- Kategori
- Gündelik Yaşam
Gereksinimler dizini, sosyal tanınma ve Cumartesi geceleri
Miladi takvimin tuzağına düşmüştük yine ve iki Cumartesi gecesi yalnızı olarak sıkıcı hayatımızın yine bir Cumartesi gecesi değişebileceği inancıyla oturduk bara.
Her zaman ki gibi...
Hayatımızdan şimdiye kadar ki yaşadığımız bütün Cumartesi gecelerini çekip aldığımızda geriye Antalya lisesindeki Müzik binasında kuyruklu piyanonun başında şekillenen birkaç anıdan başka bir şey kalmıyordu sanki.
‘Şimdiki aklım olsaydı’ düşüncesi yiyip bitiriyordu beni bu aralar. Kafamı yastığa her koyduğumda lisedeki piyanonun başına geri dönüyor ve yaşanılası mutsuz, birbirinin tekrarı yüzlerce Cumartesi gecesini bir çırpıda silecek yeni hayatlar kuruyordum kendime.
Bu kadar yorulmam gerekiyor muydu?
İkinci gençliğimizi yaşarken, daha çok boşluk, sinirlilik hali ve kanımızın suyunu kurutan üstelik gitgide gerçekten de tadı kaçan tepemizdeki sonsuz yalnızlık hali bizi sınamaya devam ediyordu.
...
Zihnimin Türk hükümetinin istediği şekilde çalışmasını istemiyordum yine ve içindeki tüm saçmalıklarıyla beraber televizyonu kapatıp son zamlarla neredeyse bir çeyrek altın fiyatına yaklaşan değeri ile bir büyük şişe Yeni Rakıyı uzun cümlelerimize yoldaş yapmak için Tuncay’la beraber Kaleiçi’nin yolunu tutmuştuk.
Hiçbir şey yaşamadığımız zaman, kayda değer bir şeyler yaşamak için oturup rakı içmek ne kadar kolaycı ve aptalcaydı değil mi?
Böyle yaparak sorunlarımızdan kurtulacağımızı mı düşünüyorduk yoksa?
Aman tanrım salak mıydık neydik!
...
‘sen de gidersen...’ diye ağlıyordu yan masadaki çocuk.
Yanındaki mavi bir tavşana benzeyen güzel kıza söylüyordu bunu.
‘Sen de gidersen...’
Çocuğa dönüp ‘Yapacak bir şey yoksa bırak gitsin.’ dedik.
En doğru sözleri senin söylüyor olman bir şeyi değiştirmez. Dünyanın bütün ‘yan taburedeki sarhoşları’ bilir bunu ama yine de dayanamazlar.
‘Bırak gitsin!’
Dayanamaz ve söylerler.
Yan taburedeki sarhoş mertebesine kolay ulaşılamaz gerçi. Biraz yüzümüz eskimiştir ama kaliteli içkiler içip otlakçılara sigara dağıtırız ve gitme vakti geldiğinde hiç sendelemeden gülümseyerek terkederiz barı. Yarın Pazar’dır ve bir yan tabure sarhoşu bilir ki Pazar günleri iğrençtir:
Akrabalara güler yüz göstermek. O sağlıklı Pazar kalabalıklarından olamamak. Ve Pazar akşamını yaşarken içip içmemek konusunda içine düşülecek o amansız kararsızlık tüketir insanı.
Tuncay kadehine buzu iliştirdi ve kapıya doğru bakmamı istercesine başını salladı.
‘Seninki geldi’ dedi.
Bu arada orta yaşlı bir kadın ismimi sordu, derken sahnedeki gitaristin beni konuk müzisyen olarak yanına çağırdığını duyduk. Son aylarda yaşadığım en sosyal andı bu.
Kapıya doğru baktım, Gülşah sinirle bana el sallayıp benden yirmi metre uzaktaki şöminenin yanına oturdu, kadına Okan olduğumu söyledim ve sahneye çıkıp o anda aklıma geliveren ‘Gün biter gülüşün kalır bende’ şarkısını okudum.
Kucağımdaki klasik gitarla hayat ne kadar kolaydı.
...
‘Yanına gitmeyecek misin Gülşah’ın?’
‘Boş ver.’
‘Buraya geleceğinden haberi var mıydı?’
‘Ne bileyim’
‘Git yanına’
‘Bağırır çağırır şimdi, ne gerek var’
Kadına ismimin niye lazım olduğunu sormak aklıma geldi nedense, birine benzettiğini ama o olmadığımı söyleyip gülümsedi. Kalabalığın içinden gereksiz selamlar alıp veriyorduk sürekli.
‘ VAY BABA! NEREDE ÇALIŞIYORSUN?...’
‘ASKERLİK NE OLDU?’
‘BABA N’ABER...’
Bu yalancı bar arkadaşlarının çoğu; tükenip onlara ibret olacağınız anı görmek isterler. Çoğu zaman yanınıza sırf o bitik, umutsuz halinizi görecekleri umuduyla gelip sordukları sıradan sorular eşliğinde gözlerinizin içine bakarlar. AMA HİÇBİRİNDEN, HİÇBİR ZAMAN BİR DAL SİGARA DAHİ İSTEMEYECEK KADAR YETENEKLİ, ŞANSLI VE İYİ EĞİTİLMİŞ OLDUĞUNUZU BİLMEK DE GÜZELDİR.
...
