​ Görene... / Öykü / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

28 Mayıs '10

 
Kategori
Öykü
 

Görene...

Görene...
 

Futboldan pek haz etmem. Ali çok sever. Tıpkı babası gibi… Maç akşamlarında, televizyonun önünden geçmenin yasak olduğu dakikalarda, Ali yatağa gitmeden önceki son anlarını babasının koltuğunun arkasından yarı kapalı gözleriyle maça göz atarak geçirir. Babası coşunca o da olduğu yerde zıplar. Babası sevinç naraları savurdukça o da küçük çığlıklarla ona eşlik eder. Babası sinirlendiğindeyse Ali’nin ağızdan çıkacak kötü sözleri duymaması için dikkatini başka yöne çekmek için mutfaktan sesleniveririm. Önce sese kulak verir sonra yine gözlerini topa diker sakinleşip yerine oturan babasının arkasından. Hiç anlam veremem bağırış çağırış tezahüratlar içinde yirmi kişinin arasında dönüp duran topa. Hele ki oyuncular birbirlerine kaba davrandıklarında iyice soğurum, sesini duymaya bile tahammül edemem çoğu zaman. Maç devam ederken pijamalı oğlumu dişlerini fırçalasın diye banyoya zor götürürüm. Bir gözü hep arkada kalır. Babası gözlerini ekrandan ayırmadan yüzünü hafifçe çevirir ve “iyi geceler oğlum” der. Bakmadığı anda önemli bir hareketi kaçırmaktan öylesine endişe duyar ki… Maçsız gecelerdeyse önünde ya bilgisayar ya mavi plastik bir dosya vardır. Kahvesi tarafımdan tazelendikçe, ona saati hatırlayıncaya dek kafasını kaldırmaz, çalışır. O saatlerde Ali babasının çevresinde dolanır. Çıplak ayaklarının pıtırtısından başka ses çıkmaz Ali’den. Elindeki topla gezinir masanın etrafında. Babasıyla göz göze gelme ihtimali ile oyalanır bir süre. Koridorda ufak bir maç için nasıl da yalvararak bakar o gözler. Görene… Sonra sessizce gelir yanıma kıvrılır. Yerine yatmayı reddeder, omzumda uyumak tatlı gelir. Topu elinden düşüverir. Babası kucaklayıp yatağına götürür bazen. O zamanlarda Ali’nin bir an için bile olsa gözlerini açıp babasını görmesini öyle isterim ki…

Sabahları uyandığında baba çoktan işe gitmiştir, akşamsa eve yine iş getirmiştir. Haftasonlarını iple çeker Ali. Tıpkı babası gibi… Biri, birini daha fazla göreceği için sevinir, diğeri yarım kalan işlerini tamamlayabileceği için. Ama her ikisi de en çok haftasonu oynanacak maçlar için sevinir. Biri, birinin coşkusuna ortak olmak, diğeri tuttuğu takımın yükselişine tanık olmak için izler o maçları.

Ali çoğunlukla tatilden bir şey anlamaz, koskoca iki gün maçların ilk birkaç dakikasını seyretmek dışında hiçbir şey yapmadan çabucak geçince de üzülürdü. Ben de üzülürdüm. Benimle oyun parkına gitmek, araba yarıştırmak, yeni oyuncak beğenip almaktan zevk almazdı, bilirdim. Senede ancak birkaç kez baba-oğul dolaşmayı başarırlardı. Yine bir haftasonu ısrarlarıma dayanamayarak Ali’yi dışarıya çıkarmayı kabul etti. Aslında eve tıkılıp kalmak ikisine de yaramazdı. Dahası çıktıklarında en az Ali kadar zevk alırdı o da; ama çıkana kadar da bir hayli söylenir, aklı hep dosyalarında kalırdı. Söylenmelerini Ali duyacak diye endişelenirdim. Ali’yse babasının ne giyeceğini bile dert ettiği o anlarda ayakkabılarını giyip onu kapının önünde bekliyor olurdu. Döndüklerinde elindeki yeni oyuncağını bile bir farklı severdi sanki. “Babam aldı” diyebilmek paha biçilemezdi onun için. Ali babasıyla gurur duyardı. Babasıysa Ali’yle gurur duyacak kadar onu tanımazdı. Kaçıncı sınıfta olduğu sorulduğunda bile birkaç saniye durup düşünürdü.

