- Kategori
- İstanbul
Galata köprüsü ve altı.

Dün bir tv kanalında galata köprüsünü, daha doğrusu kemancıyı anlatan bir belgesele rastladım.(Benim için galata köprüsünün eskisi-yenisi diye birşey yoktur. Galata köprüsü bir tanedir)Belgeselin başlarında köprü altında bir zamanlar polislerin ara sıra gelip çekim yaptığını düşündüğümüz kameralardan birinin aslında anı olsun diye çekim yaptığını bilseydik keyfimiz kaçmazdı o an. Şaşırdım kaldım, çünkü nankör davranarak hafızamda o anların fotoğraflarını çıkarmış olmama üzüldüm. Halbuki ne güzel anılarımız olmuştu köprü altında. Genç arkadaşlarım bilmezler, tarihi galata köprüsü yakılmadan önce İstanbul son doğal güzelliğini sergilerdi kemancıdan akşam üzeri. Hani daha önce (İstanbul 87) Süleymaniye’ de gün batımından bahsederken ismini yazmadığım o mekan. 80 sonrası gençlik diye isimlendirilen bizler galata da rahatlar, arkadaşlarımızla buluşur şarkı söyler, aşklarımızı yaşardık. Bir arkadaşım Karaköy’ den gelirken köprüdeki onca gürültüye rağmen aşağıdan gelen gitar sesini duyunca, kesin bizim h..(Akdenizlidir) deyerek kemancıya gelmişti. Ben, " venselemostan " başlar, " telli tellilerden" çıkar, " flamenkoya" dalardım. 87' de bir gazetenin taksitli satışlarından almıştım cg 130 yamaha gitarımı. Sonrasında o gitar herkesin gözü gibi baktığı bir objeye dönüşmüştü. Galata dönüşlerimizde yurda geç kaldığımızdan tellerden atlayarak içeri girmemiz gerektiğinde önce gitar ağaçların tepesinden aşağıya güvenle taşınırdı sonrada teker teker 5 metre duvar ve telle çevrelenmiş hapishaneye girmeye çalışırdık. İroniydi belki ama gidecek başka yer yoktu 87' de. Bazı günler Çapa' dan ders bitimi çıktığımızda arkadaşlarımla yürürdük Galataya. Beyazıt, sahaflar, kapalı çarşı Eminönü, balık ekmek ve Galata. Polis yok, faşizm yok. Ama bir bekçi elinde bir cop dolaşmakta ara sıra aramızda. Küçük İskender gibi bir çok yazar çizer dostlarımız oldu orada. Hayatı tartıştık,sulu biralarla keyiflendik, kavgada ettik, ama en çok aşkı yaşadık. Üçer biralık keyiften sonra elele yürümenin keyfi İstanbul. Gün batımı Süleymaniye, gecesinde şarkılarla; tuvaletinde birlikte sıralanıp, birlikte seramoni tuttuk halice düşen idrarlarımızla. Sloganımızdı: " ben işerim işerim bana bir şey olmaz, ama bir tek attım mı o bişim olurum! "
Köprü dubaların üzerinde olduğundan sürekli sallanır,biranın içindeki fazla su* olurdu ve yukarıdan geçen büyük kamyonların gürültüleri yüzünden bağırarak konuşmak zorunda kalırdık.O yüzden şarkılarımızı da çok yüksek sesle söyleme özgürlüğümüz vardı.Haliç çok pis kokardı ama kokuyla değildi işimiz;duymak ve görmekti;birde hissetmek tenini sevgilinin.Ellerinde başlayan heyecan, kız yurduna kadar süren eşlikten sonra belki bir öpücük olurdu Vezneciler'de.
Dün hayali bir dünyanın kapıları yeniden açılınca ve “içinde bak sende vardın hem de fazlasıyla” dediğinde Galata, neden unutma gemisine bindirip göndermişim o yılları diye düşündüm.Yaşadığı şehri terk etmeyen bilemez unutmayı.
Evet sevgili dostlarım demek toplanıyorsunuz.İyi olur umarım sizler için.Keyfini çıkarın hayatın.
Sağlıcakla…
Resim:wowturkey'den
dipnot:sallanan dobalar nedeniyle sulu biralardan üç tanesi bile sarhoş etmeye yeterdi anlamında "su".