birlikte deneyim, beceri ve ustalık gerektiren işlere denilir. (Kaportacılık)
Zanaatkâr: 1. Yukarıdaki türden işlerle uğraşan usta kişidir. (Terzi)
San’at:1. Bir duygu, tasarı, güzellik ve bunların anlatımında kullanılan yöntemlerin tamamı veya bu anlatım sonucunda ortaya çıkan üstün yaratıcılıktır.2. Belli bir uygarlığın veya topluluğun anlayış ve zevk ölçülerine uygun olarak yaratılmış anlatım biçimidir.3. Konuşma san'atı gibi tiyatrâl Bir şeyi yapmada gösterilen ustalıktır.4. Bir meslekte uyulması gereken kuralların tümüdür.5. Türkler için askerliği doğru icra etme şekli, askerlik san'atıdır. (Müzik, Şiir edebiyat, Resim, Heykel, Bina vbg objeler san'at eseridir.)
San’atkâr:1. San’atçı.2.“Başı aylarca ağrımayan, sinirleri bozulmayan, yanılmayan san'atkâr, olduğu yerde sayandır.” diyor, Nazım Hikmet. 2. Şahsın, Beyninde oluşturup, gönül potasında eritip, göz nuru el emeği ile büyük bir fikir mahsulü olarak, estetik kaygılarla biçimlendirdiği, eser türü ve/veya türlerini yaratmaya yarayan iş veya işleri kendisine meslek edinen, görüş, seziş, yorum, virtüözite, deha ve yaratı kabiliyeti olan, bir yaptığı eseri bir daha yapmayan, dolayısı ile de tek tek ve çok değerli eserler yaratabilen, en büyük yarışını kendisi ve çağı üzerinden gerçekleştirebilecek bir ahlâkla akıllı, büyük usta olması gereken, şaheserlerine rağmen, mütevazı olmasını bilen bir duayene, ancak san’atkâr denilebilir. San’atkâr denilebilecek şahsiyet, ancak böyle bir kişidir. Değilse zaten san’atkâr da değildir. 3. yaptığı her işi ustalıkla ve ahlâkla yapan, usta ve mahir kişidir. 4. İçinde yaşadığı cemiyetin hâl ve istikbâldeki aynasıdır. (Itrî, Ahmet Haşim, Refik Halit, Fikret Muallâ, İhsan Özkay, Mimar Sinan gibi kişiler büyük san'atkârlardır.)
Eser: 1. Bir san’atkârın büyük emek sonucu ortaya koyduğu üründür. 2. Beste, kitap, resim, heykel bina vbg. işlerdendir. 3.İz, işaret, imdir. 4.Soyut kavramlarda belirtidir. 5.Yok olarak kabul edilenlerden, uyumluluk içinde var edilen, bu nedenle de daha önceden duyulmamış, işitilmemiş, görülmemiş olandır. 6. Değeri yüksek yapıttır. (Naat-ı Mevlâna, Çanakkale Şehitleri, İstanbul’un Bir yüzü, Paris kabarelerinden, Taksim Anıtı, Selimiye Camii gibi eserler, büyük yapıtlardandır.)
Virtüöz: 1. Herhangi bir müzik aracını büyük ustalıkla çalabilen san'atçıdır. 2. Herhangi bir işte usta olan kimsedir. 3. İş aletini hakkını vererek kullanan usta kişidir. (Kemanda Suna Kan gibi)
Yorumcu: 1.Yorum yapan kimsedir. 2. Herhangi bir kitabı veya eseri açıklayan kişidir. 3. Çaldığı saz ile icra ettiği esere yeni boyutlar katan kimsedir. 4. Doğaçlama yapan kimsedir. 5. Bir tiyatro eserini sahnede olağan üstü oynayabilen oyuncudur. (Kemanda Ayla Erduran gibi)
İcratkâr: 1.Yapılan işleri, çalışmaları, uygulamaları, aslına ve olması gerektiğine uygun olarak yapan, icra eden kişidir. (Kemanda Gülden Turalı gibi)
Artist: 1. Güzel san'atlardan birini meslek edinen kimsedir, 2. Eğlence yerlerinde sahnede gösteri yapan kimsedir. 3.Tiyatro oyunu gibi sebeplerle, olduğundan başka türlü görünen, yapmacık ve/veya abartılı davranan kimsedir. 4. Genel olarak Türkiye’de geçerli olmasa da; Dünya kabulüne göre: San’atçı, san’atkâr demektir. (Tiyatroda Arsen Gürzap gibi)
Yıldız:1.Sinema, tiyatro veya müzikhol gibi yerlerin veya cemiyetin meşhur simasıdır, star. (Filiz Akın)
Önemli Not:yukarıdaki meslek dallarında olan kişilerin hepsi, san’at ile uğraşsalar da; içlerinden sadece san’atkâr diye tarif olunana, keza mutlak surette kendini ispat etmiş eseri bulunana, san’atkâr ya da san’atçı denilebilir. Diğerleri hiçbir veçhile san’atkâr değildirler. San’atkâr olabilmek için, yukarıda da açıkça anlatılmış olduğu üzre: Şahsın, Beyninde oluşturup, gönül potasında eritip, göz nuru el emeği ile büyük bir fikir mahsulü olarak, estetik kaygılarla biçimlendirdiği eser türü ve/veya türlerini yaratmaya yarayan iş veya işleri kendisine meslek edinen, görüş, seziş, yorum, virtüözite, deha ve yaratı kabiliyeti olan, bir yaptığı eseri bir daha yapmayan, dolayısı ile de tek tek ve çok değerli eserler yaratabilen, en büyük yarışını kendisi ve çağı üzerinden gerçekleştirebilecek bir ahlâkla akıllı, büyük usta olması gereken, şaheserlerine rağmen mütevazı olmasını bilen bir duayene, ancak san’atkâr denilebilir. San’atkâr denilebilecek şahsiyet, ancak böyle bir kişidir. Aksi halde ağazı ile kuş tutsa nafiledir.