Yarıyıl tatili yaklaşıyordu. Ali’ye nasıl bir karne hediyesi alsak diye düşündüğüm sırada eve elinde iki biletle geldi. Ali’yi maça götürecekti! Ali o topla inanılmaz hareketler yapan futbolcuları ilk kez yakından görecekti. Nasılsa ben futboldan haz etmezdim. Bu yüzden ” Baba-oğul gideriz” diye düşünüp iki bilet almıştı. Ne de iyi yapmıştı. Boynuna sarıldım. Kim bilir Ali duyunca ne kadar sevinecekti. Babası onun için futbol maçına bilet almıştı. Ali futbolu çok sever. Tıpkı babası gibi…

Hayal ettiğimden de çok sevindi Ali. Minicik formasını günler öncesinden çıkarttı dolabından. Evin içinde sözlerini bilmediği, dilini döndürüp söyleyemediği marşları tekrar ederek dolaştı günlerce. Maç günü geldiğinde en az Ali kadar heyecanlıydım. Sabah uyandığında boynuma öyle bir atlayışı vardı ki… “Anne sen neden gelmiyorsun?” diye sorduğunda futboldan hoşlanmadığımı ona söyleyemezdim. Babasıyla da çok eğleneceklerinden emin olduğumu söylemekle yetindim. İki parmağımı takımın renklerine boyadım, parmaklarımla da Ali’nin yanaklarını. Aynada gördüğü çocuğa hayran kalmıştı. Aynaya yansıyan gözleri de aynı heyecanla parlıyordu.

Biz aynaya bakarken arkada bir yüz belirdi. Dalgın bir yüz. Bizi fark etmemişti bile. Sonra gidip masaya oturdu. Yığılı dosyaların içinden birkaçını seçti bilgisayarın açılmasını beklerken. Sonra yine dalgın kahvesini istedi benden. Bir süre onu izledim. Acaba daha vakit var diye düşündüğü için mi bu kadar rahattı? Yoksa acil bir işi hallettikten sonra mı hazırlanacaktı? Yoksa… Yok yok unutmuş olamazdı. Ama yine de içim rahat etmedi ve hatırlatacak bir şeyler yapmam gerektiğini düşündüm. “Ali hazır” dedim. Başını kaldırıp baktı anlamsız, soru soran gözlerle. “Maça…” dedim. Bir süre zorladı kendini. Bana çok uzun gelen bir süreydi. Sonra gözlerini yumup dudaklarını kıstı: “Nasıl da unuturum!”. Sonra önündeki dosyalara baktı, bana hep karmaşık gelen ekrandaki rakamlar şimdi daha da anlamsızlaşmıştı. Ali’nin hayallerinin yanında nasıl bir anlamı olabilirdi ki? Ali’nin mavi gözlerinin ferini söndürecek kadar önemli miydi şimdi bu mavi kapaklı dosyalar? Sitem dolu bir bakış atmak dışında hiçbir şey yapamadım. Sözcükler saplandı boğazıma. Konuşsam ne değişecekti? Değişecek olan tek şey Ali’nin yüz ifadesiydi –ki bu bozulmasını istediğim son şeydi. Kapının önünde sabırsızca hoplayıp zıplayan minik formalı o bedeni incitmeye kim kıyabilirdi? Babası da kıyamazdı elbet. Eğer o küçük ellerdeki coşkuyu, mavi gözlerdeki heyecanı görseydi, o minik zihindeki kocaman hayalleri ve babasıyla gurur duyuşunu hissetseydi kıyamazdı. Ama görmedi. Ne başka zaman ne şimdi… O yüzden kıymadı; ama görmedi de, hissetmedi de. O yüzden böylesine rahattı, gitmeseler de olurdu nasıl olsa. Başka maç mı kalmamıştı. Ali de evde oturuverse ne olacaktı sanki? Hala başında dikilişimi, ona diktiğim gözlerimi fark edince bir an durakladı. Ne istediğimi anlamaya çalıştı. Uzattığım avucuma baktı boş gözlerle.

Futboldan hiç haz etmezdim. Hala da etmiyordum. Ama biletleri vermesi için elimi uzatırken bir an bile tereddüt etmedim. Çünkü Ali futbolu çok sever. Tıpkı babası gibi… Babası gibi olabilmek için belki de… Babası ise hiçbir zaman Ali gibi olamayacaktı.

Montumu alıp Ali’ye doğru yürüdüm. Göz göze gelmemeye çalışarak elini sıkıca tuttum. Yüzüme baktığını hissediyordum. Ama sormaya cesareti yoktu. Sormasına gerek de yoktu. O anda aklıma günlerdir evde kulağıma çalınan marşlardan birini mırıldanmak geldi. Ali de hemen ardımdan eşlik etmeye başladı bir anda yukarıya doğru genişleyen gülümsemesiyle. Çabuk unutan veya biz yetişkinlerin aksine unutmasa da unutmuş gibi yapabilen haliyle bu çocuk benim oğlum.

Oğlum futbolu çok sever. Oğlum annesini de çok sever. Tıpkı annesinin onu çok sevdiği gibi…

 
Toplam blog
: 17
: 499
Kayıt tarihi
: 31.03.07
 
 

Çocukluğumdan bu yana hayal kurmak en büyük zevkim, vazgeçilmez uğraşım oldu. Onlarla büyüdüm, ke..