- Kategori
- Siyaset
Gölgesini kaybeden parti…

Tansu Çiller ve Mesut Yılmaz’ın birbirine tokuştura tokuştura ufaladıkları ve %10’luk seçim barajının altına yuvarladıkları iki merkez sağ parti, zaman içerisinde tek çatı altında bir araya gelmiş olmasına rağmen bir türlü kendisini toparlayamıyor. Gerek ayrı ayrı, gerekse birleşme sonrasındaki her türlü arayış ve lider değişikliği tabandan gerekli karşılığı görmeyi başaramadı.
Halbuki yıllarca Türk siyasetine yön veren bir hareketten ve %40’lar gibi siyaset için devasa büyüklükte bir tabandan söz ediyoruz. Son yıllarda merkez sağ, isminin karşılığı dahi olamayacak bir oy yüzdesine ancak ulaşmakta, halkın iradesini yansıtmaktan uzak, çarpık seçim sistemi yüzünden mecliste temsil edilebilme imkanı dahi bulamamaktadır.
“Yiğit namı ile anılır” derler… Bu noktada durup bir nefes almak ve şu ‘merkez sağ’ kelimesini biraz irdelemek istiyorum. Bir siyasi hareketi niye adı ile değil de, siyasi yelpazedeki coğrafi konumu ile adlandırırız.? Komşularımızı, “sağ yanımızdaki komşu, sol yanımızdaki komşu” diye değil de isimleri ile adlandırıyorsak, ‘merkez sağ’ partileri de ‘liberal’ partiler diye adlandırmamız daha doğru olmaz mı..? Oysa 80 ve 90’lı yıllarda bu görüşün mensupları ‘liberal’ kelimesini oldukça sever, kendilerini böyle tanımlamayı tercih ederlerdi. Hatta bu tercih, diğer kesimlerin ‘liboş’ kelimesini türetmesine de vesile olmuştu. Acaba bu soğukluğun sebebi, o ‘liboş’ kelimesinden duyulan rahatsızlık olabilir mi?
Nasıl ki ‘liberal’ kelimesi bir değerler bütününe karşılık düşüyorsa, aslında o ‘liboş’ kelimesi de, 80 sonrası dönemde oluşmaya başlayan çürümenin yarattığı bir düşünce biçimi ve kitleye karşılık düşüyordu. Merkez sağ kelimesinin ardına saklanmak yerine yiğidi namı ile anarsak, hastalığın teşhisini koymak çok daha kolay olacaktır.
Yukarıda da söylediğimiz gibi; %40 siyaset için devasa bir büyüklüktür. Bu kitle çok büyük ölçüde liberal hareketi terk ettiğine göre, bu gün hangi akımların içerisine yer almaktadır...? MHP ve CHP çizgisinin geleneksel oy tabanları bellidir. MHP başta olmak üzere, her iki partiye de giden bir miktar oydan söz edilebilir. Ancak ana kanalın bu hareketler olmadığı bellidir. Liberal hareketin yaşadığı çözülmeden aslan payını alan partinin, iktidar partisi AKP olduğu açıkça ortadadır.
Bu gün liberal seçmenin bir bölümü partisi içinde mücadelesine devam ederken, bir kısmı MHP, ufak bir kısmı da CHP içerisinde yer almaktadır. Yukarıda söz konusu ettiğimiz çürümeye karşılık düşen diğer kesim ise, yeni dönemde ifadesini AKP içerisinde bulmuştur. Onların motivasyonunu sağlayan, medya içerisindeki kalemşörlerin şu anki konumlarına bakacak olursanız; birbirlerinin izdüşümünü oluşturduğunu görürsünüz. Yani liberaller, gölgelerini kalemşörleriyle birlikte AKP’ye kaptırmışlardır.
%10’luk seçim barajı, bu gün liberal hareketin etrafını saran bir ceza evi duvarına dönüşmüştür. Oysa geçmişte her iki liberal parti de, bu barajının faydalarını saymakla bitiremezlerdi. Az önce ‘ceza evi’ kelimesini bilerek yanlış yazdığımızı da belirtmek isteriz. Çünkü liberal kesimin çektikleri, seçim barajı konusunda olduğu gibi, geçmiş dönemde yaşanan çürümeye çanak tutmalarının ve kısa vadeli hesaplarla islami kesime verdikleri tavizlerinde cezası niteliğindedir…
Türkiye’de siyasetin normalleşmesi sağlıklı, ama özellikle vurgulamak istiyoruz; SAĞLIKLI bir liberal hareketin varlığı ve mecliste temsiliyle mümkündür. Ancak DP’deki bu günkü sorunu bir lider sorunu zannetmek ve bir lider değişikliği ile kaybedilen kitlelerin içgüdüsel bir dürtü ile yuvaya döneceğini varsaymak bir yanılgıdan ibarettir. %40’lar düzeyinde bir kitleyi tamamına yakın düzeyde kaybedebilmeyi başarabilmek bile yapılan hataların büyüklüğünü göstermeye yeter. Geçmişte yapılan hataları görmezden gelerek yeni bir lider ile her şeyin düzeleceğini düşünmek hayalden ibarettir.