Şöminede odunlar iyice harlanan ateşe direnmiyor, Gülşah sırtına yeleğini astığı iskemleyle ateşin karşısına kurulmuş kahverengi gözlerinin ne kadar vahşice parladığından emin bir halde kadehindeki kırmızı şarabını yudumluyordu.
Yüzüme aptalca bir gülümseme takarak iliştim yanına, ne yapacağımı, ne söyleyeceğimi bilemiyordum.
‘Gelmeyeceksin sanmıştım’ dedi.
Sinirliydi, bir erkek çocuğu gibi inip kalkıyordu kolları.
‘Mutsuz görünüyorsun’
Ona mutlu olduğumu söyledim.
Haftalar önce bir öğrenci evinin tek kişilik kanepesinde birlikte uyanmıştık onunla, bana patates kızartacağını ve kahvaltı edeceğimizi söylemiş ve ona son on yıldır hiç kahvaltı etmediğimi bir an önce işe gitmem gerektiğini anlatmaya çalıştığımda ise bana bağırıp çağıracağı hiç aklıma gelmemişti.
Sonra birisine ‘İnşallah bu kızdan bir an önce kurtulurum’ dediğimi iddia ediyordu sürekli.
Kimseye öyle bir şey dememiştim oysa. Zaten benim üslubum da bu değildi.
‘İnşallah?’
Tanrıyı her şeye karıştırmanın bir alemi olmadığını düşünürüm ve ‘umarım’ kelimesini çok severim.
Makul ve hoşgörülü olamıyorduk bu aralar. Dakikalarca orada oturup beşinci sınıf bir sevgili tartışması olan ‘sen dedin, ben dedim’ sürecini yaşadık.
Sonra sustuk bir süre.
‘Birazdan erkek arkadaşım gelecek, seni yanımda görmesi doğru olmaz’ dedi.
‘Anlıyorum’ dedim.
Pek de anlamıyordum oysa.
Yeni erkek arkadaşın birazdan gelecek olması ne tuhaftı.
Yalvaracak halim yoktu ve ne de olsa bir yıl sonra tek başıma geçirdiğim bir Cumartesi gecesi onu arayıp ‘beni hatırladın mı?’ diye soracak ve onu hala düşündüğümü, özlediğimi söyleyecektim.
Ben yanından ayrılmaya hazırlanırken Gülşah’ın yeni sevgilisi elinde bir demet çiçekle gülümseyerek içeri girdi. Kendinden emin ve kibarca bir hali vardı halefimin.
Ve elinde şımarıkça salladığı bir otomobil anahtarı...
Gülşah’ın bu akşam ki şaraplarını o ödeyecekti.
...
2) Miladi takvimin tuzağına düşmüştük yine ve iki cumartesi gecesi yalnızı olarak sıkıcı hayatımızın yine bir Cumartesi gecesi değişebileceği inancıyla oturduk bara.
Her zaman ki gibi...
Hayatımızdan şimdiye kadar ki yaşadığımız bütün cumartesi gecelerini çekip aldığımızda geriye Antalya lisesindeki Müzik binasında – tarihi bir yapıydı orası nasıl yıkabildiler hala aklım almıyor- kuyruklu piyanonun başında şekillenen birkaç anıdan başka bir şey kalmıyordu sanki.
‘Şimdiki aklım olsaydı’ düşüncesi yiyip bitiriyordu beni bu aralar. Kafamı yastığa her koyduğumda lisedeki piyanonun başına geri dönüyor ve yaşanılası yüzlerce Cumartesi gecesini bir çırpıda silecek yeni hayatlar kuruyordum kendime.
Bu kadar yorulmam gerekiyor muydu?
İkinci gençliğimizi yaşarken, daha çok boşluk, sinirlilik hali ve kanımızın suyunu kurutan üstelik gitgide gerçekten de tadı kaçan tepemizdeki sonsuz yalnızlık hali bizi sınamaya devam ediyordu.
...
Rakıları kadehe koymuştuk Tuncay’la ama kaymıyordu, içemiyorduk işte. Bestekarın ‘Allah’ım bu nasıl şey, sarhoş olamıyorum’ dediği an buydu galiba.
‘Yine aynı şeyler olacak, her şey birbirini tekrar edecek bir sürü gereksiz insan görmek zorunda kalacağız, kadınlarla birbirimizi üzmeye devam edeceğiz ve sabah olduğunda pörtlemiş gözlerimizle aynanın karşısına geçip ‘şimdiki aklım olsaydı’ diye düşünüp hayıflanacağız’
‘.ok!’ diye onayladı söylediklerimi Tuncay. Konuşacak hali yokken böyle söylerdi hep.
‘.ok!’
‘Anasını satayım iyice sefa .ezevengi olup çıktık, her Cumartesi gecesi aynı filmi seyretmekten bıktım ulan!’
‘Haklısın vahşileştik iyice.’
...
Masayı öylece bırakıp çıktık dışarı. Akşam gezmesine çıkmış kentlilerin arasında eve doğru yürürken çay bahçelerinin aile salonlarını hak edecek kadar efendiydik şimdi.
Pazar sabahı erkenden kalkıp yaşlı ve yalnız akrabalarımızı ziyaret edebilirdik belki. Onlara fıstıklı lokum götürüp nükteler yaparak mutlu edebilirdik.
Aptal pop şarkılarındaki gibi ilişkiler yaşamaktan kurtulabilirdik.
Sonu güzel biten hikayelerin kahramanı olabilirdik.
Okan Ünver