Bugünlerde sözü edilen, Dersim olayları ile diğer olayların da ölülerini topladığımız zaman, maalesef: 75 Senede / 75.000 Ölüyle / 75.000.000 Nüfusa oranla, çok ciddi bir katliam yapılmış olduğunu görüyoruz. Böyle bir mezbahadan, san’at ve san’atkâr, ilim ve ulema nasıl çıkarsa(?!) bizim nur topu gibi san’atımız da, san’atkarımız da, ilmimiz ulemamız da, işte öyle çıkmıştır ortaya. Sağcı ya da solcu talebeler tarafından sınıfı basıldığı zaman, o sınıfın boşaltılmasına ses çıkartmayan hocayı, sonra o sınıflardan ilk YÖK başkanı Prof. İhsan Doğramacı boşalttığı zaman da, kimsenin Ona karşı sesi çıkmamış, çıkamamıştır. “Bıyığı yukarda ya da aşağıda, sakalı var ya da yok, saçı uzun ya da kafası kabak.” diye, akla hayâle gelmedik sebeplerle, BinBeşYüz Profesör Doçent ve Asistan kovulmuştur Akademi Konservatuar ve Fakültelerden. Ve biz bu olaylardan sonra: Toplamda 75.000 ölüye ilâveten, her sene: 750.000 ölü gibi hiçbir şey bilmeden diploma almış, ama her biri kendini, ayrı ayrı allâme-i cihan zanneden, talebe eklemişizdir atıl nüfusumuza.
Sadece anarşik olaylar sebebi ile: 75 Senede: 75.000 ölü, hiçbir kimsede akıl bir şuur bırakmaz. Zannımca bir o kadar veya daha fazla ölüyü de trafik canavarı sebebi ile verdiğimizi düşünecek olursak; hepimizin ailesinden birilerinin ne şekilde öldüğü de ortadadır zaten. Terör ya da trafiğe ailesinden arkadaşlarından can vermemiş tek kişi olduğunu sanmıyorum bu ülkede. Hâl böyle olunca: Esasen ölümden daha basit olan çelme takma, kafa atma, kazık atma, köşe kapma, adam dolandırma, gibi olaylar ahvâl-i adiden günlük olaylar hâline dönüşmektedir. Yetişmesine yardımcı olduğum neredeyse her genç, bir gün gelip de, şaşkın piliç gibi ağlayarak ya da sızlanarak karşıma oturmasa, gerçekten sevineceğim. Ne yazıktır ki; hepsinin derdi de söylediği de tek. Bir altındaki kişinin kendisinin yerine geçmek için, iş konusunda bir başarı yolu aramayıp, kendisinin hatta kendi ölüsünün üzerine basarak, o yere gelmek istediğini söylemeleri. Ne hazindir ki; iş hayatımın çok uzun bir döneminde, ben de bana çelme atmak isteyen, meslektaşlarımla çok karşılaştım. Sadece bana değil müşterilerine bile çelme takan meslektaşlar da gördüm. Tabii bu arada müşteri ve aracılar ile bizler arasında da karşılıklı veya çaprazlama çelme takanlar, birbirlerinin gırtlaklarına sarılanlar, aldatanlar, dolandıranlar, yalanlar ihanetler sahtekârlar çok gördüm. Tabiî bunları çok acı çekerek utanarak, tiksinerek gördüm. Ancak, daha da acısı şudur ki; bunları yapanlar, yaptıklarının ortaya çıkmayacağını zannederek yaptı. Her seferinde de yapılan hiç gizli kalmadı. Biraz geç de olsa; bu yazıda Onları da Olanları da anlatmanın zamanı. Ki; yeni yetmeler, ot gibi çalı gibi bu cemiyetin içinde birbirlerine çelme takmak için bitmesinler. Böylelerine hiç yer olmayacak olan bu yeni Dünya’da ve yeni bir döneme evrilen Türkiye ile İnşâallah pak alınları ve temiz gönüllerini, başarı güneşine dönsünler. Aksi halde ve Dünya’nın bu süratinde, daha ne olduğunu anlayamadan, ölüp giderler...
Haydar Volkan
Çiftehavızlar: 23.11.2011
Bu yazı dizisi, başlığındaki konularla ilgili olarak, devam edecektir. Lûtfen takip ediniz. Ki; bilmediğiniz çok enteresan konulara vakıf olunuz. Hem kendinizi hem de çevrenizi tanıyınız.