​ Keklik aile bakkaliyesi / Gündelik Yaşam / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

08 Mayıs '08

 
Kategori
Gündelik Yaşam
 

Keklik aile bakkaliyesi

Mahallemizin iki bakkalından birisiydi Hilmi Keklik.

Dükkanının kapısı kadar büyük ve paslı tabelasında “Keklik Aile Bakkaliyesi” yazardı. Sanırım o tabelada bulgur mu? Pirinç mi? yerdeki bir şeyleri yiyor gibi görünen bir de keklik resmi vardı. Hilmi Keklik soyadına sahip çıkardı yani. O zamanlar mevlitlerde düğünlerde kiralanarak temin edilen tahta sandalyelerden daha beter, daha eski, gıcırdamayan adeta çığlık atan ve ondan başkasının kesinlikle oturmaya cesaret etmediği kalın çelik tellerden örülmüş bir sandalyesi vardı. Sandalye Hilmi amcaya yetmezdi ama nedense çeyrek asır değiştirmek aklına gelmedi, rahat etmek için sürekli ayaklarını uzatması gerekirdi bir yerlere. Zahire ambarı gibi kokan bakkal dükkanına girdiğiniz zaman Hilmi amca birazdan para verip mal alırken araç olarak kullanacağınız masanın üzerine ayaklarını yarışmaya sokarcasına sermiş olurdu hep.

Keyfinden uyuya kalmamışsa alışverişinizi yapma imkanınız olabilirdi. Alışveriş deyince aklınıza listeler, sepetler gelmesin zaten alıp da ne alacaksınız ki o zamanlar. Muhakkak ki deri parlatıcısı, likörlü dondurma, provitamin b 5 içerikli saç jölesi, Fransız peyniri , Alman sosisi, Macar salamı ve daha sayılabilecek binlercesi gibi ne olduğunu bilmediğimiz şeylere ihtiyacınız olmazdı o yıllarda.

Bakkaldan alacağınız ekmek, sigara, çok olsa paket yoğurtla, hepsine birden en meşhur markasının adını taktığımız margarin yahut tıraş bıçağı olurdu.

...

Hilmi amcanın uyumaması demek alışverişin hemen sağlanabileceği anlamına gelmezdi elbette. Önce gözlerini kocaman açar ne istediğini sorardı konuğuna. Bunu yaparken mal satan esnaf gibi değil de “siz de ne var ne yok?” der gibi bir hal takınırdı. Öyle ya ben utangaç utangaç dükkana gidip “Babamın selamı var Hilmi Amca iki şişe İzmir şarabı istiyor, hesaba yazılacakmış” dediğim zaman aslında Hilmi Amca hakkımızda o akşam için çok şey öğrenmiş oluyordu. Herkesin hali haleti Hilmi Amca’ya bu yüzden sorulurdu.

On ila on beş aile ondan alışveriş ederdi ve sözgelimi hep Maltepe sigarası için birisinin iki üç gün üst üste “Birinci” alması; Hilmi amcanın hemen dikkatini çekecekti. Bir bakıma mahalledeki ailelerin ekonomik grafiğini en iyi O takip edebiliyordu.

...

Derken bizlerin birden bire Keklik Bakkaliyesi’nde satılmayan her şeye “Bugüne kadar bunlar olmadan nasıl yaşamışız?” dercesine ihtiyacımız olduğunda Keklik Bakkaliyesi de misyonunu tamamlamıştı. Kapısına kilit vurduğunda yanına almadığı tek şey siyah kaplı veresiye defteriydi çünkü Hilmi amcanın hesabına göre; mahallelinin ona olan borcu müşterinin bakkala olan borcuydu ve ortada bakkal falan olmayınca komşulardan alınacak borç da harç da kalmamıştı. Gerçekten borcuna sonradan getirenden almadığı gibi ömrünün sonuna kadar lafını bile etmeyecekti.

...

Hilmi Amca İnzivaya çekildiğinde ellerinde kalanlar Bağ-kur’dan aldığı emekli maaşı, hiçbir sağlık sorunu olmayan yaşlı karısı ve tatar arabasıyla pazarlarda nakliyecilik yapan oğluyla hepsinden önemlisi kırk yıl dürüstçe yaptığı esnaflığının sayesinde sürekli hali hatırı sorulan, sevilen bir mahalle büyüğü olarak baş üstünde tutulmasıydı.

...

O yıllarda buldozer denilen makineyi çoğumuz ilk kez görmüştük. Evlerimizi yıkmak için bu hayvani aletin kepçelerini cumbalara, en yenisi yüz senelik kızıl kiremitlere, Afrika kerestesinden tavanlara, zeytin kuyularına kaldırıp kaldırıp vurmasına hiç gerek yoktu aslında.

O evler zaten direnmiyorlardı, buldozer bir kere yoldan geçse hepsi kurtulmak istercesine yıkılıverecek gibiydiler ve bir evi buldozer yıkarken yakınlarındaki ahşap evlerin nasıl titrediğini, o eve hiçbir zaman bir müteahhidin “buraya otel yapılacak” diye gelmemesi için ev halkıyla birlikte “evcağızın” da dua edercesine göğe baktığını; ev sahipleri değil de o evlerde yaşayanlar elbette daha iyi bilirlerdi.

...

Biz bu değişime bir taraftan kızarken bir taraftan da gelen ecnebilere “hello” diye gülümsüyor; bugün milyonlarca insanımızın ekmek yediği bacasız sektör, sokakta oynayan çocukların, kahvede oturan amcaların, çamaşır asan annelerin, “Siz misafirsiniz, sizden para mı alacağız yahu?” diyen Hilmi amca gibi esnafların bu soylu tutumlarıyla ilk zamanlar hafifçe yakılmış olan turizm kıvılcımını adeta ateşliyordu. (Kendinizi bir yabancı turist yerine koyun ve sokakta gördüğünüz herkesin size ünlü bir futbolcu ya da popüler bir şarkıcıymışsınız gibi “merhaba” diyerek gülümsediği bir ülke düşünün)

Bence o yıllarda bizi ziyarete gelen bu yabancı konuklarımız ülkemizin güzel günlerinin son kalıntılarına bizimle birlikte tanık oluyorlardı.

...

Hilmi Amca ise bütün bu değişime uymadı. O bollukta aile bakkaliyesini yeniden açıp kocaman bir ışıklı tabelaya “ Keklik shopıng center” yazıp çağa ayak uydurmadı. Artık tatar arabası bir işe yaramayan Hilmi amcanın oğlu Veli ise tatar arabasını faytona çevirip turist gezdirme işine hiç girmedi. O civardaki üç evi de alan bir işadamı Hilmi amcanın evine de dolayısıyla artık kapalı bir baraka halindeki Keklik Aile Bakkaliyesine de talip oldu.

Hilmi Amcanın şehrin kuzeyindeki köyüne döndüğünü evi yıkılırken öğrendik. Kırk yıllık bakkal amcamızı bizim mahallede bir daha da gören olmadı.

...

Biz deniz kıyısı çocuklarına da şimdilerde sıkıştırıldığımız bu ağaç görmeyen beton evlerde oturup şaşkın şaşkın olanı biteni izlemek ve Hilmi amca gibi binlercesinin hatırasını saygı ve rahmetle anmak kaldı...

Okan Ünver

 
Toplam blog
: 104
: 489
Kayıt tarihi
: 06.03.08
 
 

1978 doğumlu Antalyalı bir müzisyenim, devamını ben de bilmiyorum..